Gönüllülükte İlk Günüm

Sabah erkenden kalktım, ekmek, reçel, mısır gevreği ve karpuzdan oluşan kahvaltımızı hiç laf etmeden güzel güzel yedim. Sabah ve öğlen herkes bulaşığını kendi yıkıyor, akşamlar ise kişilere paylaştırılmış durumda. Tabağımı yıkamaya lavaboya gittiğimde bir baktım ki millet su ve deterjan dolu lavaboya tabağını çatalını sokuyor, sonra hoop bulaşık sepetine. Dedim yanlış gördüm herhalde. Birini izledim, ikisini izledim hepsi öyle. Suyla durulama falan yok, tüm bulaşık sepeti köpükler içinde. Bi anda midem kalktı, Dan’e dedim ki siz burada bulaşıkları durulamıyor musunuz? Yoo genelde durulamayız dedi. Bunu öyle normal bir ifadeyle söyledi ki, ne gerek var dercesine. Gerçekten şok oldum, bu nasıl bir mantık anlayamadım. Zaten lavabodaki su da Allahlık, o sudan çıkan şeylerde yemek yediğim düşüncesi çok korkunç geldi. Sonra düşündüm ki restoranlarda kim bilir neler yiyoruz, hem bulaşık günümde herkesin tabağını çatalını hızlıca yıkamış olurum diyerek kendimi bu fikre alıştırmaya çalıştım ama hala düşündükçe kötü oluyorum.

Kahvaltıdan sonra Debs’le kaldığımız yere 45 dk. uzaklıkta bir kreşe gittik. Metal barakaların olduğu bir mahallede, prefabrik bir kreş. İnsanlar bu evlerde mi yaşıyor diyorsunuz. Kreşin karşılıklı iki sınıfı var. Birisi 0-3 yaş, diğeri daha büyükler için. Önce küçüklerle başladık. Tipleri görmelisiniz, sümükler akmış, üst baş dağılmış, dünyadan bir haber etrafa bakan kara kuzular. Kimisi emekliyor, kimisi yürüteçte, öbürü kumların içinde debeleniyor. Hiçbiri konuşamıyor, dediklerinizi de çok anlayamıyorlar. O yüzden iletişim kurmakta zorlandım. Beslenmelerine yardımcı olduk, birisine kucağımda yemek yedirirken uyuyakaldı.

Sonra karşıdaki sınıfa geçtik. Onlar beni görünce çok mutlu oldular. Birlikte oyunlar oynadık, doğru renkleri doğru yerlere koyma gibi oyunlar. Bu arada bu hafta yapacağımız tüm aktivitelerin programı geçen hafta gönüllüler tarafından belirlenmiş durumda. Biz de bu cuma günü önümüzdeki haftayı planlayacağız. Her şey çok sistematik.

Çocukların bir kısmı dibimden hiç ayrılmadı, hepsi birbirinden güzel. Bana dokunmaya, anlamaya çalışıyorlar. Yanlış anlaşılmasın, kızı da erkeği de yapıyor bunu. Onlarla vakit çok daha eğlenceli geçti. Sonra yemeklerini yediler ve öğle uykusuna yattıklarında biz de öğle yemeğimizi yemek için yanlarından ayrıldık.

Bu arada okulun çevresinde doğru düzgün tuvalet olmadığı için arabayla yakınlardaki African Impact ofisine gittik. Çocuklar plastikten yapılmış, taşınabilir klozetlere yapıyorlar ihtiyaçlarını. Neyse ofiste bir kızla daha tanıştım, sohbet ettik. Sonra Debs ile öğle yemeğimizi yemek için kumsala gittik.
img_3973

Eve uzak olduğumuz için Shecky sabahtan yemeğimizi hazırlıyor ve yanımıza veriyor. Evin yakınlarında çalışan gönüllüler ise öğle yemeği için eve geliyorlar. Menü yine çok zengindi, bir kutunun içinde sebzeli makarna, muz, elma, yoğurt ve kraker. Birçoğunu yiyemedim bile. Yemek sırasında manzaramız süperdi, karşımızda Atlas Okyanusu, ayaklarımız altında incecik kumlar, masmavi gökyüzü ve tertemiz bir hava.
img_3979

Debs’le uzun uzun muhabbet ettik. Ofiste gördüğüm kız Türk olduğumu söyleyince Marmaris’e geldiğini söylemişti bana, Debs de. İkisi de İngiliz. Dedim ki siz önceden tanışıyor muydunuz? Ne dese beğenirsiniz? Meğer 5,5 senedir sevgililermiş, Marmaris’e de birlikte gitmişler. Buraya işlerinden 1 sene izin alıp çalışmaya gelmişler. Bu nasıl iş Debs demedim tabi ki, her türlü sevgiye saygım sonsuz. Kim nasıl mutluysa öyle yaşasın.

Öğle yemeğimiz sonrasında Masuphumelele Kütüphanesi’ne geldik. Burası daha çok okuldan çıkan küçük çocukların aileleri evlere dönünceye kadar oyalandıkları bir yer. Etraf güvenli olmadığı için çocukların burada vakit geçirmesini istiyorlar.
85311-img_3988

da873-img_3992

Buradakiler acayip tatlılardı. Hepsi teacher, teacher diye sesleniyor, kucağıma oturmaya çalışıyor, sarılıyor, sürekli tepemdeler. Çok sevdim onları. Bir sürü oyunlar oynadık birlikte. Gerçekten çok güzel vakit geçirdik ama canım çıktı o ayrı tabi. Performansım beklediğimden daha iyi galiba, buna sevindim.
img_3991

Sonra yine bir 45 dk. kadar araba sürerek evimize geldik. Farklı farklı projelerden gönüllüler doluşmaya başladı eve yine. Yemeğimizi yiyip haftasonunu nasıl geçirebiliriz, çevrede ne gibi aktiviteler var onlardan konuştuk. Cape Town tam bir aktivite cenneti, sörf, sand boarding, bungee jumping, sky diving, köpek balığı dalışı, safari vs vs. Ne ararsanız var. Şimdilik tüm bu aktivitelere gözlemci olmayı tercih ediyorum, zaten gönüllülük sonrasında katılacağım tur da oldukça dolu geçecek gibi gözüküyor.

Sonra yeni kankalarımla, Jennifer ve Tim, çevreyi dolaşmaya çıktık. Üçümüz de dün geldiğimiz için birlikte keşfediyoruz her şeyi. Akşam karanlık olduktan sonra tek başına çıkmak zaten tehlikeli. O yüzden birlikte takılıyoruz. Bir kafede oturup muhabbet ettik. Jennifer İngiliz olduğu için çocuklar ona yaklaştığında ilk başta ne yapacağını şaşırmış. Çünkü İngiltere’de çocuklara izinsiz dokunmak, kucağa almak yasakmış. Sonra sonra alışmış, ikisi de çok mutluydular. Birileri için bir şeyler yapmak, başkalarını mutlu ederek mutlu olmak gibisi yok.

Düşünüyorum da bugünüm yaşa yaşa bitmedi. Eve gelip hala bir şeyler yazmak için vaktimin olması inanılmaz. Zaman ne kadar göreceli bir kavram, farklı hayatlar yaşayınca anlıyor insan bunu.

Yarın sabah başka bir okula gideceğim, öğleden sonra ise daha çok zarar görmüş çocukların olduğu bir bakım evine. Bu arada ilk hafta gönüllülerin fotoğraf çekmesi yasak, projelere konsantre olmamızı istiyorlar. O yüzden çok fazla fotoğraf çekemedim. Kara kuzuların resimlerini önümüzdeki günlerde paylaşmayı umuyorum. Bugünlük anlatacaklarım bu kadar, sizlerden pozitif yorumlar aldıkça çok hoşuma gidiyor. Buraya geleceğimden haberi olmayan insanlar bile mesajlar atıyor, moral veriyorlar bana. Ne diyim en kötü günüm böyle olsun, tekrar görüşmek üzere..

Heyoo Ben Geldim!

Sıcacık bir Cape Town akşamından herkese merhaba!! Şu anda ranzamda uzanmış bir biçimde size bunları yazarken kafamı toparlamaya çalışıyorum. Henüz gönüllülük işi başlamamış olsa da öyle dolu dolu bir gündü ki, nereden başlasam nasıl anlatsam bilemedim.

Saat 13:00 civarlarında uçaktan indiğimde Debs beni elinde ismimin yazılı olduğu bir tahtayla bekliyordu. Havaalanlarında elinde isim tutan insanları gördükçe, bir gün biri de benim ismimi tutacak mı acaba diye düşünürdüm. Demek ki o gün bugünmüş. Sohbet ederek arabaya doğru yürüdük. Hava öyle sıcaktı ki, ayağındaki parmak arası terlikleri görünce mutlu oldum, ben de artık giyebileceğim diye. Nasıl ağır bir İngiliz aksanı var, dedim ki burada herkes böyle konuşuyorsa yandık.

Sonra gönüllülerin konakladığı eve geldik. Mahallemizin adı Observatory, yani rasathane. Eski rasathanenin olduğu, Cape Town Üniversitesi’nin yakınında, şirin bir semte benziyor. Evimiz tek katlı, bir sürü odalı, ortasında bir oturma odası ve Amerikan mutfağı olan tam bir öğrenci evi.
5e8c1-22b022b20162b-2b6

c0b89-22b022b20162b-2b1

Eve girer girmez burnuma yemek kokuları geldi. Mutfakta siyahi bir adam yemek pişiriyor, kanepelerde de bugün gelen gönüllüler sohbet ediyordu. Tüm ev halkıyla tanıştım. Sonra hemen bahçede beyaz tahta önünde oryantasyona başladık. Dan bize 4 saat kadar Güney Afrika’nın ırkçı siyasi geçmişinden (Apartheid) tutun da, konuşulan dillerinden (11 resmi dili var), HIV/AIDSten, çocuklara nasıl davranmamız gerektiğinden, evdeki bulaşık yıkama kurallarına kadar bir sürü konuda bir sürü şey anlattı.
51708-image4

Aslında uzun uzun yazmak isterdim, bir sürü ilginç şey öğrendim ama hepsini anlatabilmek için sabaha kadar yazmam gerekebilir. Saat 17:30 olunca diğer gönüllüler çalıştıkları yerlerden geldiler. Evin içi bir anda curcunaya döndü. Çoğu İngiliz, aralarında Kanadalı, İskoç ve Avusturalyalı birkaç kişi daha var. 18:00’de hep birlikte öğlen kokusu gelen yemeklere yumulduk. Zimbabve’li Shecky döktürmüş gerçekten. Yemeklerimizi o yapıyor, karısı da çamaşır, temizlik gibi evin diğer işleriyle ilgileniyor. O güzel yemeğin üzerine bana içinde iki tane ranzanın olduğu ama tek başıma kalacağım bir oda vermesinler mi? Dedim ki ohh her şey iyi gidiyor.

Yemekten sonra hızlıca mahalleyi gezdik. Daha sonra 30 senedir Güney Afrika’da yaşayan, Güney Afrika’lı bir eşi olan Yunus Bey beni gelip aldı ve evlerine götürdü. Ortak bir tanıdığımız bu projeye başvurduğumda bizi tanıştırmıştı. Yunus Bey buraya gelmeden önce bana her konuda o kadar yardımcı oldu ki, bu dünyada böyle insanlar da varmış dedirtti. Eşi ve çocuklarını tanıyınca onları da çok sevdim. Eşi Cape Town Üniversitesi’nde profesör ve Güney Afrika’da yılın kadını seçilmiş biri. Hep birlikte keyifli bir akşam geçirdik. Kendimi evimdeymiş gibi hissettim.

O kadar uzun yoldan ve yaşadıklarımdan sonra şu anda gözlerim fena halde kapanıyor. Yarın erkenden okullara gideceğiz ve sonunda kara kuzulara kavuşacağım. En iyisi biraz enerji toplayım, şimdilik iyi geceler..
6fd36-22b022b20162b-2b4

f89bc-image22b252812529

Peki Orada Ne Yapacağım?

Merak edenler için biraz da projenin detaylarından bahsetmek istiyorum. African Impact adında İngiliz bir organizasyon şirketi aracılığıyla gidiyorum. Bu şirket Afrika kıtasında 12 ülkede gönüllülük projeleri yürütüyor.

Projeler toplum gönüllülüğü ve doğal yaşamı koruma gönüllülüğü başlıklarında ikiye ayrılıyor. Eğitim, spor, medikal, çocuk bakımı, cinsiyet eşitliği, doğal yaşam araştırması, hayvan bakımı gibi bir sürü konuda onlarca proje yürütülüyor. Benim gideceğim projenin ismi “30 Yaşın Üzerindekiler İçin Okul Öncesi Eğitim Projesi”. Projenin yürütüldüğü yer Cape Town, Güney Afrika Cumhuriyeti. Katılımcıların 30 yaşın üzerinde olma zorunluluğu var. Çünkü ilgileneceğimiz çocuklar çeşitli nedenlerle zarar görmüş (öksüz, yetim, istismar edilmiş vb.) ve kolay incinebilecek türden. Daha verimli bir katkı sağlanabilmesi için gönüllülerin olgun olmasını tercih ediyorlar. Gönüllülerin yapacağı temel işler okul öncesi çocukların eğitiminde öğretmenlere yardımcı olmak, çocuklara kitap okumak, onlarla resim çizmek, oyunlar oynamak; sağlık, beslenme ve hijyen aktivitelerine katkı sağlamak; bakım ve tadilat projelerine destek vermek. Tüm bunların dışında en önemli olanın onlara hak ettikleri sevgiyi ve değeri hissettirebilmek olduğunu düşünüyorum.

Proje sürekli açık ve gönüllüler projeye 2 haftadan 12 haftaya kadar katılım sağlayabiliyorlar. Proje süresince gönüllü evlerinde kalınıyor. Konaklama ve 3 öğün verilen yemek için bir miktar ücret ödüyorsunuz. Ayrıca uçak biletlerinizi ve seyahat sigortanızı karşılamanız gerekiyor. Adli sicil kaydı ve bir başvuru formuyla projeye dahil oluyorsunuz. Tüm bu süreçte aklınıza gelen her türlü soru için proje koordinatörü ile yazışıyorsunuz ve tüm merak ettiklerinize oldukça sıcak bir şekilde cevap veriyorlar.

Kontenjanlar kısıtlı olduğu için rezervasyonunuzu birkaç ay öncesinde yaptırmanız gerekiyor. Projeye 3 hafta katılmak istediğimi söylediğimde proje koordinatörü gereken tüm dokümanları ileterek gönüllülük sonrasında katılabileceğim 6 günlük bir tur önerdi bana. Turu inceleyince, gittiği yerleri görünce oldukça heyecanlandım. Kendisine sadece 3 haftam olduğunu, tura ancak gönüllülüğü 2 haftaya düşürerek katılabileceğimi, bu yüzden kafamın karıştığını söyledim ve onun bu konudaki fikrini sordum. O da bu proje için daha çok çalışanların başvurduğunu ve bu yüzden genelde 2 hafta katılım sağlanabildiğini söyleyerek, 2 haftanın benim için yeterli olacağını ve turun harika yerlere gittiğini, her gece farklı bir yerde konaklanacağını, Cape Town’a gelmişken bu turu kaçırmamam gerektiğini söyledi. Böylece benim gönüllülük işinin bir haftası da kendiliğinden tatile dönüşmüş oldu.

Böyle kendiliğinden ortaya çıkan süprizlere hep bayılmışımdır zaten. Maceranın ikinci kısmının da kişisel gelişimimde oldukça faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü bugüne kadar hiç tek başıma tatile çıkmamıştım. Anlaşılan bu yolculuk her açıdan kompakt bir deneyim olacak benim için. Internet erişimim nasıl olur bilemiyorum ama 2 hafta sonrasındaki paylaşımları gördüğünüzde gönüllülük bunun neresinde demeyin diye şimdiden söyleyeyim istedim 🙂

Herkesin Bir Fikri Var

Gitmeye tam anlamıyla karar verdiğimde konuyu insanlara yavaş yavaş çıtlatmaya başladım. Aldığım olumlu görüşlerin dışında en çok sorulan sorular şu şekildeydi:

  • Türkiye’deki çocuklar bitti de Afrika’dakiler mi kaldı? (bıyık altından gülümsemeler)
  • Tek başına mı gideceksin? (şaşkın surat ifadeleri)
  • Eşin buna nasıl izin verdi? (sorgulayıcı bakışlar)

Hatta dünyanın artık maceraya atılacak bir yer olmadığını söyleyip, kaçırılırsam ne yapacağımı bilip bilmediğimi soran insanlarla bile karşılaştım. Duygusal bir insan olduğumu söyleyerek psikolojimin etkileneceğinden endişelenen insanlar da oldu. Eminim kimse kötü niyetle söylemedi bütün bunları ama ben hepsine kulak tıkayıp olumlu düşüncelerle yola çıkmak istiyorum. Orada nelerle karşılaşacağımı bilmiyorum elbette, bazen endişeleniyorum, anlatılanlardan korkuyorum, çocukları gördüğümde gözyaşlarımı nasıl tutacağımı düşünüyorum ama her şeye rağmen buna değeceğine tüm kalbimle inanıyorum. Bu yolun beni değiştireceğine, belki bana yeni yeni yollar açacağına, beklediğim gibi geçmemesi durumunda bile en azından yaşadığım hayatın kıymetini anlamamı sağlayacağına, öyle ya da böyle bana mutlaka bir şeyler katacağına eminim. Heyecanla bekliyorum o günün gelmesini.. Fazla zamanım kalmadı, 31 Ocak gecesi uçağım kalkacak. Hadi hazırlıklara başlayalım o zaman!!

Benim Gitmem Lazım..

Senelerdir kıvranıyordum, bir şeyler yapmam lazım, bir yolunu bulmam lazım, bir şekilde çıkmam lazım, yaşama kendi ellerimle dokunabilmem, gerçekten nefes alabilmem, renkleri uzaktan görmek yetmez, onları içimde hissedebilmem lazım. Biliyordum bütün bunları, çok iyi biliyordum. Günler birbirini kovalıyor, yıllar hızlıca geçiyordu. Bir şey olmasını bekliyordum. O bir şey, her neyse bir an önce olsun ve beni kurtarsın, beni ben yapsın. Olmadı işte, o şey bir türlü olmadı. Ben onu beklerken kımıldamam her geçen gün zorlaşıyor, sorular artıyor, kalbim sıkışıyor, düşünmekten yoruluyordum, son zamanlarda tek yaptığım şey uzanıp tavanı izlemekti, evet evin tüm tavanlarını ezbere biliyordum artık..

Bir gece yatarken kuracak hayalimin kalmadığını fark etmiştim, her günümün birbirine benzediğini, öyle yaşayıp gittiğimi. Ruhi Mücerret’in dediği gibi “Hayatım bir film olsaydı, izlerken ya uyuya kalır ya da yarısında çıkardım.” Bunu bilip hiçbir şey yapamamak, eksik olanın ne olduğunu bulamamak, onu nasıl tamamlayacağını bilememek çok yıpratıcıydı. Neden buradayım, ben ne yapıyorum, devam etmenin ne anlamı var? gibi sorular sorup,  varlığımı bir türlü anlamlandıramıyordum. Elimde bir sürü soru vardı, düşündükçe azalacakları yere artıyorlardı. Bir şeyler yanlıştı, bize öğrettikleri yollar, geçmemizi bekledikleri sokaklar, yaşamamızı istedikleri hayatlar.. Tüm bunları düşünürken, hayatla çok kavga ettim, her şeye kızdım, herkese küstüm. Belki bundan kimsenin haberi bile olmadı ama ülkeme, aileme, inandıklarıma, bana inandırdıklarına, sevdiklerime, hatta çok sevdiğim kitaplara bile. Öyle bir noktaya geldim ki artık kitap okumayacağım dedim. Başkalarının anlattıklarını dinlemek istemiyorum artık dedim. Kendi hikayem olmalı, kendi doğrularımı oluşturmalıyım, bunca senedir kafamı bir sürü yanlış şeyle doldurdular dedim.

Kafamdaki sorulara cevap bulamadıkça çareyi her şeyi olduğu gibi bırakıp gitmekte buldum. Hayal bu ya, bir sabah kalkıp çok uzaklara gidecektim. Bir anda, kimseye söylemeden. “Irmağın Öyküsü”nü de o zamanlar gözyaşları içinde yazdım, şimdilik ilk ve son öyküm. Sonra ailemle bir gemi yolculuğuna çıktık. 10 günde 5 ülke gezdik, sayısız güzel yerler gördük.

“Tüneller geçtim, camlardan yolları izledim, istasyonlarda bekledim, farklı tenleri, farklı müzikleri hissetmeye çalıştım, gökyüzüne baktım, havayı soludum derin derin, denizin kokusunu içime çektim, kalbimdeki heyecanı hissettim bazen, bazen de midemdeki ağrıyı ve boğazımdaki düğümü.. Nereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım kendimleydim, gitmekle gidilemediğini söylemişti zaten şair..”
10 Mayıs 2015, Marsilya

O 10 günlük yolculuk bana nedensiz başını alıp gitmenin hiçbir işe yaramayacağını öğretmiş oldu. Ablamın da dediği gibi nereye gidersem gideyim totom da benimle gelecekti nasılsa. Haklıydı, derdim neydi, istediğim neydi, kendimle zorum neydi? Bilmiyordum, o kadar karmaşıktı ki, çözmek zaman istiyordu.

“binbircesitelif” de zaten buradan geliyor. Hakan Günday’ın “Kinyas ve Kayra” kitabında Kayra, içinde iki farklı insan olduğundan bahsederek o iki değişik Kayra’yı kabul ettiğini söyler ve ikisiyle de başa çıkabileceğini düşünür. Sonra her şeyi dışarıdan izleyen üçüncü Kayra’yı fark eder ve sonra dördüncüyü, beşinciyi… Der ki: “İçimde bir stadyum dolusu adam vardı. Ve ben saymaya daha yeni başlıyordum.” Bu satırları okurken ilk kez kendime itiraf etmiştim belki de, benim de içimde bir stadyum dolusu elif vardı. Bazısıyla tanıştık, bazısını henüz hiç görmedim, bazısını herkesten sakladım, bazısını ön safhalarda tuttum, bu seneye kadar öyle ya da böyle bir şekilde idare ettim hepsini. Ama bu sene roller birbirine karıştı, herkesten bir ses çıktı, baş edemedim, çok savaş verdim. Bazılarını bu yaşa kadar susturduğuma hayıflandım, geç kalmış hissettim kendimi.

Yine tavanlara baktığım bir gün, ne yapmalı ne yapmalı diye düşünürken, aklıma Afrika’ya gitmek geldi. Ne de olsa ölmeden önce yapılacaklar listemde geçiyordu kara kıtaya gitmek. Ama nasıl? Gezmeye olmasın, gezip gördüğüm yerlerden istediğim tadı alamıyor, yeterince dokunamıyordum insanlara. Bir yardım işi için gitsem? Birilerine faydam dokunsa? Daha önce hiç görmediğim insanlarla tanışsam, bambaşka hayatların içine karışsam? Birkaç kişiye sordum soruşturdum bir şey çıkmadı. Sonra unuttum gitti bu fikri, yine daldım kendi dünyama. Sürekli yeni bir şeylere elimi atıyordum ve hep boş çekiyordum. Elimi neye atacağımı şaşırarak, her seferinde aradığım şey her neyse onu bulmanın ümidiyle yeni şeyler deniyordum. Yine zor zamanlarımın birinde enerjisine güvendiğim çok eski bir arkadaşımın evine gittim ilk kez. Uzun süredir aklımda olan ama hep ertelediğim bir şeydi. Onu görmeye ihtiyacım vardı, iyileşmek isteyen biri gibi girdim o eve. Bir bir döktüm eteğimdeki taşları. Her nasılsa konu döndü dolaştı Afrika’daki çocuklara yardım için yapılan projelere geldi. Bana bunu daha önce denemiş birini söyledi ve benim için macera o gün başladı, 03 Ağustos 2015. Bunu yapabilir miydim, hiç bilmiyordum o gün. Sadece güzel bir hayaldi. Ama insanın aklına küçük bir düşünce tohumu düşmeyegörsün, o insan bir daha asla eskisi gibi olamıyor.

Başta kendim de inanmayarak, yavaş yavaş fikre ısındım. Oraya giden yıllardır görmediğim arkadaşımla yazışmaya başladım, sağolsun o da çok destek oldu bana, sonra organizasyon şirketine yazdım bilgi almak için. Dedim aşılarımı yaptırayım, dursunlar bir köşede belki lazım olurlar. Ama hala gideceğime tam olarak inanmıyordum. Konuyu eşime açtığımda asla böyle bir şeyi istemeyeceğini söyledi. Zaten kendim de git geller yaşıyordum.

Günler geçtikçe o tohum bende büyüdü, büyüdü, bir gün saklanamaz bir hale geldi. Beni hayata bağlayan bir şeye dönüştü. O çocukların resimlerine baktıkça, dünyanın dört bir yanından gelen diğer gönüllülerle geçireceğim zamanı düşündükçe, en çok da kendime yapacağım bu yalnız seyahati hayal ettikçe yaşadığım heyecan vazgeçmesi zor bir tutkuya dönüştü. Ve kendimi bir gün evden ve işten 3 haftalık iznimi koparmış, Cape Town biletlerimi almış bir şekilde buldum. İnsanlık için küçücük ama benim için kocaman bir adımdı bu attığım.

Herkesin kolayca yapabileceği kısacık bir seyahat bile olsa, sonunda iyi veya kötü nelerle karşılaşacağımı bilmiyor da olsam, tüm bunlar bana hala hayatta hayal kurulabilecek şeylerin olduğunu ve eğer gerçekten ararsak onları bulabileceğimizi hatırlattı. Bu süreçte bir kez daha anladım ki insan bir şeyi gerçekten istesin onu hayata geçirmek için bir şekilde bir yolunu buluyor. Hayal kurmak dünyanın en kıymetli şeyi. Bir şeyi çok çok istemek, ona giden yolda o heyecanla yatıp kalkmak.

Bu süreçte beni yüreklendiren çok sevdiğim dostlarıma, benimle heyecanımı paylaşıp tüm endişelerimi giderecek şekilde bana yol gösteren sevgili amirime ve de beni her halimle kabul ederek sevmekten hiç vazgeçmeyen canım eşime ne kadar teşekkür etsem az..Bakalım bu yolun ucunda beni neler bekliyor, bu yolda bana eşlik etmek ister misiniz?