Büyük Britanya Gezisi

Büyük Britanya Gezisi

Her ne kadar birbirini tanısa da daha önce birlikte hiç tatil yapmamış bir ekiple İskoçya’yı gezme adına yollara düştük. Yazıya başlamadan önce gittiğimiz yerleri haritada çizdireyim dedim meğerse biz İskoçya gezisi derken bir haftada neredeyse Büyük Britanya Adası’nı baştan uca fethetmişiz.Britanya

Gezimize Londra’da başladık. Daha sonra Nottingham’dan aracımızı kiralayarak Lake District (Ambleside), Glasgow, Edinburgh ve Highlands derken macerayı tekrar Nottingham’da sonlandırdık. Bu süre zarfında neredeyse her gece başka bir yerde konakladık.

Ankara’dan yola çıkan ekiple Londra’da buluştum. Tüm yolları severim ama insanı sevdiklerine kavuşturan yolculuğun tadı kesinlikle bambaşka oluyor. Otobüs terminalindeki kavuşma anımız gezinin en güzel anlarından biriydi.

İlk gece Londra’da konakladık. Daha önce şehirle ilgili birkaç yazı yayınladığım için detaylara girmeyip sadece benim için de farklı bir tecrübe olan Greenwich Gözlemevi ziyaretimizden bahsedeceğim. Aslında Greenwich Londra’nın bir kasabası. Yemyeşil ve kocaman Greenwich Parkı’nın içinde dünyanın en büyük denizcilik müzesi, Kraliçe’nin eski evi ve bir de rasathane bulunuyor.IMG_7306

Şu anda müze olarak gezilebilen rasathanede geçmişte astronomi ve navigasyon alanında oldukça önemli buluşlara imza atılmış.IMG_7331

Eskiden şehirlerde saatler güneşin doğuş ve batışına göre ayarlandığı için her şehrin saati birbirinden farklıymış. İngiltere Sanayi Devrimi sonrasında bu karmaşayı önlemek için ülkedeki tüm saatlerin Greenwich Gözlemevi’ne göre ayarlanması gerektiğine ilişkin bir yasa çıkarmış. 1884 yılından itibaren buradan geçen meridyen diğer ülkelerce de sıfır derece olarak kabul edilmiş ve yerel saat ayarlamaları buraya göre yapılmaya başlanmış.

Rasathanenin ücretli ve ücretsiz bölümleri var ama maalesef sıfır çizgisinin geçtiği alana giriş için 10 pound ödemeniz gerekiyor. Buraya gelmişken başlangıç meridyenini iki ayağımızın arasına alarak aynı anda Batı ve Doğu Yarım Küre’ye ayak basmasak olmazdı.IMG_7314

IMG_7320

En son buna benzer bir pozu Afrika’nın en güneyindeki Hint Okyanusu ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği noktada vermiştim. Yıllarca kitaplarda okuduğumuz şeyleri yerinde görmek acayip hoşuma gidiyor.

İkinci günün akşamında otobüsle Nottingham’a gelerek, burada konakladık. Sabah erkenden kiralık aracımıza binip kuzeye doğru yola çıktık. Bu arada aracı Londra’da kiralamakla Nottingham’da kiralamak arasında ciddi bir fiyat farkı vardı. Zaten Londra’da arabaya ihtiyaç da yok, Nottingham’ın konumundan faydalanıp hem konaklamayı hem de arabayı ucuza getirmiş olduk.

Yola çıktık derken o kadar da basit bir şeymiş gibi algılanmasın. İngiltere’de trafik soldan aktığı için başta birazcık endişeliydik. Aramızdan kimsenin ters tarafta araba sürme tecrübesi olmadığı için bu görevi ekibin tek erkeği Sarper’e verdik. Kulağa biraz cinsiyetçi gelse de kabul edelim ki erkekler bu işlerde daha iyi.

Yaşayarak öğrendik ki ters tarafta araba sürmenin en zor iki yanı arabayı fazla sola yanaştırıp kaldırıma çıkmamak ve göbekleri doğru bir şekilde dönebilmekmiş. Başta ufak tefek tehlikeler atlatsak da sürekli inen lastik basıncımızı ve her gördüğümüz benzinlikte lastiğe hava basmak zorunda kalışımızı saymazsak performansımız oldukça iyiydi.

İskoçya’ya gitmeden önce ilk durağımız Lake District’ti. Burası göllerden, ormanlardan ve dağlardan oluşan İngiltere’nin en büyük ve turistik milli parkı. İçinde birçok yerleşim yeri de var. Birkaç gününüzü ayırarak kasabalarını gezip trekking yapıp bot turlarına katılabilirsiniz. Oldukça huzur dolu bir yer.

Biz sadece en popüler yerlerine vakit ayırabildik. İlk önce İngiltere’nin en büyük gölü olan Windermere’e uğradık. Gölün kıyısındaki Bowness-on-Windermere kasabasını gezdik. Küçücük bu yerleşim yerinin çok güzel evleri ve sevimli bir sahili vardı. Şansımıza iki gündür ortalarda gözükmeyen güneş de birazcık yüzünü gösterdi.IMG_7409

IMG_7419

Kafelerden birine oturup İngiltere’nin en ünlü yiyeceği “fish and chips” siparişlerimizi verdik. İlk durağımıza sağ salim ulaşmış, azıcık açan güneşte ısınmış, bir de üstüne gelen kocaman balıkları görünce keyfimiz iyice yerine gelmişti.IMG_7470

Oradan gece konaklayacağımız Ambleside Kasabası’na geçtik. Bu arada arabanın lastik basıncı biz doldurdukça düşüyordu, en sonunda kiraladığımız şirketi aradık ve birini göndereceklerini söylediler. Bu sırada biz de kasabayı gezmeye başladık. Burası konakladığımız Rysdale Guest House ve camdan manzaramız.thumbnail

IMG_7555

Akşamüzeri her yer daha sessizleşti. Göle doğru yürüyüş yaptık. Ortamın güzelliğine bakar mısınız?

IMG_7494

IMG_7534

IMG_7515

Saatler sonra kiralama şirketinin gönderdiği teknik personel gelip lastiğimizi değiştirdi. Nasıl olduysa içine çivi girmiş. Böyle bir ülkede yoldaki çiviye nasıl denk geldiğimizi anlayamadık.IMG_7549

Ertesi sabah güne tam bir İngiliz gibi başladık. Adeti bozmayalım diye çayımıza süt bile ekledik.IMG_7554

Glasgow’a geçmeden önce kuzeydeki başka bir göl olan Ullswater’a uğradık. Yine her yer tablo gibiydi.IMG_7572

IMG_7574

Sonrasında Glasgow’a vardık. Burası İskoçya’nın en büyük şehriymiş. Glasgow’a gelmeyi özellikle ben istemiştim. Yıllar önce Edinburgh’u gördüğüm için rotada başka bir şehir daha olsun diye düşündüm. Şehrin çok güzel olmadığını duyduğum için fazla bir beklentim de yoktu ama o da ne, şehre bir girdik ki buranın Birleşik Krallıkta bir yer olduğuna inanamadım. Öyle köhne, bakımsız ve döküntü gözüktü ki gözüme. Glasgow’un en güzel yanı Edinburgh’a dönüşü diye bir laf var, boşuna böyle söylememişler diye düşündüm.

Airbnb’den bir ev ayarlamıştık, sağ olsun ev sahibi gezilecek yerleri yazmış güzelce. Necropolis yani ölü şehir dedikleri mezarlık ilgimizi çekti. Önce Glasgow Katedrali’ne uğrayıp sonrasında arkasındaki mezarlığa gittik.IMG_7617

Katedralde ilginç bir şey yok ama mezarlık kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir yer. Öyle büyülü bir havası var ki burada saatlerinizi geçirebilirsiniz.IMG_7631

IMG_7663

IMG_7667

Mezarlıktan kilisenin ve şehrin manzarası da çok güzel gözüküyor.IMG_7651

IMG_7644

Alan oldukça geniş, hava da acayip soğuk olunca mezar taşlarını ve anıtları uzun uzun inceleyemedik. Ama çok rahatlıkla söyleyebilirim ki bence Glasgow’un en etkileyici yeri burasıydı.

Daha sonra şehir merkezine indik. Bu arada şehirde hep Uber kullandık, 4 kişi olunca oldukça uygun fiyata geldi. George Square merkezde bir meydan. Onun etrafında da alışveriş caddeleri ve merkezleri var. Bunchanan Caddesi de en ünlülerinden bir tanesi.

IMG_7686

IMG_7699

IMG_7705

Glasgow’da çok hoşuma giden bir diğer şey ise Mural Trail dedikleri sokak sanatıyla bezenmiş binalardı. Biz yolumuzun üstünde birkaç tane inanılmaz güzel çizime denk geldik. İnternette yer alan haritayı takip ederek tüm yerleri sırasıyla gezebilirsiniz. Fotoğraflarını gördüm de daha neler var neler..IMG_7671

IMG_7682

SMWB1171

Mural Trail fikrini çok beğendim. Şehri güzelleştirmenin güzel bir yolunu bulmuşlar. Keşke bizim kentlerimizde de böyle çizimler olsa. Başta çirkinliğiyle beni şoke eden şehir, mezarlığı ve sokak sanatıyla kalbimi kazandı.

Şehirde dikkatimi çeken bir diğer şey de insanların aksanı oldu. Aylardır İngiltere’de İngiliz aksanına bayağı alıştım diye düşünüyordum ama buradaki gerçekten bambaşka bir dil gibi.

Geceyi evimizde geçirdikten sonra her sabah olduğu gibi valizimizi toplayıp yine düştük yollara. Edinburgh’a geçmeden önce yolda The Kelpies denilen 30 metre yükseklikteki devasa at kafalarının olduğu yere uğradık. At gücü İskoçya’nın endüstriyel ve ekonomik tarihini şekillendiren önemli bir etkenmiş. Anıtlar ismini 10 atın gücüne ve dayanıklılığına sahip şekil değiştirebilen mitolojik periden almış. Atlara bu ismi vererek İskoçya’nın değişen peyzajı, dayanıklı suyolları ve güçlü toplumu ile analoji kurmuşlar. Bu kocaman çelik heykellere hepimiz bayıldık. İskoçya’ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın derim.IMG_7746

Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla gece ışıklandırılmış hallerinin de muhteşem olduğunu söyleyebilirim. Heykellerin karşısında atlarla ilgili hediyelik eşyaların satıldığı ufak bir dükkan ve kafe de vardı.

Sonrasında tekrar yola çıktık ve kısa bir süre sonra Edinburgh’a vardık. Bu arada şehir “Edinbra” diye telaffuz ediliyor, aman dikkat! Burada 2 gece Kuzey Denizi’nin kenarındaki Portobello semtinde bir evde kaldık. Bu seferki evimiz ve üst katımızda yaşayan ev sahibimiz tam anlamıyla mükemmeldi. 13 yaşındaki ikiz oğulları okuldan dönüşte Kuzey Denizi’nde yelkenliyle açıldılar. Dünyada böyle güzel hayatlar da yaşanıyor. Benim de payıma düşen hiç tanımadığım insanların evlerine, yaşantılara tanık olmaktan yaşadığım mutluluk oldu.IMG_7755

IMG_7982

Eşyalarımızı bırakıp doğruca Edinburgh Kalesi’ne gittik. Şehrin kalbi, sönmüş bir yanardağın üzerinde kurulmuş kalenin etrafında atıyor. Daha önce içini gezdiğim için bu sefer dışarıdan bakmakla yetindik.IMG_7775

IMG_7779

Buralara geleli 6 sene olmuş ama sanki ilk defa görüyormuşçasına şehirden yine çok etkilendim. Bir de insan Glasgow’dan gelince resmen bir masalın içine düşmüş gibi hissediyor kendini.IMG_7765

IMG_7767

Kaleden aşağıya inen yola Royal Mile deniyor. Aslında bu yol tam bir mil değil 1 mil 150 yardaymış.  Bu nedenle ölçümün içkiliyken yapıldığı halk arasındaki alay konularından birisiymiş. Bu yol üzerinde restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve gayda çalan etekli amcalar vardı.IMG_7795

IMG_7798_2

Oradan Edinburgh’nın ünlü alışveriş caddesi Princess Street’e indik. Bu caddenin sol tarafında hiç bina yok, onun yerine kocaman yemyeşil Princess Street Gardens adında bir park var. Buradan kalenin manzarası da mükemmel. IMG_7822

IMG_7828

Bahçeyi gezip geçen gelişimizde yaptığımız gibi yolun karşısındaki Starbucks’a oturup kale manzarasına karşı kahvelerimizi yudumladık. Bence burası dünyanın en güzel manzaralı Starbuckslarından birisi.

Akşam çok geç olmadan evimize döndük. Çünkü ertesi sabah saat 08:00’de kalkacak olan günübirlik bir Kuzey İskoçya yani “Highlands” turu satın almıştık. Edinburgh çıkışlı çeşit çeşit Highlands turları var. Kaleler, göller ve viski tadım turlarına günübirlik veya konaklamalı katılabilirsiniz.

Biz geçen gelişimizde Loch Ness turu yapmış ve memnun kalmıştık. Bu sefer yine aynı turdan satın aldık. Loch İskoççada göl anlamına geliyor. Loch Ness, bizdeki Van Canavarı gibi adı Nessie olan Loch Ness Canavarı’yla ünlü bir göl.

İskoç ezgileri eşliğinde büyük bir otobüsle yola çıktık ve gün boyunca 560 km yol yaptık. Sisli ve karlı yollardan geçtik. Birkaç yerde ufak ufak molalar verip Fort Augustus Kasabası’nda durduk. Buradan isteyenler tekne turuna katılıp gölde gezinti yaptılar.IMG_7894

IMG_7905

Biz geçen sefer tekne turu yaptığımız için bu sefer kasabada kalmayı tercih ettik.IMG_7913

Sonrasında yine birkaç mola vererek akşam 20:00’de Edinburgh’ya vardık.IMG_7939

Bu arada rehber yol boyunca ülke ve bölge hakkında bilgi verdi bizlere. Harry Potter, James Bond, Game of Thrones gibi filmlerin çekildiği yerlerden geçtik. Yolculuğumuzun büyük bir kısmı otobüs içinde geçtiği için biraz yorucu oldu açıkçası. Ama yine de buralara gelmişken Highlands’i görmeden dönmek olmazdı diye düşünüyorum.

Tur sonrasında Grassmarket’te akşam yemeğimizi yedik. Burası yan yana bar ve restoranların olduğu, kaleye yakın, çok güzel bir cadde.

Ertesi gün İskoçya ile vedalaşma vakti gelince yola çıkmadan kahvaltımızı evin yakınındaki Portobello Sahili’nde yapalım dedik. Kuzey Denizi’ne açılan bu sahil inanılmaz güzeldi. Romantik sahil fotoğraflarına bayıldığımı önceki yazılarımdan biliyorsunuz zaten.IMG_7994

IMG_7999

Bu sefer istikamet güneye doğruydu. Akşamüzeri Nottingham’a vardık, arabayı sağ salim teslim edip rahat bir nefes aldık.

Ertesi gün Nottingham’da hava muhteşemdi. Günlerdir üşümekten büzüşen vücutlarımızın mutluluğunu tahmin edebilirsiniz. Zaten ekip bütün tatil boyunca havanın soğuğundan, ülkenin pahalılığından ve İngiliz mutfağının kısırlığından başımın etini yemişti. Son günü böyle geçirmek tüm her şeyi unutturdu.

Güne Wollaton Park’ta başladık. Sıcak havadan geyiklerin de keyfi oldukça yerindeydi.IMG_8119

IMG_8141

Daha sonra şehir merkezine indik. Old Market Square’de tüm çocuklar süs havuzundaydı. Burada böyle bir manzara gördüğüme şaşırmadım değil.IMG_8144

Akşama doğru kaleye doğru yürüyüp 1189’de kurulmuş ve İngiltere’nin en eski barı olduğu iddia edilen Ye Olde Trip to Jerusalem’e gittik. Herkes sokaklara taşmıştı. Şehri hiç bu kadar güzel görmemiştim. IMG_8156

IMG_8169

Gezinin kapanışını da Robin Hood’la yaptık.IMG_8193

Ertesi gün sabahtan herkes Türkiye’ye doğru yola çıktı. O kadar güzel geçen bir haftadan sonra odama yalnız dönmek benim için biraz buruk oldu haliyle. Ama yine de herkesin memnun kaldığı, unutulmayacak bir geziye vesile olmaktan memnun oldum. Bu geziyle birlikte bu topraklarla ilgili kurduğum hayalleri tamamlamaya çok yaklaştım. Kalan aylar içinde aklımdaki bir iki yeri de görebilirsem iç rahatlığıyla valizimi toplayıp döneceğim inşallah.

Büyük Britanya Gezisi” için bir yorum

Anonim için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir