İlk Dönemin Ardından

Şaka maka İngiltere’de 4 ayı devirdim ve bu süre zarfında çok şey gördüm, çok şey öğrendim, bunun yanında çok koşturup, çokça da yoruldum. Gelmeden önce burada düzenli spor yapacağımı, iki dönem arasındaki bir aylık tatili Türkiye’de geçireceğimi, hafta sonları çevredeki yerleri gezeceğimi falan sanıyordum ki meğerse ben bu işi bayağı bir hafife almışım. Öyle zamanlarım oldu ki prensesler gibi bir hayatım varmış, kendimi bu kadar işin içine niye soktum ben diye de düşünmedim değil. Sonra camdan dışarıyı izleyen bir prenses olmanın hiç de zevkli olmadığını hatırlattım kendime.

10 yıllık iş hayatından sonra ödevi, sınavı, sunumu, derdi, tasası hiç bitmese de kısa bir süreliğine öğrenci olmak iyi geldi yine de. Neden derseniz bir kere okul hayatı iş hayatına göre kesinlikle daha masum. Yani iş yerindeki gibi politikalara, çıkar ilişkilerine ve sanal düşmanlıklara hiç gerek olmayan bir ortam. Zaten buradaki sistemde çan eğrisi de olmadığı için kimsenin notu kimseyi ilgilendirmiyor. O yüzden her şey daha sahici. Bilmiyorum biraz da şanlıyım herhalde, ne zaman neye ihtiyacım olduysa arkadaşlarım koşa koşa yardımcı oldular. Hastalanınca ülkelerinden getirdikleri bitkilerden verdiler, taksiye bindiğimde aracın plakasının fotoğrafını çektiler, her geç saatte eve döndüğümde vardın mı diye mesaj attılar, öyle bir sürü küçücük ama önemli şey..

Buradaki sistem demişken birazcık da eğitim sistemi hakkındaki izlenimlerimden bahsedeyim. Öncelikle içerik olarak MBA’de konuşulan hemen hemen her şey gerçek hayatla ilgili olduğu için konular oldukça ilgi çekiciydi. Mesela strateji yönetimi dersinde her hafta bilinen bir şirketin düştüğü stratejik açmazı inceleyip belli yöntemler kullanarak şirketin yapması gerekenleri analiz ettik. Acayip hayatın içinden ve zihin açıcıydı.IMG_3636

Resimdeki de bu dersin hocası Jeannie. Ne kadar sevimli gözükse de yeri geldiğinde acayip sert olabiliyor, aman dikkat! Okulun ikinci haftası okuyalım diye verdiği dokümanları doğru düzgün okumadık diye yediğimiz azar hala aklımda. İngiliz aksanıyla “I am serious about my lecture because I am serious about your learning” diye bağırmıştı. Hepimiz süt dökmüş kediye dönmüştük. Bense tarzından etkilenip içimden “Helal olsun sana kadın!” demiştim.

Ama onun yanında vasat derslerimiz de olmadı değil. Hani herkesin uyukladığı, başka şeylerle uğraştığı dersler. Ben burada okurken en çok konuların ülkedeki olup bitenlerle ilişkilendirilmesini sevdim. Örneğin buradaki zincir marketlerin stratejilerini anlamak veya pazarlama dersinde ülkedeki müşteri profillerini analiz etmek ya da Nottingham’daki evsizler için proje geliştirmek gibi birçok farklı konuyla ülkeyi keşfetme fırsatı buldum. Böylece sokaklarda yanından geçip gittiğim çoğu şey daha fazla anlam ifade etmeye başladı.

Bir de burada ilginç bir notlandırma sistemi var. Geçme notu 50. 60’lı bir şey aldıysanız bayağı iyisiniz; 70’li bir şey aldıysanız mükemmelsiniz; 80 üzerini görebilirseniz zaten olağanüstüsünüz, eşiniz benzeriniz yok. Döneme bir başladık, ilk ödevin notları açıklandı herkes 50’ler, 60’larda bir şeyler almış, tabi hepimizde bir hayal kırıklığı. Hoca sınıfa geldi ve dedi ki, eğer burada 60’ın üzerinde bir not alırsanız akşam bir şampanya patlatmalısınız. Hele bir de 70’in üzerine çıkabildiyseniz gidin en pahalısından bir şampanya patlatın. Meseleyi anlayınca rahatladık. Ben de o günden sonra her pahalı şampanya patlatma hakkı kazandığımda bayağı mutlu oluyorum doğrusu.
IMG_1973

IMG_3155

İntihal konusunu da es geçmemek lazım. Burada başkalarının fikirlerini kullanırken kaynak göstermek o kadar önemli ki iki cümlelik bir ödev yazsak Turnitin denilen intihal tespit programı aracılığıyla sisteme yüklüyoruz. Tüm hocalar da her seferinde bizi tekrar tekrar uyarıyor. Konu o kadar beynime işlemiş ki, geçen gün Türkçe bir edebiyat dergisi okurken Nazım Hikmet’in hayatını anlatan metnin referanslarını ararken buldum kendimi. E sonuçta Nazım’ın hayatı neyi nasıl anlattığına göre o kadar çok değişebilir ki. Yazan kişi bu bilgileri nereden derledi topladı önemli değil mi? Hadi dergiyi geçtim de Türkiye’deki intihal vakalarını düşünecek olursak tüm üniversitelere şöyle bir sistem kurmak çok mu imkansız?

Bir de hocaların değerlendirilme işlemi var. ODTÜ’deyken her dönem sonunda elimize bir kağıt tutuştururlardı, ders ve hoca hakkında bir şeyler yazardık ama yazdıklarımız ne olacak, ne işe yarayacak bilmezdik. Kağıdı boş versek de hiçbir şey olmazdı. Burada online olarak yaptığımız değerlendirmeler hocaların direkt olarak terfilerini etkiliyor. O yüzden de bu işi acayip ciddiye alıyorlar. Yakından takip edip defalarca hatırlatma gönderiyorlar. Bence bu da eğitimin kalitesi için önemli bir etken.IMG_1823

Tabi ben üniversiteden mezun olduktan sonra gelişen teknoloji de her süreci acayip kolaylaştırmış. Tüm derslerin programları, ders notları, kütüphaneden ödünç alınan kitaplar ve son teslim tarihleri gibi her türlü bilgi okulun cep telefonu uygulamasında mevcut. Teknoloji namına benim en çok hoşuma giden şey tabi ki de sınıfın whatsapp grubu. Derste canın mı sıkıldı, hocanın yaptığı bir şey komiğine mi gitti, birini uyurken mi gördün, gruba bir iki cümle yaz veya bir fotoğraf gönder sonra bütün sınıf oradan yürüsün. Benim gibi sıkılganlar için süper ötesi bir icat. Ahh yıllarca neredeydin whatsapp?

Son olarak bir de “reflection” yani yansıtma konusuna değinmek istiyorum. Geldiğim günden beri bunu bir gün olsun dillerinden düşürmediler. Örneğin bir derste bir probleme çözüm geliştiriyoruz, raporlar yazıyoruz, grup sunumları yapıyoruz ama işimiz bitiyor mu? Hayır, en sonunda bir de kişisel yansıtma raporu var. Bu rapor, neler yaptık, bunları yaparken neler hissettik, bir daha yapıyor olsak neyi farklı yapardık gibi tüm yaşanan sürecin tekrar gözden geçirilmesini ve değerlendirilmesini içeriyor. Böylece kişisel farkındalığın gelişeceğine, kritik düşünme kabiliyetinin artacağına, yaşananların unutulmadan bir sonraki çalışmalarda kullanılacağına inanıyorlar. Buraya gelmeden böyle bir şeyi ne gördüm ne de duydum. O yüzden en çok derslerin bu kısmında zorlanıyorum. İçimden çoğu zaman “bir daha yapsam yine aynısını yapardım” demek geçse de olmuyor çünkü bu kısımdan da ciddi anlamda notlandırılıyoruz.

Eğitim sistemindeki durumlar bu şekilde. Sınıf arkadaşlarıma gelecek olursak anlatacak öyle çok hikaye var ki. Mesela ben burada yıllardır okullarda bize öğretilen Türkiye’nin jeopolitik konumunun gerçekten de ne kadar önemli olduğunu ve ülkemizde dört mevsimi birden yaşadığımız için ne kadar şanslı olduğumuzu bir kez daha anladım. Dünyanın başka ucundan gelen arkadaşlarım için bu bir sene biraz da Avrupa’yı tanıma senesi oluyor. Buraya gelmişken görebildikleri kadar çok ülkeyi görmeye çalışıyorlar.

Mevsim konusuna gelirsek bazıları hayatında hiç kar görmemiş, ellerinin ayaklarının üşüdüğünü bile hissetmemiş. Şansımıza bu sene Nottingham’a azıcık kar yağınca öyle mutlu oldular ki tabi benim de onların o heyecanını paylaşmak çok hoşuma gitti. Yağan karın altında birlikte dans ettik. Jamaikalı Otis’in sorduğu soruyu da unutmam mümkün değil: “Senin de soğukta burnun akıyor mu?”. Düşünsenize bunu daha önce hiç yaşamayan bir insan için ne kadar garip bir durum. Hayatın böyle detaylarını görmek çok hoşuma gidiyor.IMG_1166

İşin ilginç tarafı da her şeyin bir yıl sonra biteceğini bilerek yaşamak oluyor. Yani bu ortamımızın, yaşananların, konuşulanların bir daha asla tekrarlanmayacağını bilmek, herkesin bir yerlere savrulacağının ve çoğu şeyin zamanın içinde kaybolacağının farkında olmak. Bu kısım da benim için işin en buruk kısmı..IMG_1994

IMG_3630

Özet olarak geçen aylar sonrasında diyebilirim ki insanın zaman zaman daha önce düşündüğü, önemsediği, uğraştığı şeylerden kendini tamamen çıkarıp dikkatini bambaşka şeylere odaklamasının oldukça faydalı bir şey olduğuna inanıyorum. Böylece geriye dönüp baktığınızda bıraktığınız çoğu şey gözünüze bambaşka görünüyor, aklınız, zihniniz, algınız ve ruhunuz yenileniyor. Sanki üzerimdeki toprağı atmış gibi hissediyorum kendimi. Günden güne de Türkiye’yi daha çok özlüyorum. Bence bu benim için oldukça iyi bir gelişme. Koşarak geldiğim yerle aramda yeniden bağlar kuruyorum. Bakalım hikayenin devamında neler olacak ben de çok merak ediyorum.

Kırmızı Şehir Nottingham

Nottingham’dan herkese merhaba! Beklenen onca sıradan, doldurulan bir sürü formdan, yerine getirilen tüm prosedürlerden sonra ancak klavyenin başına oturabildim. İlk birkaç gün okul kaydı, polis kaydı, sağlık sistemine kayıt, banka hesabı açma, telefon hattı alma, yurda yerleşme derken oldukça yoğun geçti. Her ne kadar okul her şeyi güzel organize etmiş olsa da bir yerden sonra insanın beyni yanıyor. Neyse ki hepsini Sarper’le birlikte kafa kafaya vererek yaptık. Yurttan okula, okuldan şehre ve yurttan şehre tüm güzergahları çalışıp, ilk aşamada yapılması gereken işlerin hepsini birlikte hallettikten sonra şimdi bir başıma kaldım.IMG_8016

Şehir hakkındaki ilk izlenimlerime gelecek olursak, ilk defa geçen sene Ocak ayında görmüştüm Nottingham’ı. Vaktimiz az, hava da soğuk olunca bu kadar sokaklarında gezme şansım olmamıştı. Şimdi daha çok gezip görünce hayatımın bir yılını bu şehirde geçireceğim için şanslı hissettim kendimi. Hani sanki hayattan bir yıl çalmışım, kâra geçmişim gibi değişik bir his. Kırmızı kiremit binalar, yemyeşil bir kampüs, sıcacık bir yurt odası ve keşfedilmeyi bekleyen bir sürü yeni şey..
IMG_8202

IMG_8275

Kültür şoku yaşamamamız, şehre ve okula kolay adapte olmamız için üniversitenin çok güzel bir uygulaması var. Okul, isteyen öğrencilere “buddy” atıyor ve atanan kişiler ilk bir ay boyunca öğrencilere her türlü konuda mentörlük yapıyorlar. Bana da buddy olarak Hintli Hemlata atandı ve ona atanan diğer öğrencilerle birlikte buluşup hep beraber şehri gezdik. Hangi restoranın neyi ünlü, en ucuz market hangisi, kıyafetlerimizi nereden almalıyız gibi onlarca konuda bize yol gösterdi. Sonraki günlerde de buluşup farklı aktiviteler yapacağız. Benim en hoşuma giden tarafı her ihtiyacımız olduğunda, birebir görüşmek istediğimizde, en ufak bir sorunumuz olduğunda ona danışmamızı, bunun bir ayla sınırlı olmadığını ve gerekirse odamıza kadar gelip yardımcı olacağını söylemesiydi.

Aşağıdaki resimde arkada Robin Hood’u görüyorsunuz. Malum Nottingham Robin Hood’un şehri. Kızlardan en soldaki Hemlata, ekibin diğer üyeleri de sırasıyla Malezyalı, Hintli ve İngiliz.
IMG_8264

Bu arada biraz da okulumdan ve yurdumdan bahsetmek istiyorum. Nottingham Üniversitesi’nin üç kampüsü var. Benim yurduma daha yakın olan University Park Kampüsü, içinde sincapların, kazların gezdiği kocaman, yemyeşil bir cennet.IMG_8159

IMG_8153

Bölümümün olduğu Jubilee Kampüsü ise Kraliçe tarafından 1999 yılında açılan daha modern yapıların bulunduğu küçük bir kampüs.
IMG_8097

IMG_8382

Ben burs konularını netleştirene kadar Jubilee yakınındaki tüm yurtlar dolduğu için bölüme yaklaşık yarım saatte gidebileceğim bir yerde kalıyorum. Burası 2.000 öğrencinin konakladığı kocaman bir yer.
IMG_8299

Odam stüdyo daire, içinde mutfağı ve banyosu var. Tertemiz, şirin ve sıcacık. Hani dışarından eve gelince “ohh be dünya varmış” der ya insan, işte o hissi veriyor.IMG_8307

En güzeli de penceremden gördüğüm manzara. Her sabah böyle bir manzaraya uyanmak, mevsimlerin geçişini penceremden izleyebilmek, şu anda bu görüntüye bakarak bu satırları yazabilmek beni çok mutlu ediyor.
IMG_8302

Yurttaki karşı komşum ise İzmir’den Beril. Tanışmamız öyle ilginç oldu ki. Okulu etiketleyerek paylaştığım resmi okul kendi sayfasında paylaşmış, Beril de beni görünce sayfama girip bloğumu okumuş. Sonrasında bana yazdı ve yazışmalarımız sonucunda aynı yurtta karşılıklı komşu olduğumuzu öğrendik. İkimiz de buna çok sevindik. Türk kahvelerimizi yudumlarken keyfimizi resimden görebilirsiniz.
IMG_8282

Bu arada bugün okulun ilk günüydü. Bölüm konusundaki izlenimlerimi daha sonra yazacağım. Şimdilik yorum yapmak için biraz erken. Söyleyebileceğim tek şey sınıfın en az yarısının Hintli olduğu. Diğer insanlar da Endonezya, Nijerya, Zimbabve, Çin ve Ekvador gibi ülkelerden. Beril’in sınıfındakiler de buna benzermiş. Diyoruz ki bu İngilizler nerede? Okumuyorlar mı, okuyorlarsa nerede okuyorlar?

Yine de şimdilik her şey iyi gidiyor çok şükür. Bu blog da benim için hem bir günlük hem de sizlerle buluşma yeri oldu. Şimdilik bu kadar, tekrar görüşelim olur mu?

Come On Arsenal!

Bu seferki İngiltere’ye geliş amacımız Arsenal maçını stadyumda canlı canlı izlemek. Bir maç için taa oralara gidilir mi demeyin. Bu konu Sarper’in yıllardır dilinde olan ve her hafta sonu evde izlediği premier lig maçları sayesinde gündemimizden bir türlü düşmeyen bir konuydu. Önceki gelişimizde maçın başlama saati ile uçaktan iniş saatimiz çok yakın olduğu için risk almak istememiştik. Malum İngiltere vizesi pahalı, vizemizin süresi dolmadan maç izlemek için bir kez daha gelmeye karar verdik.

Aslına bakarsanız benim ne futbolla ne de premier ligle alakam var. Bugüne kadar stadyumda hiç futbol maçı izlemişliğim de olmadı. Evdeki ortamdan kulağıma çalındığı için sadece premier lig takımlarının isimlerini, oyunculardan ise bir tek Mesut Özil’i biliyorum. Hal böyle olunca Sarper “sıkılırım diyorsan gelme, ya da ben maçtayken sen dışarıda istediğin yerleri gez” demiş olsa da böyle bir fırsatı kaçırır mıyım hiç? Benim için yeni bir macera, farklı bir deneyim olsun yeter ki, her yere koşa koşa giderim. İyi ki de gelmişim.

Bu sefer daha ekonomik olsun diye Heathrow Havaalanı yerine Stansted’e indik. Pegasus’un Stansted Havaalanı’na her gün uçuşu var, gerçekten oldukça uyguna geliyor. Tek dezavantajı şehre metro yerine otobüsle gidiyorsunuz. Böyle olunca Heathrow’dan 1 saat süren yolculuk uzuyor ve eğer trafiğin yoğun olduğu bir saate denk gelirseniz trafikte harcadığınız zaman da üzerine ekleniyor. Biz yaklaşık 2 saatte otelimize vardık. Bu seferki otelimiz Troy Otel. Yeri oldukça merkezi, metroya 5 dakika.

Otele vardığımızda Arsenal-Burnley maçına giriş kartlarımız bizi bekliyordu. Maça gitmeye karar verdikten sonra lig fikstürünü incelemiş ve bizim vize tarihlerimiz içinde kalan Arsenal-Burnley maçını gözümüze kestirmiştik. Arsenal’in internet sitesi üzerinden bilet alınabilmesi için kulüp kartı sahibi olunması gerekiyor. Tek bir maç izlemek için ise kulüp kartı çıkarmak gereksiz maliyetli oluyor. O yüzden biletlerimizi aracı bir site üzerinden alarak, kale arkasındaki blok 23’teki yerimiz için kişi başı 125£ ödedik.

img_1007

Maç ertesi gün olduğu için eşyalarımızı otele bırakıp ilk günü Londra sokaklarında geçiriyoruz. Piccadilly Circus, Trafalgar Square, kitapçılar ve Primark her zamanki mekanlarımız. Bu sefer bir de Whittard adında çay ve kahvelerin satıldığı küçük dükkanları keşfediyoruz. Dikkatli bakacak olursanız şehirde birçok yerde gözünüze çarpacaktır. İçinde çeşit çeşit çaylar, kahveler, sıcak çikolatalar ve bisküviler var. Sunumları da o kadar şık ki. Tadımlık ikramları ve bazılarının içinde de küçücük kafeleri var. Ben en çok sıcak çikolatalarını sevdim. Portakallı, çilekli, ahududulu, karamelli, kırmızı biberli neredeyse 20 çeşit sıcak çikolatası var. İçindeki kakao o kadar yoğun ve lezzetli ki. Ben bir kutu tuzlu karamelli sıcak çikolata aldım ve dönünce diğer çeşitlerinden de almadığıma pişman oldum.

Geldik maç gününe. Maçımız saat 14:30’da başlayacak. Öncesinde geçen sefer kapalı olduğu için içeri giremediğimiz St. Paul Katedrali’ne gidiyoruz. Lady Diana’nın evlendiği ve kraliyet ailesinin birçok önemli gününe ev sahipliği yapan kiliseyi günlerden Pazar olduğu için ücretsiz gezebiliyoruz. Biz içerideyken Pazar ayini de başlıyor. Yerlerimizi alıp birkaç ilahi dinliyoruz.img_2349

Sonrasında Emirates Stadyumu’na doğru yola çıkıyoruz. Aman Allah’ım ortalık ana baba günü. Sokaklarda insanlar sel olmuş akıyor. Maça girmeden önce mağazadan bir atkı alalım diyoruz. Mağazada öyle bir kuyruk var ki sormayın. Ama sıra sıra kasalar sayesinde kuyruğun ne kadar hızlı ilerlediğine şaşırıyoruz. O güruhu, koşuşturmayı görünce erkek dünyası ne değişik diye düşünüyorum. Topun peşinde koşan adamlar, delice onları destekleyen taraftarlar, maçlara, formalara, iddialara akıtılan paralar.. Ama herkes o kadar mutlu ve heyecanlı ki, ben de akışa bırakıyorum kendimi.

Sonra kapılara doğru yürüyoruz. Üst baş, çanta araması sonrası biraz endişeli bir şekilde kartlarımızı okutup içeri giriyoruz. Ohh be!! Hiçbir soruyla veya sorunla karşılaşmıyoruz. Sahaya girmeden iç kısımdaki kafelerde herkes birşeyler atıştırıp biralarını içiyor. Amcalar, teyzeler, küçücük çocuklar, ortam tam bir karnaval havası. Yerimizin olduğu kapıyı bulup sahaya giriyoruz. İçeriye adımımı atmamla gördüğüm tablo karşısında öyle bir heyecanlanıyorum ki anlatamam. Öyle bir atmosfer var ki sanki büyüleniyorum, ilk defa stadyumda bir maç izlediğim için mi böyle hissediyorum yoksa burası mı böyle hissettiriyor bilmiyorum. Ömrümde hiç bu kadar büyük bir yerde bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Heyecanla yerimizi buluyoruz. Koltuklar yumuşacık, Sarper’in Türkiye’deki tecrübesine dayanarak altımıza sermek için getirdiğimiz gazete kağıtlarına gerek kalmıyor.
img_2404

Oyuncuların isimleri birer birer anons ediliyor ve alkışlar içinde sahaya çıkıyorlar. Bizim Arsenal diye telaffuz ettiğimiz takım onlar için “Aasınıl”. Hepsi aynı anda “Where are we? Where are we?” diye bağırıp, “Come On Aasınıl!!” diye devam ediyorlar. Birkaç heyecanlı gol pozisyonuna rağmen ilk yarı 0-0 bitiyor.
arsenal

İnşallah maç bitmeden bir gol görürüz diye düşünürken Arsenal’in 59. dakikada attığı golle tribünler bir anda bayram yerine dönüyor. Derken Arsenal’li bir oyuncuya verilen kırmızı kart ve 90+3’te Burnley’in attığı penaltıyla maç 1-1 oluyor. Herkes üzgün ve ümitsiz. Sonra o da ne? 90+8’de bu sefer hakem Arsenal lehine penaltı noktasını gösteriyor. Herkes nefeslerini tutuyor ve 90+8’de attığı golle Arsenal 2-1 öne geçiyor. Bağırışlar, çağırışlar, kucaklaşmalar derken maç 2-1 bitiyor. Biz şaşkın, bir maçta tüm bu duyguları yaşamış olmaktan oldukça mutlu, ne kadar şanslı olduğumuzu düşünerek ayrılıyoruz stadyumdan.
img_2359

Ertesi gün İngiltere’de son günümüz. Buraya her gelişimizde Londra dışında başka güzergahları da ekliyoruz rotamıza. Geçen sefer gelişimizde Bath’ı çok beğenmiştik, bu sefer istikamet Nottingham! National Rail’in sitesinden aldığımız biletlerle St Pancras Tren İstasyonu’ndan trenimize biniyoruz. Bu arada istasyonun mimarisine, içindeki mağazalara ve kafelere bayılıyorum.
st-pancras

1 saat 45 dakikalık yolculuktan sonra Nottingham’a varıyoruz. Nottingham, Robin Hood’un memleketi, ayrıca ünlü Nottingham Forest futbol takımının da şehri.
img_2458

Nottingham’ın bir diğer özelliği ise tam bir öğrenci şehri olması. İki büyük üniversitesi ve 60.000’in üzerinde öğrenci nüfusu var. Sabahtan Nottingham Üniversitesi’nin kampüsünü geziyoruz, yemyeşil, etrafta kazlar, ördekler dolaşıyor. Öğleden sonra ise Nottingham Kalesi’ne çıkıp, şehri yukarıdan izliyoruz. Hava oldukça soğuk ve puslu.
img_2454

nottingham

Biraz gezip üşüyor, bir yerlere oturup sıcak bir şeyler içerek ısınıyor sonra tekrar sokaklarda buluyoruz kendimizi. Şehir küçücük, sevimli ama buz gibi.
img_2446

Çabucak geçen bir günün ardından akşam üzeri tekrar trenimize binip Londra’ya dönüyoruz. Oradan Stansted’e, sonra İstanbul’a, sonra da Ankara’ya. Evimize vardığımızda günlerin yorgunluğu ve soğuğundan o kadar perişan olmuşum ki yüzümde gülümseme üzerime yorganı çekip uyuyorum, uyuyorum ve uyuyorum..