York Gezisi

New York’a ismini veren York şehrinden herkese merhaba! York’u anlatmadan önce bu yazıyı nasıl zor şartlarda yazıyorum bilin istedim. Öğrencilik hayatı çalışma hayatından çok daha zormuş inanın. Beş gün sabahtan akşama kadar okula git, okuldan gelince bir sürü şey oku, bir sürü şey yaz, sonra yazdıklarını beğenmesinler, akademik yazma dilini öğrenmeye çalış, hafta sonları grup arkadaşlarınla buluşup sunumlar hazırla, kirlileri çamaşırhaneye götürüp önce yıka sonra bir daha gidip kurut sonra bir kez daha gidip odaya getir, mutfak alışverişi yap, son kullanma tarihi 2-3 gün içinde dolan meyve ve sebzelerle yarış, en basitinden bir şeyler pişir, her şeye yetişmeye çalış ve sen tüm bunlarla savaşırken hiç para kazanamadığın gibi bir de pound 5 TL olsun. Gördüğünüz gibi hikaye biraz yorucu ve günden güne de maliyeti artıyor. Ama yine de iyi ki gelmiş miyim? Kesinlikle evet.

Neden derseniz, bir kere arkadaşlarım süper. Son durumda 20 kişilik sınıfımızda Çinli, Tayvanlı, Endonezyalı, İzlandalı, Jamaikalı, Ekvadorlu, Zimbabveli ve Nijeryalı kişiler olsa da benim favorilerim Hintliler. Çok sıcak kanlılar, yardımseverler, eğlenceliler, çalışkanlar ve ana dilleri gibi İngilizce konuşuyorlar; ufak tefek farklılıklarımız olsa da onlarla olmayı seviyorum. Onlar da beni sevip içlerine aldılar. Hatta Hintlilerde kadınların isimleri genellikle a harfi ile bittiği için bana Elifa diyorlar (Mesela bizim sınıftaki kızların isimleri Divya, Kamna, Malvika, Aishwarya ve Anna).IMG_0272

IMG_8478

Bu arada farklılıklar demişken bir konuya değinmek istiyorum. Bu kadar çeşitliliğin olduğu yerde doğal olarak farklılıklar da artıyor. Derste ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını yere koyan mı dersiniz, yemekleri elle yiyen mi dersiniz, sizi rahatsız etmemek için daha derinlere girmek istemiyorum ama çeşit çeşit durumlara maruz kalıyorsunuz. Ama işin güzel tarafı bu kadar farklılığın olduğu yerde doğrular, yanlışlar, olması beklenenler ve olmaması gerekenlerin hepsi birbirine karışıyor. Yani bu yaşa kadarki değer yargılarınız birkaç kez alaşağı olunca daha kucaklayıcı ve hoşgörülü bir insan oluyorsunuz.

İşin ilginç tarafı bu sadece davranış şekillerinde değil fiziksel özelliklerde de kendini gösteriyor. Bu aralar Türkiye’de kabul edilmiş bir güzellik anlayışı var ya örneğin dolgun dudaklara veya kalın kaşlara sahip olmak gibi. Burada kafanızdaki kriterleri bu kadar çeşitlilikle eşleştiremiyorsunuz, formül bir yerlerde hata veriyor ve bu da belirlenmiş bir formül yerine daha bütüncül bir güzellik anlayışına sahip olmanıza neden oluyor. İşin başka bir artısı da bir kere formül bozulunca sahip olduğunuz tüm fiziksel özellikleri daha çok sevmeye başlıyorsunuz. Ne kadar ilginç değil mi?

Onun dışında okulumu, kampüsümü ve şehrimi de çok seviyorum. Zaten bugüne kadar bu şehre gelip de burayı sevmeyen kimseyle karşılaşmadım. Ufak, hiç karmaşası yok ama bir o kadar da hareketli ve renkli. Geldiğimden beri şehirdeki atraksiyonlar hiç bitmedi. Önce Goose Fair dedikleri festival, sonra Cadılar Bayramı şimdi de yılbaşı marketleri..IMG_9008

IMG_9505

IMG_1037

IMG_1046

IMG_1052

Kısacası şimdilik her şey güzel gidiyor; sevdiklerim de yanımda olsa keyfime diyecek yok çok şükür. Biz en iyisi meseleyi fazla uzatmadan York gezisine geri dönelim.

York’un adı geçince herkes “Aa çok güzel şehir”, “Mutlaka görmek lazım” gibi yorumlar yapıyorlardı. Ben de nasıl bir yermiş, internetten bir bakayım dediğimde resimlerde sürekli büyük bir katedral ve çok da cazibesi olmayan bir şehir görüyordum. İnsanlar bu kadar övüyorsa denemeye değer diyerek Beril’le günü birlik bir tur aldık.

Şehri gördükten sonra şimdi diyorum ki “York, sen ne güzel bir şehirsin öyle!”. Şehirde bir sürü resim çektim, bakıyorum bakıyorum hiçbiri öyle çok da şahane gözükmüyor gözüme. “E ne özelliği var o zaman?” derseniz evet biraz sıradan olacak ama şehrin insanı içine alan bir ruhu var, gördüğünüz anda sizi saran bir havası var. Zaten gidince gördüm ki oldukça turistik bir yermiş, sokakları insan kaynıyor ve tüm kafelerde pastanelerde insanlar sıra bekliyor.

Şehrin girişi duvarlarla çevrili. Duvarlar Romalılar zamanında şehri korumak için inşa edilmişler ve dört tane kapının üzerinde duruyorlar. Bu kapılara burada “Bar” deniyor (Monk Bar, Bootham Bar, Walmgate Bar ve Micklegate Bar). Yani York’ta “Bar” kelimesini duyarsanız aklınıza hemen gece hayatı gelmesin. Geziye bu surlar üzerinde yürüyerek başladık.1

2

IMG_9559

Bir sonraki durağımız York Kalesi’nin olduğu Clifford’s Tower’dı. Burası orta çağda Normanlar tarafından yapılmış. Yukarıya çıkıp şehrin manzarası izlenebiliyor ama bizim rehberimiz manzaranın York Katedrali’nde daha güzel olduğunu söylediği için buraya sadece uzaktan bakmakla yetindik.IMG_9607

Sonrasında şehrin kalabalık caddelerine kendimizi bıraktık. Burası minik minik tasarım dükkanlarıyla ünlü. Sokakları hafta sonu oldukça renkli ve hareketliydi.IMG_9754

IMG_9672

IMG_9651

Ayrıca buraya gelmişken Yorkshire Pudding yemeden de olmazdı. Pudding dedikleri resimdeki yemeğin altındaki hamur. Üzerine farklı etler veya sebzeler koyuyorlar. Buz gibi havada bize ilaç gibi geldi. Ama elle yendiği için birazcık zorlandık. Deneyecekseniz sandviç şeklinde olanını tavsiye ederim.IMG_9617

Pastanelerden de Betty’s Cafe Tea Rooms’a uğramadan geçmeyin. Biraz sıra beklemeniz gerekse de değecektir. Bizim gittiğimizde Cadılar Bayramı zamanı olduğu için her şey bu konsepte göre hazırlanmıştı. Bir de buranın en ünlü tatlısı “scone” dedikleri kocaman yuvarlak kurabiyeler. Resimde gördüğünüz kasenin içindekiler yani. Bana tadı annemin kurabiyelerini hatırlattı.IMG_9625

IMG_9619

Hediyelik eşyaların ve farklı mutfaklardan yiyeceklerin bulunduğu Shambles Market de bir harika. Buradan ufak tefek bir şeyler alıp son durağımız olan York Katedrali’ne gittik.IMG_9679

IMG_9677

Katedrale girmek için ayrı, yukarıya çıkmak istiyorsanız kulesi için ayrı ücret ödüyorsunuz. Resmin en üstünden görebileceğiniz gibi katedralin bir köşesinde kalp şeklinde bir taş üstü süsü var. Bu duvarın altında birbirini öpenlerin sonsuza dek birlikte olacağına inanılıyor.IMG_9742

Katedralin kulesine çıkmak ise tam bir performans gerektiriyor. Spiral şeklinde yükselen daracık 275 basamaktan sonra kuleye ulaşılıyor. Çıkmaya karar vermeden önce boy, kilo gibi vücut ölçülerinizi gözden geçirmenizde fayda var.IMG_9741

Yukarıya çıktığımızda öyle bir rüzgar karşıladı ki bizi dayak yemiş gibi olduk. Şehrin manzarası tabi ki çok güzel ancak manzaraya tellerin arkasından bakıldığı için birazcık hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Bu yükseklikte ve rüzgarda ancak bu şekilde bir güvenlik önlemi alabilmişler herhalde.IMG_9788

Bazı noktalarda fotoğraf çekimleri için boşluklar bırakmışlar. Buralardan fotoğraflarımızı çekip tekrar bitmeyen basamaklara yöneldik.IMG_9706

IMG_9712

Katedralden ayrıldıktan sonra koştura koştura otobüsümüze binerek geziyi tamamladık. Ama ikimizin de aklı hala York’ta kaldı. İngiltere’de gezilecek bir sürü başka yer olsa da bu bir sene bitmeden bir kez daha görüşebilmek umuduyla şehirle vedalaştık.

Oxford Gezisi

Günübirlik Oxford gezisinin dönüş yolundayım. Üzgünüm ama şehri gezerken aklımdan en çok geçen şey: “Vay arkadaş dünyada ne şehirler var, bizim düştüğümüz şehre bak” oldu. Birkaç saatliğine bambaşka bir dünyaya yolculuk yaptım sanki.

İngiltere’ye gelmeden önce elimden geldiği kadar yeni yerler görmeye, mümkünse adanın altını üstüne getirmeye niyetliydim. Ama burada ulaşım pahalı, ne kadara mal olacak, derslerimden nasıl fırsat bulup da ayarlayacağım diye düşünürken öğrencilere yönelik bir sürü uygun fiyatlı tur olduğunu fark ettim. Yaşasın!!

Turlara ilk olarak Oxford’la başladım. Sabah iki otobüs yola çıktık, 2 saat sonra Oxford’a vardık. Oxford denince akla ilk olarak tabi ki Oxford Üniversitesi geliyor. Üniversitenin kuruluş yılı bilinmese de okul İngilizce konuşulan dünyanın en eski üniversitesi olarak geçiyor. Herhangi bir ana yerleşkesi veya kampüsü yok, aksine şehir resmen üniversitenin içine kurulmuş gibi. Her adımınızda okula ait bir yapıyı görmeniz mümkün. Bu yüzden Oxford’a yolunuz düşerse bol bol sokaklarında yürüyün, her sokak sizi bambaşka güzellikte bir yere çıkarıyor.IMG_8770

IMG_8695
Bir de buraya gelince öğrendim ki Oxford Üniversitesi’nin oldukça değişik bir yönetim şekli var. Okul 30’dan fazla koleje bölünmüş durumda ve kolejler genel olarak tüm akademik bölümleri içeriyor. Ancak hepsinin yönetim şekli birbirinden farklı. Kendi öğrencilerini seçiyor, öğrencilerine konaklama, yemek, kütüphane ve sosyal imkanlar sağlıyorlar. Yani öğrenciler bu kolejler aracılığıyla Oxford Üniversitesi’nde okumuş oluyorlar.

Biz ilk olarak kolejlerden 1379 yılında kurulan New College’ı gezdik. Birçok filmin çekildiği bu kolejin bahçelerini ve şapelini gördük.IMG_8799

IMG_8728

Daha sonra Christ Church’e gittik. Burası hem Oxford Üniversitesi’nin bir başka koleji hem de Katedrali. İngiltere’ye 13 tane başbakan yetiştiren bu kolej, kalbimde çok ayrı bir yeri olan Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll’un da mezun olduğu okul.IMG_8785

IMG_8798

Ama bence gezinin en etkileyici kısmı 127 merdiven çıkarak ulaştığımız University Church’ün kulesiydi.IMG_8780

Manzarayı görmelisiniz!  Yerden zaten çok güzel olan şehir yukarıdan bakınca iyice büyülüyor insanı. Çektiğim fotoğraflar gerçek görüntünün yanında çok basit kalıyorlar.IMG_8823

IMG_8813

IMG_8817

IMG_8822

Ayrıca şehirde Harry Potter hayranları için de birçok gezilecek yer var. Filmin çekildiği yerleri görmek için özel turlar bile ayarlamışlar. Bu kısım benim çok ilgimi çekmedi ama Harry Potter fanatiklerinin mutlaka ilgisini çekecektir.

Özetle şehri kim böyle tasarladı, kim inşa etti, kim finanse etti, kim bugünlere kadar getirdiyse hepsinin ellerine sağlık. Hepsine helal olsun!

Kapanışı yapmadan önce birazcık da Nottingham günlerimden bahsetmek istiyorum. Öncelikle İngilizlerin nereye saklandığını buldum. Meğerse bizim programımız bir yıllık tam zamanlı program olduğu için daha çok yurt dışında yaşayıp işine ara verenler bu programa katılıyormuş. İngilizler ise hem çalışıp hem de okuyabilecekleri “Executive MBA” dedikleri akşam programlarına katılıyorlar. Bizimki sıkıştırılmış bir program olduğu için derslerim, ödevlerim, projelerim ve sınavlarım oldukça yoğun olacak gibi gözüküyor.

Ama yine de halimden memnunum şimdilik. İnsanın yeşillikler içinde hayvanlarla yaşaması, bir yerden bir yere arabalar içinde değil de yürüyerek gidebilmesi, binalara, alışveriş merkezlerine hapsolmadan bilmediği bir şehrin sokaklarını keşfetmesi, her gün hayata dair yeni şeyler öğrenmesi, hala dünyada bir sürü iyi insanın olduğunu kendi gözleriyle görmesi, günden güne çoğalması ve gelişmesi çok güzelmiş gerçekten. Darısı tüm isteyenlerin başına olsun…

Kırmızı Şehir Nottingham

Nottingham’dan herkese merhaba! Beklenen onca sıradan, doldurulan bir sürü formdan, yerine getirilen tüm prosedürlerden sonra ancak klavyenin başına oturabildim. İlk birkaç gün okul kaydı, polis kaydı, sağlık sistemine kayıt, banka hesabı açma, telefon hattı alma, yurda yerleşme derken oldukça yoğun geçti. Her ne kadar okul her şeyi güzel organize etmiş olsa da bir yerden sonra insanın beyni yanıyor. Neyse ki hepsini Sarper’le birlikte kafa kafaya vererek yaptık. Yurttan okula, okuldan şehre ve yurttan şehre tüm güzergahları çalışıp, ilk aşamada yapılması gereken işlerin hepsini birlikte hallettikten sonra şimdi bir başıma kaldım.IMG_8016

Şehir hakkındaki ilk izlenimlerime gelecek olursak, ilk defa geçen sene Ocak ayında görmüştüm Nottingham’ı. Vaktimiz az, hava da soğuk olunca bu kadar sokaklarında gezme şansım olmamıştı. Şimdi daha çok gezip görünce hayatımın bir yılını bu şehirde geçireceğim için şanslı hissettim kendimi. Hani sanki hayattan bir yıl çalmışım, kâra geçmişim gibi değişik bir his. Kırmızı kiremit binalar, yemyeşil bir kampüs, sıcacık bir yurt odası ve keşfedilmeyi bekleyen bir sürü yeni şey..
IMG_8202

IMG_8275

Kültür şoku yaşamamamız, şehre ve okula kolay adapte olmamız için üniversitenin çok güzel bir uygulaması var. Okul, isteyen öğrencilere “buddy” atıyor ve atanan kişiler ilk bir ay boyunca öğrencilere her türlü konuda mentörlük yapıyorlar. Bana da buddy olarak Hintli Hemlata atandı ve ona atanan diğer öğrencilerle birlikte buluşup hep beraber şehri gezdik. Hangi restoranın neyi ünlü, en ucuz market hangisi, kıyafetlerimizi nereden almalıyız gibi onlarca konuda bize yol gösterdi. Sonraki günlerde de buluşup farklı aktiviteler yapacağız. Benim en hoşuma giden tarafı her ihtiyacımız olduğunda, birebir görüşmek istediğimizde, en ufak bir sorunumuz olduğunda ona danışmamızı, bunun bir ayla sınırlı olmadığını ve gerekirse odamıza kadar gelip yardımcı olacağını söylemesiydi.

Aşağıdaki resimde arkada Robin Hood’u görüyorsunuz. Malum Nottingham Robin Hood’un şehri. Kızlardan en soldaki Hemlata, ekibin diğer üyeleri de sırasıyla Malezyalı, Hintli ve İngiliz.
IMG_8264

Bu arada biraz da okulumdan ve yurdumdan bahsetmek istiyorum. Nottingham Üniversitesi’nin üç kampüsü var. Benim yurduma daha yakın olan University Park Kampüsü, içinde sincapların, kazların gezdiği kocaman, yemyeşil bir cennet.IMG_8159

IMG_8153

Bölümümün olduğu Jubilee Kampüsü ise Kraliçe tarafından 1999 yılında açılan daha modern yapıların bulunduğu küçük bir kampüs.
IMG_8097

IMG_8382

Ben burs konularını netleştirene kadar Jubilee yakınındaki tüm yurtlar dolduğu için bölüme yaklaşık yarım saatte gidebileceğim bir yerde kalıyorum. Burası 2.000 öğrencinin konakladığı kocaman bir yer.
IMG_8299

Odam stüdyo daire, içinde mutfağı ve banyosu var. Tertemiz, şirin ve sıcacık. Hani dışarından eve gelince “ohh be dünya varmış” der ya insan, işte o hissi veriyor.IMG_8307

En güzeli de penceremden gördüğüm manzara. Her sabah böyle bir manzaraya uyanmak, mevsimlerin geçişini penceremden izleyebilmek, şu anda bu görüntüye bakarak bu satırları yazabilmek beni çok mutlu ediyor.
IMG_8302

Yurttaki karşı komşum ise İzmir’den Beril. Tanışmamız öyle ilginç oldu ki. Okulu etiketleyerek paylaştığım resmi okul kendi sayfasında paylaşmış, Beril de beni görünce sayfama girip bloğumu okumuş. Sonrasında bana yazdı ve yazışmalarımız sonucunda aynı yurtta karşılıklı komşu olduğumuzu öğrendik. İkimiz de buna çok sevindik. Türk kahvelerimizi yudumlarken keyfimizi resimden görebilirsiniz.
IMG_8282

Bu arada bugün okulun ilk günüydü. Bölüm konusundaki izlenimlerimi daha sonra yazacağım. Şimdilik yorum yapmak için biraz erken. Söyleyebileceğim tek şey sınıfın en az yarısının Hintli olduğu. Diğer insanlar da Endonezya, Nijerya, Zimbabve, Çin ve Ekvador gibi ülkelerden. Beril’in sınıfındakiler de buna benzermiş. Diyoruz ki bu İngilizler nerede? Okumuyorlar mı, okuyorlarsa nerede okuyorlar?

Yine de şimdilik her şey iyi gidiyor çok şükür. Bu blog da benim için hem bir günlük hem de sizlerle buluşma yeri oldu. Şimdilik bu kadar, tekrar görüşelim olur mu?

Kısa Bir Mola

Kısa Bir Mola

İnsanın ihtiyaçlarını gösteren Maslow’un üçgenini koşar adımlarla çıkarken çok şükür ki 30’lu yaşlarımın başında en üstteki “Kendini Gerçekleştirme” basamağına ulaşmıştım. İçeri girince bir de ne göreyim, burası diğerlerinden çok farklı, ucu bucağı olmayan, hiçbir işaret, levha bulunmayan, herkesin yolunu kendine göre belirlemesi gereken dipsiz bir kuyu. Basamak falan da değil zaten, üçgenin içinde bambaşka bir diğer üçgen. Meğerse insan buraya gelmeden diğer basamaklardaki dertlerin aslında ne kadar da tanımlı, başı sonu belli ve bu yüzden de yönetilebilir olduğunu anlayamıyormuş. Buradaki varoluşsal ve cevabı olmayan sorularla savaşmak hepsinden zormuş. Anlattıklarımı en iyi benim gibi aynı üçgende dönüp dolaşan ve yolunu bulmaya çalışan insanlar anlayacaktır. İşte ben birkaç senedir o üçgende bir sağa bir sola gitmeye çalışırken sonunda hayatıma bir senelik bir mola vermeye karar verdim.

Aslında hikayem çok eskilere dayanıyor. Geriye dönük yıllarıma ve işaretlere bakınca daha iyi anlıyorum bunu. Ama çok fazla detaya girmeden yakın zamanı anlatacağım sizlere. Nietzsche’nin çok sevdiğim bir sözü var: “İnsanın dans eden bir yıldız doğurabilmesi için içinde kaosun olması gerekir.” Son yıllarda fark ettim ki benim yıldızım istediğim gibi dans edemiyor, yıllar geçtikçe de kendine olan inancı azalıyor, ışığı gitgide sönüyor. İçimdeki enerji, hayattan beklentilerim, aklımdan geçenler, hayalini kurduğum şeyler yaşadığım hayattan hep daha fazla; oturduğum masalardan, konuştuğum konulardan, tanık olduğum yaşantılardan, yaptığım gelecek planlarından.. Tüm bunların bende tetiklediği kaostan Afrika’ya gitme fikri doğdu, sonra da benim için hayattaki en kıymetli şeylerden biri olan bu bloğu yazmaya başladım. Afrika’da ranzamda uzandığım bir gün yurt dışında yüksek lisans yapma fikri geldi aklıma. Olabilir miydi, yapabilir miydim? Param, cesaretim, şartlarım buna elverir miydi?

Kafamdaki bir sürü soru işaretine rağmen denemeye değer diye düşündüm ve son bir senemi bu işe ayırdım. Hikayenin çıkış noktasından anlaşılacağı üzere benim için asıl amaç hiçbir zaman diploma olmadı. Yine de gitmişken bana en çok katkı sağlayacak olan MBA (İşletme Yüksek Lisansı) diploması ile döneyim istedim. Konu MBA olunca okul ücretleri dudak uçuklatıyor. Avrupa’daki okulları sıraladığınızda bir yıllık okul masraflarının 80.000€’yu bulduğu okullar var. Tüm Avrupa’ya göz gezdirdikten sonra İngiltere’ye gitmeye karar verdim. Okulların çeşitliliği, eğitimin kalitesi, ülkenin güzelliği, ana dilinin İngilizce olması sebeplerden birkaçıydı.

İlk iş olarak bir arkadaşımın yönlendirmesiyle İngiltere’de yaşayan ODTÜ mezunlarının e-mail grubuna üye oldum. Orada sorduğum sorular sonucunda İngiltere’de birkaç üniversitede İşletme Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmış biriyle tanıştım. Kendisi Russell Group Üniversitelerine başvurmamı tavsiye etti. İngiltere’deki 24 üniversitenin üye olduğu bu topluluk en iyi araştırma üniversitelerinden oluşuyor. Bu üniversiteler arasından okul ücreti 20.000£ ile 30.000£ arasındaki okullardan seçtiklerime başvurdum (Southampton, Nottingham, Birmingham, Durham, Leeds, Newcastle ve Liverpool).

Başvuru için dil sınavı sonucu (IELTS veya TOEFL), 2 referans mektubu, diploma, transkript, niyet mektubu ve CV gerekiyor. Bir de yılı okuldan okula değişen iş tecrübesi istiyorlar. Bu arada başvurularımı SI UK adında İngiltere’deki üniversitelerin Türkiye’deki resmi temsilcisi aracılığıyla yaptım. Buradaki en güzel nokta ne biliyor musunuz? Bu ajanslar size okul seçimi, başvuru, vize ve yurt seçimi dahil her konuda yardımcı oluyorlar fakat sizden tek kuruş ücret talep etmiyorlar. Ücretlerini gittiğiniz üniversiteden alıyorlar. Her aşamada bana o kadar yardımları dokundu ki onlarsız bu süreci tamamlamak benim için oldukça zor olurdu.

Okullar başvurumu değerlendirdikten sonra Skype’da benimle mülakat yaptılar. Aslında her aşaması benim için öğretici ve geliştirici bir süreç oldu diyebilirim. 10 yıllık iş tecrübesi sonrası tüm yaptıklarımı gözden geçirmemi, kendimi değerlendirmemi, dışarıya açılmamı ve öğrendiklerimin farkına varmamı sağladı. Mülakatlardan sonra tüm okullardan kabul mektuplarım gelmeye başladı. Sonra anladım ki bu işin zor olan kısmı kabul almak değil burs bulmakmış. Tüm okullar okul ücretlerinde bir miktar indirim yaptılar. Aralarından gitmeyi en çok istediğim, bu yüzden de Ocak ayında İngiltere’ye giderek Uluslararası Ofisi ile görüşüp kampüsünü gezdiğim Nottingham Üniversitesi’nden ise 25.000£’luk tam bursu almayı başardım.

Nasıl oldu derseniz açıkçası birkaç ay süren uğraştırıcı bir süreç oldu. İngiltere Üniversiteleri için oldukça zor olan bu şansı yakalamamda okulu ziyaret etmemin, Türkiye’den bir kadın olmamın (çok ulusluluk ve cinsiyet eşitliği onlar için oldukça önemli), 10 yıllık iş tecrübemin, IELTS notumun, yüksek lisans diploma notumun, yaptığım yazışmaların ve de evren mi dersiniz yaratan mı dersiniz hani siz bir şeyi çok istediğinizde tüm kapıları açan o gücün etkisinin olduğuna inanıyorum. Çok çok şükür.

Ama maalesef masraflar okul ücretiyle bitmiyor. Bir yıllık konaklama ve yaşama masraflarını cepten karşılayacağım. Bir yıl maaş alamamak ve sterlin harcamak çok da kolay olmayacak. Yine de bu parayı evlere arabalara vermek yerine belki de hayatımın en büyük deneyimi olacak olan bu bir sene için harcamamın benim için en doğru seçim olduğunu düşünüyorum.

Burs süreci tamamlandıktan sonra iş yerinden bir yıllık ücretsiz iznimi aldım. Hem başvuru sürecinde hem de izin sürecinde bana destek olan yöneticilerime çok teşekkür ediyorum.

Evden izin almam da kolay oldu diye düşünmeyin. Her ne kadar gitmemi istemese de yine de eşim bana bu sürecin her aşamasında elinden gelen desteği gösterdi. Okulu birlikte ziyaret edip karar verdik, burs başvurularıma yardım etti, sürecin her aşamasında beni yönlendirip fikir verdi. Kocaman yüreğiyle hayatımdaki en büyük destekçim olduğunu bir kez daha gösterdi.

Artık yola çıkma vaktim geldi. Bakalım orada bir senem nasıl geçecek. Bu yaştan sonra yurtta kalmak, derslere girip ödev yapmak, hiç tanımadığım kişilerle arkadaşlık kurmak kolay olacak mı bilemiyorum. Düşündükçe bazen bir endişe kaplıyor içimi o yüzden çok detaylı düşünmemeye çalışıyorum. Bu yol bana dışarıdaki dünyayı gösterdiği gibi kendi sınırlarımı da öğretecek.

Gitmeden birçok kişiden şu yorumu duydum: “Tamam bir sene git gel de, bu bittikten sonra ne yapacaksın onu çok merak ediyorum”. İnanın ben de bunu çok merak ediyorum. Planladığım hiçbir şey yok. Bilmediğim bir yola çıkıyorum. Bence en güzel tarafı da bu zaten. Steve Jobs’ın kendi hayatını anlatırken söylediği bir söz var ya “Hayatınızdaki noktaları geleceğe bakarak birleştiremezsiniz; bunu sadece geçmişe bakarak yapabilirsiniz.” diye. Ben de noktalarımın ileride bir gün güzel bir şekilde birleşeceğine inanıyorum. Belki bir gün yıldızımı istediğim gibi dans ettirmeyi başarabilirim.

Lavanta Kokulu Köy

Fransa Provence’daki lavanta tarlalarının fotoğrafını ilk kez nerede ne zaman gördüm hatırlamıyorum ama yıllardır hep aklıma geldikçe hayalimde o tarlaların içinde gezindim durdum. Ben Provence’a gidemeden zamanında bir Fransız’ın Türkiye’ye getirip diktiği lavantalar büyüyüp çoğaldılar ve son yıllarda da oldukça popüler oldular. “Yanı başımıza böyle bir güzellik gelmiş kaçırmak olur mu hiç?” diyerek hafta sonu için bir tur ayarladım.

Burada en kritik nokta zamanlama. Lavantalar Haziran ayının sonuna doğru morarmaya başlayıp Temmuz ayının sonu, Ağustos ayının başı gibi hasat ediliyorlar. O yüzden yılın sadece birkaç haftası ziyaret edilebiliyorlar. Zaman az olunca da turlar erkenden doluyor. Tabi illa turla gitmek şart değil ama fiyatı ve programı aklımıza yattığı için biz turla gitmeyi tercih ettik. Tempo Tur’un kişi başı 345 TL olan bir gece konaklamalı Lavanta Vadisi Turu’ndan satın aldık.

Otobüs gece 12’de Ankara’dan yola çıktı ve sabah uyku mahmurluğuyla gözümüzü Isparta’nın Kuyucak Köyü’ndeki lavanta tarlalarında açtık. Otobüsten indiğimiz anda burnumuza gelen o kokuyu sizlere nasıl anlatabilirim bilmiyorum… Gece yağmur yağmış, hava serinlemiş, ortalık mis gibi kokmuştu. Rehberimiz ellerimize birer sandviç tutuşturup, bardaklarımızdaki sıcak sulara iki parça lavanta atarak kendimize gelmemizi sağladı. Sonra tarlanın sahibi Ziya Amca başladı anlatmaya.

Gittiğimiz tarla 20 yıllıkmış. Lavantanın bakımı buğday ve arpaya göre oldukça kolaymış. Arsız bir bitki olduğu için çoğalması da hızlıymış. Türkiye’nin toplam lavanta üretiminin %93’ü bu bölgeden sağlanıyormuş. Lavantalar sayesinde bugüne kadar hiç ekonomik sıkıntı çekmemişler ve hallerinden oldukça memnunlarmış. Ne kadar güzel değil mi? Burada birkaç fotoğraf çektirip lavantaların daha mor olduğu yükseklere doğru çıktık.IMG_6549

İşin en eğlenceli kısmı da bizi bir traktörün arkasına bindirmeleri oldu, bozuk yollarda tıngır mıngır gitmek çok hoşumuza gitti.IMG_6601

Yükseklerde lavantaların boyları daha kısa olsa da renkleri gerçekten çok daha güzeldi. Fark ettiyseniz burada ekimler öbek öbek yapılıyor, böylece lavantaları toplaması daha kolay oluyormuş. Provance’da ise lavantalar sıra sıra dikiliyor o yüzden daha sık ve dolu dolu gözüküyorlar.IMG_6577

Bu arada o kadar şanslıyım ki turumuzdaki bir kadın yanıma gelerek başka birinin şapkasını bana takıp fotoğraflarımı çekmek istediğini söyledi. Nesrin Armağan’ın makinesinden çıkan pozun ve renklerin güzelliğine bakar mısınız?Lavanta Vadisi

Yukarılarda kokunun ve manzaranın keyfini çıkarttıktan sonra tekrar traktörümüzle aşağıya inip otobüsümüze bindik. Sonrasında Kuyucak Köyü’nün merkezine gittik.IMG_6617

IMG_6618

Önce ufak bir dükkandan alışveriş yaptık. Lavantalı çeşit çeşit ürünler yapmışlar. Reçeller, losyonlar, kolonyalar, el kremleri, oda spreyleri vs. Yağının da oldukça faydalı olduğunu söylüyorlar.IMG_6606

IMG_6609

Turdaki herkes bir şeyler satın aldı, anlaşılan o ki lavantalar köylü için gerçekten güzel bir ekmek kapısı olmuş. Sonrasında kahvaltımızı yaptık ve üzerine lavantalı dondurmalarımızı yedik. Hiç unutmam yıllar önce İstanbul’da Leb-i Derya’da lavantalı bir somon yemiştim. Tadı öyle keskin gelmişti ki somona bu tadı hiç yakıştıramamıştım. Ama bu sefer dondurmayı beğendim, azıcık bir lavanta dondurmaya güzel bir aroma katmış.

Öğlene doğru Lavanta Kokulu Köy ile vedalaşıp herkesin satın aldıklarıyla lavanta kokulu otobüse dönüşen aracımıza bindik. Yani anlayacağınız Ankara’ya dönene kadar o koku bizi hep takip etti.

Bir sonraki durağımız Burdur Arkeoloji Müzesi’ydi. Yine şansımıza turumuza katılanlardan biri sanat tarihçisiydi ve bize müzeyi gezdirdi.IMG_6641

Meğerse buralar zamanında nasıl bir medeniyetin merkeziymiş. Eserler M.Ö. 7.000’den günümüze kadar gelmişler. Müzedeki Sagalassos Antik Kenti’ne ait buluntular oldukça etkileyiciydi. Tabi bir de hepsinin hikayesini bilen birinin ağzından dinleyince her şey daha anlamlı geldi.IMG_6635

Sonrasında Eğirdir Gölü’ne gittik. Yüzmek isteyenler göle girdiler. Benim için de ilk kez gölde yüzme deneyimi olacak derken göle girme ama yüzememe deneyimi oldu. Çünkü git Allah git göl bir türlü derinleşmedi. Çoluk, çocuk, çombalak derken ortam da biraz karışık geldi açıkçası. Birazcık ıslanıp çıktık.IMG_6644

Akşamüzeri Eğirdir’deki otelimize yerleşip, yemek saatine doğru turdakilerle tekrar buluştuk. Meğerse Eğirdir de Cittaslow tarafından dünyanın sakin şehirlerinden seçilmiş. Gerçekten de gölü, yeşil alanları ve sakin hayat akışıyla oldukça huzur veren bir enerjisi var. Güneş batmadan 1.300 metre rakımlı Akpınar Köyü’ne gidip Seyir Terası’ndan ilçeyi izleyerek çaylarımızı yudumladık.
IMG_6650

Sonrasında akşam yemeğimizi Yeşil Ada’da yedik. Tempo Tur diğer her konuda geçer not alsa da konaklama ve akşam yemeği konularında sınıfta kaldı maalesef. Güzelim adada göl kenarında yemek yemek varken bizi restoranın iç kısmında oturttular. Yine de ekip iyiydi de akşamımız güzel geçti. Turla gitmenin de böyle dezavantajları oluyor maalesef.

Ertesi gün ilk durağımız Kovada Gölü Milli Parkı’ydı. Yine Isparta’nın sınırları içinde olan bu parkın içindeki göl, Eğirdir Gölü’nün güney kısmının alüvyonlarla dolması sonucunda oluşmuş. Park o kadar büyük ki içinde çeşit çeşit memeli hayvanlar, kuşlar ve balıklar yaşıyormuş. Ben ortamını Yedigöller’e benzettim. Her mevsimde ayrı güzellikte olacağından hiç şüphem yok.IMG_6664

IMG_6670

Daha sonra Toros Dağları’nın eteğindeki Yazılı Kanyon Milli Parkı’na gittik. Buranın en önemli özelliği kanyonun yanından geçen 2.800 yıllık yolun zamanında Roma halkı tarafından kullanılması ve duvarlarında antik dönemlere ait çeşitli yazıtlar bulunması. İsmini de bu yazıtlardan alıyor zaten.IMG_6684

Aşağıdaki fotoğraftaki yazıt filozof Epiktetos’un anısına Yunanca yazılmış ve maalesef define bulma ümidiyle insanlar tarafından delik deşik edilmiş.IMG_6690

Üzerinde hür insan olmakla ilgili bir şiir yazılı. Şiirin ilk dizeleri şöyle başlıyor: “Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek: Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir.” Epiktetos köle olarak Roma’ya götürülmüş olsa da insanın mutluluğunun ya da mutsuzluğunun, yaşanılan durumlar hakkındaki kişisel görüşlerine bağlı olduğunu ve kendi elinde olduğunu savunmuş. Köleyken bile kendini hür hissedebilmek etkileyici bir düşünce şekli gerçekten.

Bu arada kanyonun o kadar güzel bir tabiatı vardı ki, bu yoldan sonuna kadar yürüyerek nehrin oluşturduğu gölete vardık. Gölete girilebiliyor ancak suyu oldukça soğuk. Turla gelmeseydik Türkiye’de böyle güzellikte bir yer olduğunu ne duymuştum ne de görmüştüm.IMG_6693

IMG_6686

IMG_6702

Son durağımızda da yakınlardaki bir alabalık çiftliğine gidip öğle yemeğimizi yedikten sonra Ankara’ya doğru yola çıktık. Yazınca bir kez daha fark ettim ki iki güne neler sığdırmışız neler. Bu arada yeri gelmişken, herkes bana o kadar yıllık izni nereden buluyorsun diyor. Daha bu seneki izinlerimin yarısını bile bitiremedim inanın. Sürekli geziyor gibi gözüksem de aslında kısa kısa kaçamaklarla hayatın tadını sonuna kadar çıkarmaya çalışıyorum. Her seferinde diyorum ki kendime “şimdi değilse ne zaman?”. Sizce de öyle değil mi?

Üç Günlük Midilli Kaçamağı

Bu seneki iznimizin bir haftasını yine Ege kıyılarına ayırdık. Ayvalık, Cunda, Akçay, Dikili derken kalan üç günümüzü de Midilli’de geçirelim istedik. İki yaz önce adaya ilk defa gitmiş ve çok beğenmiştik. Biraz tarih, biraz deniz, bolca güneş, azıcık uzo ve çeşit çeşit deniz ürünleri kime iyi gelmez ki? Hem de tüm bunlar Ayvalık’tan sadece 1,5 saat uzaklıktaysa..

Gitmeye karar verdiğimizde Turyol’un internet sitesinden kişi başı 25€’luk gidiş dönüş feribot biletlerimizi aldık ve Lesvos Cars’dan da arabamızı kiraladık. Midilli Adası o kadar büyük ki, araba kiralamadan gezilmesi mümkün değil. Yunanistan’ın Girit ve Eğriboz’dan sonra en büyük üçüncü adasıymış.

Sabah 09:00’da Ayvalık Deniz Hudut Kapısı’ndan kalkan feribotumuzla adaya ulaştık. Bir önceki gelişimiz bayrama denk geldiği için inanılmaz kuyruklar beklemiş, bir daha bayramda gelinmez demiştik. Neyse ki bu sefer her şey daha kolay oldu.

İner inmez Midilli limanının yakınındaki ofisten küçücük arabamızı aldık. Bu arada biz adaya Midilli diyoruz ama adanın ismi aslında Lesvos (Lesbos). Feribottan inilen merkez şehrinin ismi Midilli (Mytilini) olduğu için Türkçe’de bu şekilde adlandırılmış.
IMG_5719

Lesvos isminin ise değişik bir hikayesi var. Aşk ve kadınlarla ilgili lirik şiirleriyle ünlü, eşcinsel kadın şair Sappho burada doğup yaşamış ve ona atfen Lesvoslu anlamına gelen lezbiyen sözcüğü kadın eşcinsel anlamında kullanılmaya başlanmış. Ben her iki gelişimde de adada hiç lezbiyen fark etmedim ama okuduklarım kadarıyla onlar için özel plajlar var. Her yıl Eylül ayında düzenlenen Uluslararası Kadın Festivali ile de iki hafta boyunca birçok kadın ziyaretçi adaya geliyor ve kadınlara yönelik türlü türlü aktiviteler düzenleniyor.

Arabamızı aldıktan sonra başladık ada yolculuğuna. Üç gün boyunca uğradığımız durakları haritadan görebilirsiniz. Ada oldukça dağlık olduğu için yolları acayip virajlı. Bir yerden bir yere gitmek için döne döne bir hal oluyorsunuz. Ama tüm dağları zeytin ağaçlarıyla kaplı ve yemyeşil, bu yüzden mis gibi bir havası var. Her yeri bu kadar yeşillik olduğu için “Zümrüt Ada” diye de biliniyor.
Midilli Haritası

İlk durağımız Mantamados’tu. Seramikleriyle ve ballı yoğurduyla ünlü bu yerleşim yerinde Taksiarhis Manastırı’na uğradık. Manastırdaki ikonanın dünyanın tek insan kanından yapılma ikonası olduğuna inanılıyor. Bu nedenle burası Hristiyanlar için önemli bir ibadet yeri. İçeri girince camekanın içinde topraktan yapılmış kızıl renkli bir yüz var. İnsanlar bu yüzün önünde dua ettikten sonra eğilerek camını öpüyorlar. Yanındaki çocuklarına da öptürüyorlar.
IMG_5726

Mantamados

Manastırdan çıktıktan sonra yeşillikler içindeki bahçesinde oturup, buranın ünlü ballı yoğurdundan ve lokma tatlısından yedik. İkisi de oldukça lezzetliydiler.
IMG_5724

Bir sonraki durağımız ise adanın Unesco ödüllü, en güzel yerleşim yeri Molivos’tu (Mithymna). Taştan yapılmış bakımlı evleri, taş döşemeli daracık sokakları, en tepede kalesi ile buranın apayrı bir havası var.IMG_0876

İki gecenin ilk gecesi burada kaldık. Konaklanacak yerler pansiyon tarzı, ufak ve ucuz mekanlar. İlk geldiğimizde Adonis Otel’de kalmıştık, bu sefer orada yer bulamadığımız için Marianthi Toroz Otel’de kaldık. İkisi de güzel, tertemiz yerler, tek fark Adonis Otel merkeze daha yakın. Eşyaları odaya bırakıp denize indik. Resimden de görebileceğiniz gibi Molivos’un minicik bir kumsalı var.IMG_5741

Denizin giriş kısmı taşlık, ileriler kum. Kumsal ufak olduğu için çok tercih edilen bir koy olmasa da burada denize girmenin en güzel tarafı Molivos manzarasıyla yüzüyor olmanız. Açıldıkça karşınızda gördüğünüz manzara o kadar güzelleşiyor ki..

Molivos’un akşamı da oldukça keyifli. Güneş biraz çekilmeye başlayınca yolun aşağısındaki liman kısmı kalabalıklaşmaya başlıyor. Restoranlarda buziki eşliğinde birbirinden lezzetli yemekler servis ediliyor.IMG_5801

Ayrıca tepelerdeki mekanları da tercih edebilirsiniz. Biz limandaki bol mezeli ve deniz ürünlü yemeğimizden sonra, yukarılarda kahvemizi içmeyi tercih ettik. IMG_5805

Ertesi günkü durağımız Molivos’un yakınındaki Petra koyu oldu. Bu koy geniş kumsalıyla, tertemiz deniziyle keyifli bir gün geçirilebilecek bir yer. Öyle bizim plajlarımız gibi kalabalık da değil. Birkaç saat yüzüp keyif yaptıktan sonra ikinci gece konaklayacağımız güneye doğru yola çıktık.IMG_5826

Güneye giderken bir arkadaşımın tavsiyesiyle Agiasos Köyü’ne uğradık. Agiasos Köyü seramikleri, küçük kahveleri, tertemiz daracık sokaklarıyla oldukça şirin bir yer. Ama yüksekte bir dağ köyü olmasına rağmen hava o kadar sıcaktı ki, gündüz çok fazla kalınacak gibi değildi. O yüzden serin bir şeyler içip yolumuza devam ettik. IMG_5836

IMG_5841

Geldik adanın en güzel koyuna. İkinci gecemizi Agios Isidoros kumsalına bakan Agrogiali Otel’de geçirdik. Burası 1,5 km uzunluğundaki kumsalı ve nadir görülen çakıl taşlarıyla Yunanistan’ın en iyi 7. plajı seçilmiş. Şu denizin rengine bakar mısınız? Burada denize girince sanki tüm vücudum pamuklara sarılmış gibi hissediyorum her seferinde.
IMG_5882

Bu gelişimizde hem Petra’da hem de Agios Isidoros’da masaj için gezen Uzak Doğulu kadınlar dikkatimi çekti. Pazarlık yaparak 10€’ya ayak masajı yaptırdım. Kumsalda masaj da amma iyi fikirmiş gerçekten, herkese tavsiye ederim. Buradaki teyze Çin’den gelmiş ve 7 yıldır Midilli’de yaşıyormuş.Çinli

Deniz keyfinden sonra akşam yemeği için Agios Isidoros’un 2 km. yakınındaki Plomari’ye gittik. Plomari uzosuyla meşhur bir yer. Ünlü Barbayanni marka uzo burada üretiliyor. Ayrıca adanın diğer yerlerinde olduğu gibi askıda ahtapotlara da rastlamak mümkün. Kendileriyle akşam yemeğinde buluştuk, oldukça lezzetlilerdi.IMG_5860

IMG_0870

Son günümüzü de Agios Isidoros plajında geçirdikten sonra akşam feribotuna yetişmek için yola çıktık. Yine döne döne Midilli limanına ulaştık. Arabamızı verdikten sonra limanın yakınındaki marketlerden ufak tefek yöresel şeyler aldık. Upuzun geçen üç günün sonunda Midilli’nin tertemiz havasına, lezzetli yemeklerine, güzel kumsallarına ve tarih kokan sokaklarına tekrar görüşmek üzere diyerek feribotumuza bindik.

Olympos, Gündüzü Cennet Gecesi Eziyet

Bu sene 19 Mayıs tatilimizi Olympos’ta geçirelim dedik. Yakın zamanda Sarper’in bir arkadaşı Kadir’in Ağaç Evleri’nde konaklamış, çok memnun kalmış ve bunun üzerine Sarper de aynı yerde ikimiz için 3 gecelik yer ayırtmıştı. Bazı arkadaşlarım Çıralı’da kalın, Olympos’tan memnun kalmayabilirsiniz dese de dediklerine pek fazla kulak asmayıp eşim kırk yılda bir bizim için tatil planı yapmış, müdahale etmeyim şimdi diye düşündüm. Hem olsa olsa ne kadar kötü olabilirdi ki?

Yola çıktığımızda şansımıza hava kapalı ve bol yağışlıydı. Sonraki günlerin de hava durumu pek parlak gözükmese de hafta sonuna doğru yağmur ihtimali azalıyordu. Kadir’in yerine geldiğimizde akşam geç bir saatti. Çehresi birazcık değişmiş olsa da ortamı görünce en son üniversitede gelerek ranzalı kalabalık bir odasında arkadaşlarımla kaldığım günleri özlemle hatırladım. Üzerinden ne çok yıl geçmiş, ne çok şey yaşanmış, dünya ne kadar değişmiş, ben ne kadar çok değişmiştim.

Neyse odamıza geçtik, her yeri ahşaptan otantik havasıyla başta fena gözükmedi gözüme. Oda kapısının çok zor açılıp kapanmasına takılmadım, banyosunun küçücük ve penceresiz olmasını da önemsemedim ama banyo kapısının kapanmaması çok hoşuma gitmedi. Yol yorgunu halimizle etrafı birazcık dolaşıp fazla oyalanmadan yatalım dedik. Allahtan uykum ağır da gece yanı başımızdaki Bull Bar’dan gelen sesleri pek duymadan uykuya daldım. Sabah uyandığımızda yağan yağmurla banyodan gelen kokular dayanılmaz bir hal almış, her tıkırtıya uyanan Sarper de seslerden hiç uyuyamamıştı. Yine de Ankara’da olmaktan iyidir diyerek banyo kapısına dahiyane bir çözüm geliştirip kendimizi dışarıya attık.
IMG_5051

Dışarıya çıktığımız anda dünyam değişti sanki. Gündüz gözüyle her yer o kadar güzel gözüküyordu ki. Yemyeşil dağın yamacında ağaçtan evler, mis kokan tertemiz bir hava, her yerde rengarenk çizim ve yazılar..
IMG_5017

IMG_5019

IMG_5024

Kahvaltımızı yapıp plaja doğru yürüdük, yolumuzun üzerinde çeşit çeşit ağaçlar, minicik civcivler, mis kokulu çiçekler.. Plaja giderken geçtiğimiz yüzyıllar öncesine ait antik kent, doğayla iç içe geçmiş bir tarih ve hava kapalı olduğu için kimseciklerin olmadığı bir kumsal.. Öyle sakinleştirici, öyle huzur verici bir ortam vardı ki..
IMG_5099

IMG_5040

IMG_5031

Boş plajın tadını çıkarıp yağmur yağmaya başlayınca tekrar merkeze doğru yürüyüp yol üzerinde bir yere sığındık. Ama yağmur öyle böyle değil adım atamayacak kadar yoğun yağıyordu. Biz de bu görüntü karşısında kahvelerimizi yudumlarken kitaplarımızı okuduk. Oldukça keyif vericiydi.

Akşamüzeri yağmur durduğunda Yanartaş Dağı’na çıkıp, bu müthiş doğa olayına şahitlik ettik. Dağda depremle oluşan çatlaklardan yeryüzüne sızan gazlar havanın oksijeniyle birleşerek alev alıyor. İnsanlardan sigara rica edip alevle yaktıktan sonra oturup manzaraya karşı tüttürdük. Ohh be yaşamak ne güzelmiş..
IMG_5056

Odamıza döndüğümüzde koku iyice çığırından çıkmıştı. Odamızı değiştirmelerini istedik yoksa başka bir yere gidecektik. Neyse ki banyo kapısı kapanabilen, daha geniş ve güzel bir oda verdiler. Akşam yemeğimizi yiyip yakılan ateş karşısında vakit geçirdikten sonra odamıza döndük.

Gece benim için yine çok sıkıntılı geçmedi. Tek problem odanın bayağı serin olmasına rağmen klimasının ısıtmamasıydı. Bir de bu sefer sağımızda, solumuzda ve üzerimizde başka odalar vardı. Ahşapların araları ayrık olunca en ufacık bir nefes alıp verme bile duyuluyordu. Gece bazı konuşmalara şahitlik etsem de yine de fosur fosur uyudum. Ama Sarper’i sormayın. Sabah oldu, Bull Bar’dan gelen tüm şarkılara ve her odada yaşananlara en ince ayrıntısına kadar hakimdi. İklim’le Eren ne yapmış, Nikola’yla sevgilisi kaçta gelmiş, Kürşat ve Hande’nin en özel anlarında neler olmuş hepsini teker teker anlattı. Onun için ne kadar sinir bozucu olmuş olsa da ben dinledikçe gülmekten öldüm tabi ki. Hiçbir ses duymadığım için şanslı mıyım şanssız mıyım tam karar veremedim.

Neyse ki odadan çıktığımız anda yine dünyamız değişti. Hava önceki günlere göre daha güneşli olduğu için vakit kaybetmeden plaja doğru yürüdük. Olympos tarafında şezlong ve şemsiye olmadığı için yürüyerek Çıralı Sahili’ne geçtik. Biraz uzanıp, iki satır bir şeyler okuyalım derken yine deli gibi yağmur bastırdı. Maşallah buranın yağmuru da yağmur hani. Mecburen yine içerideki restoranlara sığınıp birkaç saat bekledik.
IMG_5074

Güneş birazcık kendini gösterdiğinde arabamıza atlayıp Adrasan’a gittik. Mis gibi bir koy.. Sarper biraz yüzdü, ben kendimi hava durumunun en sıcak gösterdiği ertesi güne sakladım. Haritadan baktık, Gelidonya Feneri pek uzakta değil. Likya Yolu üzerindeki fenerin methini duymuştum, gelmişken fenere de uğrayalım diye düşündük.

Araba ile gidilen oldukça bozuk yollardan sonra 2 km.lik bir yürüyüş yolu var. Başladık yürümeye, ormanın içindeyiz, etrafta kimsecikler yok. Önümüzden hızlıca bir yılan geçmesin mi? Bacağımızda şortlar endişelendik. Sarper dönelim dedi. Ben dönmeyi hiç istemedim ama bir yandan da tırsıyorum, karşımıza hangi hayvanlar çıkacak, başımıza neler gelecek diye. Telefonla Likya Yolu’nu birkaç kez yürümüş bir arkadaşımı aradım. Dedim burası çok ıssız, yılanlar geçiyor önümüzden, tehlikeli mi ne dersin?  Sağ olsun bize cesaret verdi: “Yılanlar yağmurdan çıkmıştır, size bir şey yapmaz. Başka da hayvan yok oralarda. Sakın dönmeyin, mutlaka sonuna kadar gidin. Bayılacaksınız.”

Endişeli endişeli yolu yürüdük. Yolun oldukça dik yerleri de vardı. Ama sonunda ter içinde kalarak ulaştığımız manzara öyle büyüleyiciydi ki.. Dönmediğime, sonuna kadar yürüdüğüme öyle mutlu oldum ki.. Yukarıda burnuma rahmetli anneannemin evindeyken piknik yapmak için çıktığımız tepelerde aldığım kokular geldi. Kokularla küçüklüğüme döndüm.
IMG_5112

IMG_5119

Yukarıda diğer insanlarla da karşılaştık. Şaraplarını alıp gün batımını izlemeye gelmişler. Bizde ne fener var, ne de bacaklarımızı koruyacak pantolon. Hazırlıksız geldiğimiz için mecburen hava çok kararmadan dönüş yolunu tuttuk. Dönüş yolunda bir ağacın üzerinde Sarper’in fotoğrafını çekeyim derken hoop yanına biri atlayıp poz verdi.
IMG_5123

Meğer Ukraynalıymış. Likya Yolu’nu yürüyormuş. 3 arkadaş gelmişler, geçen sene 20 gün yürüdükleri yolu bu sene 40 güne çıkartmışlar. Sırtında çadır, yüzünde kocaman bir gülümseme. Diyor ki “Ukrayna’da biz Türkleri hep çok kötü olarak bilirdik. İnsanlar genelde seks için bizim ülkemize geliyorlar. Ama buraya geldiğimde gördüm ki insanlar müthiş, doğa müthiş, yemekler müthiş, ülke müthiş.” Dedim ki 40 gün nasıl vakit ayırdınız bu geziye? “Çalışmıyorum. Çalışmak insanı yaşlandırıyor, öldürüyor. Buraya da cebimdeki son paramla geldim. Meyvemi, kuruyemişlerimi yanımda getirdim. Çok fazla harcamamaya özen gösteriyorum. Dönünce bir şeyler yapacağım.” Vay arkadaş, biz şaşırıp kaldık tabi. Planlar, gelecek endişeleri, ömrümüzü tükettiğimiz günler hepsi teker teker gözlerimizin önünden geçti. Helal olsun diyerek vedalaştık. Onu öyle görünce Likya Yolu’nu listeme ekledim, bir gün ben de çıkacağım inşallah..

Kilometrelerce yürünen yollardan, görülen güzelliklerden yorgun bir halde kaldığımız yere döndük. Odaya bir girdik ki yerlerde bir sürü kocaman sülük. Yağmurdan sonra hepsi içeri doluşmuş. Aman Allah’ım Afrika’da kaldığım backpackerslar bile daha lükstü. Hayvanları peçeteyle tutup teker teker dışarı attık. Saat geç olmuş, başka yere gidecek dermanımız da yok, bu geceyi de geçirelim sabah erkenden yola çıkarız diye düşündük. Montlarımızı giyip, kapüşonlarımızı başımıza geçirip yattık. Tabi ki yine uyuyan taraf bendim. Sabah sinirler tepemizde denizdi, güneşti demeden alelacele güzel Ankara’mızdaki güzel evimize doğru yola çıktık.

Moralimiz bozuk bir şekilde dönüyorken yolda Phaselis tabelasını görünce birbirimize baktık. Şansımızı denemeye değerdi. 20’şer TL ödeyerek antik kentin içine girdik. Bu ne güzellik? Etrafta tarihi kalıntılar, tertemiz bir koy, sıcacık bir güneş. Neyse ki tüm negatif enerjimizi berrak sulara bırakarak yenilendik. Gelişen olaylarla kendimizi böylesine güzel bir yerde bulduğumuz için şanslı hissettik.
IMG_5131

Sonrasında tekrar dönüş yolu. Afyon’da mola, şehir merkezindeki İkbal Lokantası’nda yemek ve Öztaylan Yayla Şekerleme’den alınan müthiş kaymaklı lokumlar derken bol maceralı tatilimiz sona erdi. Bu kadar kısa zamanda bu kadar zıt duyguyu bir arada yaşamışlığım hiç olmamıştı. Aslında yaşanan abuk subuk olaylardan, hayal kırıklıklarından çok güzel hikayeler çıkabiliyor. Bu tatilin en güzel tarafı da bizde unutulmayacak hikayeler bırakması oldu.

Hoşçakal İzlanda

İzlanda’daki son günümüzü Reykjavik sokaklarında geçirdik. Reykjavik İzlanda’nın başkenti olsa da yaklaşık 130.000 nüfuslu küçük bir şehir. Bu nedenle yürüyerek her yere gitmeniz mümkün.

Sabah ilk olarak Hallgrimskirkja Kilisesi’ne uğradık. Kilise 73 metre uzunluğunda şehrin en uzun yapılarından birisi. Kilisenin yapımı 41 yılda tamamlanmış ve gerçekten güzel bir mimarisi var.
IMG_3681

İçeri girdiğimizde canlı org çalınıyordu. Org aşağıda gördüğünüz borulara bağlı ve bu ses sistemi sayesinde kilisenin içine yayılan müzik oldukça etkileyici oluyor.
IMG_3686

Ayrıca asansöre binerek kilisenin en üst katına çıkabiliyorsunuz. Reykjavik yukarıdan o kadar güzel görünüyor ki. Küçük küçük evler, rengarenk çatılar, evlerin arkasında Atlas Okyanusu ve kar kaplı dağlar..

Daha sonra şehrin ana caddesi olan Laugavegur Caddesi’nde gezindik. Zaten tüm sokaklar buraya çıkıyor. Küçük hediyelik eşya dükkanlarının olduğu, kafeler ve restoranların yer aldığı bu caddede azıcık alışveriş yaptık. Ama azıcık gerçekten. Zaten büyük alışverişlere güç yetecek gibi değil. Buraya özel bir şeyler almak isterseniz her yerde satılan kazağından çorabına yünden yapılmış bir sürü ürün var. Yün kazakların fiyatlarını merak edip baktığımda 650 TL’yi görünce zaten kaşındırır bunlar beni, istesem de giyemem diye kendimi teselli ettim.
FullSizeRender 3

Bu arada şehirde sokak sanatı da oldukça yaygın. Birçok binanın duvarında çeşitli renk ve desenlerde resimler görmek mümkün.
IMG_3678

IMG_3755

Sonraki durağımız caddenin alt kısmındaki Tjörnin denilen küçük havuzdu. Burada 40’dan fazla cins su kuşu yaşıyormuş. Kazlar, kuğular, martılar, deniz kırlangıçları.. Herkes buraya gelip kuşlara ekmek attığı için de buranın halk arasında adı ekmek çorbasıymış. Gerçekten de suyun içinde çeşit çeşit kuşlar öyle güzel gözüküyorlardı ki, aralarında daha önce hiç görmediğim cinsler de vardı. Bir de hepsi bir ağızdan öyle bağırıyorlardı ki, ne dedikleri anlaşılmasa da önemli bir şeyler konuşuluyor gibi geldi bana.
IMG_3706

FullSizeRender

Şehirdeki son durağımız ise okyanus kıyısındaki Sun Voyager yani Güneş Yolcusu heykeliydi. Herkes bu heykeli Viking gemisine benzetse de aslında keşfedilmemiş yerlere, umuda, gelişmeye ve özgürlüğe açılan hayali bir gemi olarak tasarlanmış. Tüm sevdiğim kavramlara gönderme yapmış yani. Ne kadar güzel değil mi?
FullSizeRender

Daha sonra okyanus kenarında biraz daha dolaşarak İzlanda’daki son günümüzü de noktaladık.
FullSizeRender

Şelaleler, yanardağlar, buzullar, kuzey ışıkları ve jeotermal kaplıcalar derken beş güne sayısız güzellik, mutluluk ve deneyim sığdırdık. Fırsatı olan herkesin gelip buraları görmesini isterim.

Sabah uçak saatlerimiz farklı olduğu için gece yatmadan önce Christine ile kucaklaşıp başka bir ülkede görüşmek üzere vedalaştık. İnanır mısınız daha kafamı yastığa koyar koymaz başka yerleri hayal ederken buldum kendimi. Sonra Türkiye’ye bile dönmemişken böyle şeyler düşündüğüm için kendime kızdım. Güney Afrika’dan geldiğimde bir arkadaşım “Artık bir kere bu virüs senin vücuduna girdi, bundan sonra kaçışın yok” demişti. Gerçekten de ne kadar doğru söylemiş. Ne yapalım biz de bu virüsü kabullenip bir ömür boyu onunla yaşamaya çalışacağız demek ki.
IMG_3761

Buzullardan Kızgın Sulara Atlarken

Geldik turun son gününe. Bugünkü en önemli durağımız Blue Lagoon yani Mavi Lagün’dü. Hamamlara, kaplıcalara ve spalara bayılan ben tabi ki de karlı dağlar arasındaki Blue Lagoon’a girmek için sabırsızlanıyordum.

Otelimizden çıktıktan sonra birkaç yerde mola verdik. Birisi de volkanik lavların yayıldığı arazilerdi. Zamanla üzerleri yosun kaplamış lavlar oldukça güzel gözüküyorlardı.
FullSizeRender 3

IMG_3515

Öğlene doğru Blue Lagoon’a vardık. Biz turla geldiğimiz için direkt içeri girebildik ancak kendiniz gelmeyi düşünüyorsanız önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Burası yerin 2.000 metre altından gelen jeotermal suların oluşturduğu doğal bir bölge. Lagün toplamda 9 milyon litre su içeriyormuş ve suyun sıcaklığı ortalama 38 dereceymiş.
FullSizeRender

Christine’le bikinilerimizi giyip titreye titreye dışarı çıkarak hızlıca suya koşturduk. O buz gibi havadan sıcacık suya girmenin mutluluğu inanılmazdı. Çok sıcak olduğu için içinde uzun süre kalamadığım Türkiye’deki kaplıcalardan sonra buradaki su korktuğum kadar sıcak gelmedi. Bir de vücudum sıcak suların içindeyken yüzümün üşümesinden çekiniyordum ama buharlaşan sular sayesinde suyun dışında kalan yerleriniz de hiç üşümüyor.
IMG_3656

Lagün’ün çeşitli yerlerinde doğal çamurlar var, cilde iyi geldiği için biz de yüzümüze sürdük. Suyun saçlara zarar vermediğini, sadece saçları kuruttuğunu bu nedenle girerken ve çıkarken bolca saç kremi sürülmesi gerektiğini söyleseler de biz saçlarımızı suya sokmamayı tercih ettik. 2 saatlik bir keyfin ardından sıcak suyun verdiği yorgunluktan gözlerimiz kapanarak otobüsümüze tekrar bindik.
IMG_3566

Otobüs bizi Reykjavik’teki otelimize bıraktı. Burada rehberimizle ve turda tanıştıklarımızla vedalaştık. Bence kısa ama çok iyi planlanmış bir turdu, herkese tavsiye ederim. İzlandalı tur rehberimiz Snorri’den de oldukça memnun kaldık.
FullSizeRender 4

Akşam Christine’le ekmeğin içinde çorba servis eden güzel bir yer bularak karnımızı doyurduk. İzlanda’da kaldığımız süre boyunca kahvaltılar hariç neredeyse her öğün çorba içtik diyebilirim. Hem sıcak, hem diğer yiyeceklere göre daha ekonomik, hem de çok lezzetliler. Daha önce hiç içmediğim kuşkonmaz çorbası, tatlı mısır çorbası ve etli İzlanda çorbası favorilerim arasında. Burada fark ettiğim diğer ilginç bir şey ise insanların çorbanın yanında bira içmeleri oldu.
IMG_3660

Sonrasında otelimize geldik. Yarın İzlanda’da son günümüz olacak. Geldiğimizden beri Reykjavik’i görme şansımız olmadığı için şehri gezeceğiz. Yarın tekrar görüşmek üzere, iyi geceler olsun..

Göz Alıcı Buzullar ve Dans Eden Kuzey Işıkları

Eveet geldik turun en heyecanlı gününe. Dün öyle bir gündü ki sanki turu günler geçtikçe gördüğümüz güzelliklerin şiddetini arttıracak şekilde ayarlamışlar gibi geldi. Sabahtan Vatnajokull Milli Parkı’na gittik. Burası Avrupa’nın en büyük milli parkı ve en büyük dağ buzulunun bulunduğu yermiş. Parkta öncelikle buzulların oluşturduğu Jokulsarlon Lagünü’ne uğradık. Buzullar 1.000 yıldan fazladır kırılarak burayı oluşturmuş ve her geçen yıl buzullar eridikçe lagünün büyüklüğü artıyormuş. Küresel ısınmanın da etkisiyle son 15 yılda büyüklüğü iki katına çıkmış.
IMG_3383

IMG_3404

Christine ile hayatımızda ilk defa buzul gördüğümüz için çocuklar gibi mutluyduk.
IMG_3418

Biraz ileride lagünün Atlantik Okyanusu’yla birleştiği yere Diamond Beach yani Elmas Kumsalı diyorlar. Çünkü okyanus sularının parlattığı buzullar güneş ışığının altında elmas gibi parlıyor. Şansımıza hava öyle güneşliydi ki kumsala inince gördüklerimiz karşısında nefeslerimiz kesildi. Böyle bir güzellik olamaz. Kumsalda oradadan oraya koşturarak sayısız fotoğraf çektirdim. Doğanın bana yaşattığı bu heyecanı, mutluluğu hiçbir şeye değişemem.
IMG_3459

IMG_3445

Bir sonraki durağımız yine milli parkın içindeki Vatnajokull Buzulu’ydu. Şu görüntüsüne bakar mısınız?
IMG_3490

Volkanik patlamalar oldukça küller buzulların arasında çizgiler oluşturuyormuş.
FullSizeRender

Daha sonra otelimize geldik. Malum gece kuzey ışıklarını avlayacağız. Her ne kadar cep telefonlarımızdaki uygulamalar beklenen şiddeti 9 üzerinden 2 olarak gösterseler de rehberimiz gökyüzünün bulutsuz olduğunu ve büyük ihtimalle ışıkları görebileceğimizi söyledi.

Akşam yemeğimizi yedikten sonra saat 20:30’da otelin önünde buluştuk. Üzerimizde kat kat giysilerle oldukça heyecanlıydık. Herkes tripodlarını kurdu, fotoğraf makinelerini ayarladı ve başladık ayakta beklemeye. Rehberimiz diyor ki bu işin en önemli kuralı sabır, sabır, sabır. Benimse hiç sevmediğim bir şey.

Hava gitgide soğudu, gelen battaniyelere sarındık. Ben yine de ara sıra ısınmak için otele girip girip çıktım ve bu işin saatlerce sürmemesi için dua ettim. O soğukta ayaktayken kapkaranlık gökyüzüne bakarak saatlerce beklemek zor iş gerçekten de. Bir yerden sonra odaya gidip sıcacık uyusam mı düşüncesi geçiyor aklınızdan, ya da sadece benim aklımdan bilmiyorum.

Saat 21:30 gibi gözlerimiz pek bir şey göremese de fotoğraf makineleri ile gökyüzünde hareketlenmeler olduğunu fark ettik. Bu arada bizi ısıtmak için sıcak çikolata da getirdiler, hepimizin keyfi yerine geldi. Saat 22:00’ye doğru ışıklar incecik yay çizerek ufak ufak kendini göstermeye başladılar. Sonra o yay büyüdü, genişledi, değişerek farklı farklı şekillere büründü. Bir anda ışıklar gökyüzünde dans etmeye başladılar. Işıklar dans ettikçe hepimiz çığlık çığlığa kaldık.
IMG_3507

IMG_3508

Yarım saat sonra tüm gökyüzü tekrar kararınca herkes gördüklerinden mutlu bir şekilde odalarına çekildi. Kuzey ışıkları konusunda iki yorumum olacak. İnsan gözü ışıkları resimlerde göründüğü gibi algılayamıyor. Yani bizim gökyüzünde gördüğümüz ışıklar yukarıdaki resimler kadar yeşil değil, daha açık renklilerdi. Bu da bende biraz hayal kırıklığı yarattı, demek ki gördüğüm tüm resimler ışıkların gerçek görüntüsünden daha güzelmiş dedim. Beni etkileyen konu ise, resimlerde ışıkları hep sabit görüyoruz, aslında sürekli hareket halindeler ve şekil değiştiriyorlar. Dediğim gibi adeta gökyüzünde dans ediyorlar. Böyle olduğunu bilmiyordum ve bu nedenle beklediğimden daha çok hoşuma gittiler.

Bugün turumuzun son günü. Şu anda jeotermal kaplıca olan Blue Lagoon’a doğru gidiyoruz. İzlanda konusunda en çok merak ettiğim şeylerden biri de soğuk havada girilen kaplıcalardı. Bakalım gerçekten de resimlerde göründüğü kadar güzel miymiş?