Birleşik Krallığın Londra ve Edinburgh’tan sonra en çok ziyaret edilen üçüncü şehri Manchester’dan merhaba! Sınıftan birkaç kişi trene atlayıp hem okul turu için vize başvurusu yapmaya hem de şehri görmeye geldik. Güne tren yolculuğuyla başlamak benim için zaten anlatılamaz bir mutluluk, şehir de hoşumuza gidince oldukça keyifli bir gün geçirmiş olduk.
Manchester Piccadilly Tren İstasyonu’nda şehre ilk adımımızı attık. Manchester, sanayi devrimin doğduğu yer olarak biliniyor. Şehir, bilim, sanat, müzik, spor gibi birçok alanda başarıları ile tanınıyor. Aynı zamanda atomun ilk parçalandığı ve dünyadaki demir yolunun ilk kurulduğu yermiş.
Şehir bizi değişik köprüleri, kiremit rengi binaları ve sapsarı tramvaylarıyla karşıladı.

İlk durağımız yürüme mesafesindeki Market Street’ti. Burası şehrin ünlü alışveriş caddelerinden biri. Yolda kurulu ufak bir pazardan geçip merkez sokaklarda gezindik. Şehir merkezi gerçekten büyük ve hafta içi olmasına rağmen kalabalıktı.


Manchester Katedrali’nin girişinin ücretsiz olduğunu öğrenince buraya da uğradık. Öğrenci bütçemle kiliselere ve katedrallere para vermekten yorulduğumdan daha önceki yazımda bahsetmiştim.
Kilisenin kulesinde restorasyon, içerisinde de akşam yapılacak bir organizasyonun hazırlığı vardı.

Araya vize başvurumuzu sıkıştırıp, otobüse binip Manchester United’ın stadyumunda soluğu aldık. Bu arada şehrin Premier Lig’de oynayan iki takımı var: Manchester United ve Manchester City. Şehre gelmişken yapılacak aktivitelerin en başında da bu takımların stadyumlarını gezmek geçiyor. Biz de geleneği bozmayıp birini gezelim diye düşündük. Ama sorun şu ki, şehir resmen hangi stadyumun gezilmesi gerektiğine dair ikiye bölünmüş durumda.
İnsanların bir kısmı Manchester United’ın köklü bir tarihi olduğu için Old Trafford Stadyumu’nu görmenin daha anlamlı olduğundan; diğer kısmı ise Manchester City’ye ait Etihad Stadyumu’nun daha gösterişli olduğundan bahsediyorlar.
Biz ekipçe oyumuzu Manchester United’dan yana kullanarak yaklaşık 1,5 saat süren stadyum turuna katıldık. Tura başlamadan önce takımın müzesini gezme şansınız da var. Bana kupalarla dolu gelen bu alan, takımın tarihinin anlatıldığı ve eminim ki fanatiklerin çok hoşuna gideceği bir bölüm.
Sonrasında tura başladık. Stadyuma bir girdik ki, o yeşil ile kırmızının canlılığını ve güzelliğini fotoğraflarla anlatmak inanın çok zor. Takımın takma adı da “the Red Devils” yani “Kırmızı Şeytanlar”mış.
Rehber uzun uzun sahanın malzemesinin %97’sinin çimen olduğundan, bakımının ne kadar maliyetli olduğundan ve tasarımından bahsetti. Daha sonra maçların bitiminde yapılan basın açıklaması salonuna gittik. Burada bazen futbolcu sözleşmeleri de imzalanıyormuş.
Turun en güzel yanlarından biri de oyuncuların soyunma odasını görmek oldu. Ronaldo sürekli aynada kendine baktığı için odadaki aynanın ismi Ronaldo aynasıymış.


Turun bitiminde bizi iki takıma ayırıp anonslar eşliğinde futbolcuların çıktıkları yerden sahaya çıkarttılar. O yüksek ses eşliğinde ısınma hareketleriyle hep birlikte sahaya koştuk. Bu kısma bayıldım, acayip heyecanlıydı. Ünlü bir futbolcu olmak inanılmaz güzel bir duygu olmalı.
Sonrasında fotoğraf çekimleri ve hediyelik eşya mağazasında alışverişler derken turu bitirdik. Futbolla hiç ilgisi olmayan birkaç kişi olarak hepimiz turdan çok memnun kaldık. Kesinlikle tavsiye ederim.
Akşamüzeri Salford Quay denilen rıhtıma indik. Buradaki köprülerin ve binaların mimarileri gerçekten ilginçti. Hava kapalı olmasına rağmen ortam çok güzel gözüküyordu. Birleşik Krallığın en büyük BBC merkezi de buradaymış. Dilerseniz turla stüdyolar gezilebiliyor.



Akşam yemeğimizi burada yiyip tekrar şehir merkezine indik. Trenimizin kalkmasına birkaç saat daha vardı. Şehrin gece hayatı çok ünlü, şehrin ekonomisinde de büyük bir katkısı varmış. Sokaklarda gezinirken aramızdaki gece hayatları konusundaki en uzman kişi burada güzel yerlerin kokusunu alıyorum, şu tarafa dönelim, sonra şuraya gidelim diyerek bizi bir sokağa çıkarttı. Tamamen tesadüf bir şekilde kendimizi Canal Street’te bulduk, meğerse burası Manchester’ın gey mahallesiymiş. Hepimiz arkadaşın koku alma yeteneğine çok güldük.
Cadde boyunca bir sürü bar vardı ve her yer rengarenk gök kuşağı ışıkları, LGBT bayraklarıyla doluydu. Henüz gece tam başlamamış olsa da hayatın burada oldukça renkli aktığı belliydi.
Rastgele bir yere oturup bir şeyler içtik. Neyse ki barlara herkes girebiliyor. Benim için oldukça ilginç bir tecrübe oldu.

Tren vakti gelince mecburen istasyona doğru yola koyulduk. Hızlıca geçen keyifli bir günün ardından metropollerin de istenirse güzel bir şekilde tasarlanıp insana mutluluk verebileceğine şahit oldum.