İzlanda’daki son günümüzü Reykjavik sokaklarında geçirdik. Reykjavik İzlanda’nın başkenti olsa da yaklaşık 130.000 nüfuslu küçük bir şehir. Bu nedenle yürüyerek her yere gitmeniz mümkün.
Sabah ilk olarak Hallgrimskirkja Kilisesi’ne uğradık. Kilise 73 metre uzunluğunda şehrin en uzun yapılarından birisi. Kilisenin yapımı 41 yılda tamamlanmış ve gerçekten güzel bir mimarisi var.

İçeri girdiğimizde canlı org çalınıyordu. Org aşağıda gördüğünüz borulara bağlı ve bu ses sistemi sayesinde kilisenin içine yayılan müzik oldukça etkileyici oluyor.

Ayrıca asansöre binerek kilisenin en üst katına çıkabiliyorsunuz. Reykjavik yukarıdan o kadar güzel görünüyor ki. Küçük küçük evler, rengarenk çatılar, evlerin arkasında Atlas Okyanusu ve kar kaplı dağlar..
Daha sonra şehrin ana caddesi olan Laugavegur Caddesi’nde gezindik. Zaten tüm sokaklar buraya çıkıyor. Küçük hediyelik eşya dükkanlarının olduğu, kafeler ve restoranların yer aldığı bu caddede azıcık alışveriş yaptık. Ama azıcık gerçekten. Zaten büyük alışverişlere güç yetecek gibi değil. Buraya özel bir şeyler almak isterseniz her yerde satılan kazağından çorabına yünden yapılmış bir sürü ürün var. Yün kazakların fiyatlarını merak edip baktığımda 650 TL’yi görünce zaten kaşındırır bunlar beni, istesem de giyemem diye kendimi teselli ettim.

Bu arada şehirde sokak sanatı da oldukça yaygın. Birçok binanın duvarında çeşitli renk ve desenlerde resimler görmek mümkün.


Sonraki durağımız caddenin alt kısmındaki Tjörnin denilen küçük havuzdu. Burada 40’dan fazla cins su kuşu yaşıyormuş. Kazlar, kuğular, martılar, deniz kırlangıçları.. Herkes buraya gelip kuşlara ekmek attığı için de buranın halk arasında adı ekmek çorbasıymış. Gerçekten de suyun içinde çeşit çeşit kuşlar öyle güzel gözüküyorlardı ki, aralarında daha önce hiç görmediğim cinsler de vardı. Bir de hepsi bir ağızdan öyle bağırıyorlardı ki, ne dedikleri anlaşılmasa da önemli bir şeyler konuşuluyor gibi geldi bana.


Şehirdeki son durağımız ise okyanus kıyısındaki Sun Voyager yani Güneş Yolcusu heykeliydi. Herkes bu heykeli Viking gemisine benzetse de aslında keşfedilmemiş yerlere, umuda, gelişmeye ve özgürlüğe açılan hayali bir gemi olarak tasarlanmış. Tüm sevdiğim kavramlara gönderme yapmış yani. Ne kadar güzel değil mi?

Daha sonra okyanus kenarında biraz daha dolaşarak İzlanda’daki son günümüzü de noktaladık.

Şelaleler, yanardağlar, buzullar, kuzey ışıkları ve jeotermal kaplıcalar derken beş güne sayısız güzellik, mutluluk ve deneyim sığdırdık. Fırsatı olan herkesin gelip buraları görmesini isterim.
Sabah uçak saatlerimiz farklı olduğu için gece yatmadan önce Christine ile kucaklaşıp başka bir ülkede görüşmek üzere vedalaştık. İnanır mısınız daha kafamı yastığa koyar koymaz başka yerleri hayal ederken buldum kendimi. Sonra Türkiye’ye bile dönmemişken böyle şeyler düşündüğüm için kendime kızdım. Güney Afrika’dan geldiğimde bir arkadaşım “Artık bir kere bu virüs senin vücuduna girdi, bundan sonra kaçışın yok” demişti. Gerçekten de ne kadar doğru söylemiş. Ne yapalım biz de bu virüsü kabullenip bir ömür boyu onunla yaşamaya çalışacağız demek ki.



















