Sabah erkenden kalktım, ekmek, reçel, mısır gevreği ve karpuzdan oluşan kahvaltımızı hiç laf etmeden güzel güzel yedim. Sabah ve öğlen herkes bulaşığını kendi yıkıyor, akşamlar ise kişilere paylaştırılmış durumda. Tabağımı yıkamaya lavaboya gittiğimde bir baktım ki millet su ve deterjan dolu lavaboya tabağını çatalını sokuyor, sonra hoop bulaşık sepetine. Dedim yanlış gördüm herhalde. Birini izledim, ikisini izledim hepsi öyle. Suyla durulama falan yok, tüm bulaşık sepeti köpükler içinde. Bi anda midem kalktı, Dan’e dedim ki siz burada bulaşıkları durulamıyor musunuz? Yoo genelde durulamayız dedi. Bunu öyle normal bir ifadeyle söyledi ki, ne gerek var dercesine. Gerçekten şok oldum, bu nasıl bir mantık anlayamadım. Zaten lavabodaki su da Allahlık, o sudan çıkan şeylerde yemek yediğim düşüncesi çok korkunç geldi. Sonra düşündüm ki restoranlarda kim bilir neler yiyoruz, hem bulaşık günümde herkesin tabağını çatalını hızlıca yıkamış olurum diyerek kendimi bu fikre alıştırmaya çalıştım ama hala düşündükçe kötü oluyorum.
Kahvaltıdan sonra Debs’le kaldığımız yere 45 dk. uzaklıkta bir kreşe gittik. Metal barakaların olduğu bir mahallede, prefabrik bir kreş. İnsanlar bu evlerde mi yaşıyor diyorsunuz. Kreşin karşılıklı iki sınıfı var. Birisi 0-3 yaş, diğeri daha büyükler için. Önce küçüklerle başladık. Tipleri görmelisiniz, sümükler akmış, üst baş dağılmış, dünyadan bir haber etrafa bakan kara kuzular. Kimisi emekliyor, kimisi yürüteçte, öbürü kumların içinde debeleniyor. Hiçbiri konuşamıyor, dediklerinizi de çok anlayamıyorlar. O yüzden iletişim kurmakta zorlandım. Beslenmelerine yardımcı olduk, birisine kucağımda yemek yedirirken uyuyakaldı.
Sonra karşıdaki sınıfa geçtik. Onlar beni görünce çok mutlu oldular. Birlikte oyunlar oynadık, doğru renkleri doğru yerlere koyma gibi oyunlar. Bu arada bu hafta yapacağımız tüm aktivitelerin programı geçen hafta gönüllüler tarafından belirlenmiş durumda. Biz de bu cuma günü önümüzdeki haftayı planlayacağız. Her şey çok sistematik.
Çocukların bir kısmı dibimden hiç ayrılmadı, hepsi birbirinden güzel. Bana dokunmaya, anlamaya çalışıyorlar. Yanlış anlaşılmasın, kızı da erkeği de yapıyor bunu. Onlarla vakit çok daha eğlenceli geçti. Sonra yemeklerini yediler ve öğle uykusuna yattıklarında biz de öğle yemeğimizi yemek için yanlarından ayrıldık.
Bu arada okulun çevresinde doğru düzgün tuvalet olmadığı için arabayla yakınlardaki African Impact ofisine gittik. Çocuklar plastikten yapılmış, taşınabilir klozetlere yapıyorlar ihtiyaçlarını. Neyse ofiste bir kızla daha tanıştım, sohbet ettik. Sonra Debs ile öğle yemeğimizi yemek için kumsala gittik.

Eve uzak olduğumuz için Shecky sabahtan yemeğimizi hazırlıyor ve yanımıza veriyor. Evin yakınlarında çalışan gönüllüler ise öğle yemeği için eve geliyorlar. Menü yine çok zengindi, bir kutunun içinde sebzeli makarna, muz, elma, yoğurt ve kraker. Birçoğunu yiyemedim bile. Yemek sırasında manzaramız süperdi, karşımızda Atlas Okyanusu, ayaklarımız altında incecik kumlar, masmavi gökyüzü ve tertemiz bir hava.

Debs’le uzun uzun muhabbet ettik. Ofiste gördüğüm kız Türk olduğumu söyleyince Marmaris’e geldiğini söylemişti bana, Debs de. İkisi de İngiliz. Dedim ki siz önceden tanışıyor muydunuz? Ne dese beğenirsiniz? Meğer 5,5 senedir sevgililermiş, Marmaris’e de birlikte gitmişler. Buraya işlerinden 1 sene izin alıp çalışmaya gelmişler. Bu nasıl iş Debs demedim tabi ki, her türlü sevgiye saygım sonsuz. Kim nasıl mutluysa öyle yaşasın.
Öğle yemeğimiz sonrasında Masuphumelele Kütüphanesi’ne geldik. Burası daha çok okuldan çıkan küçük çocukların aileleri evlere dönünceye kadar oyalandıkları bir yer. Etraf güvenli olmadığı için çocukların burada vakit geçirmesini istiyorlar.


Buradakiler acayip tatlılardı. Hepsi teacher, teacher diye sesleniyor, kucağıma oturmaya çalışıyor, sarılıyor, sürekli tepemdeler. Çok sevdim onları. Bir sürü oyunlar oynadık birlikte. Gerçekten çok güzel vakit geçirdik ama canım çıktı o ayrı tabi. Performansım beklediğimden daha iyi galiba, buna sevindim.

Sonra yine bir 45 dk. kadar araba sürerek evimize geldik. Farklı farklı projelerden gönüllüler doluşmaya başladı eve yine. Yemeğimizi yiyip haftasonunu nasıl geçirebiliriz, çevrede ne gibi aktiviteler var onlardan konuştuk. Cape Town tam bir aktivite cenneti, sörf, sand boarding, bungee jumping, sky diving, köpek balığı dalışı, safari vs vs. Ne ararsanız var. Şimdilik tüm bu aktivitelere gözlemci olmayı tercih ediyorum, zaten gönüllülük sonrasında katılacağım tur da oldukça dolu geçecek gibi gözüküyor.
Sonra yeni kankalarımla, Jennifer ve Tim, çevreyi dolaşmaya çıktık. Üçümüz de dün geldiğimiz için birlikte keşfediyoruz her şeyi. Akşam karanlık olduktan sonra tek başına çıkmak zaten tehlikeli. O yüzden birlikte takılıyoruz. Bir kafede oturup muhabbet ettik. Jennifer İngiliz olduğu için çocuklar ona yaklaştığında ilk başta ne yapacağını şaşırmış. Çünkü İngiltere’de çocuklara izinsiz dokunmak, kucağa almak yasakmış. Sonra sonra alışmış, ikisi de çok mutluydular. Birileri için bir şeyler yapmak, başkalarını mutlu ederek mutlu olmak gibisi yok.
Düşünüyorum da bugünüm yaşa yaşa bitmedi. Eve gelip hala bir şeyler yazmak için vaktimin olması inanılmaz. Zaman ne kadar göreceli bir kavram, farklı hayatlar yaşayınca anlıyor insan bunu.
Yarın sabah başka bir okula gideceğim, öğleden sonra ise daha çok zarar görmüş çocukların olduğu bir bakım evine. Bu arada ilk hafta gönüllülerin fotoğraf çekmesi yasak, projelere konsantre olmamızı istiyorlar. O yüzden çok fazla fotoğraf çekemedim. Kara kuzuların resimlerini önümüzdeki günlerde paylaşmayı umuyorum. Bugünlük anlatacaklarım bu kadar, sizlerden pozitif yorumlar aldıkça çok hoşuma gidiyor. Buraya geleceğimden haberi olmayan insanlar bile mesajlar atıyor, moral veriyorlar bana. Ne diyim en kötü günüm böyle olsun, tekrar görüşmek üzere..