Bu seferki İngiltere’ye geliş amacımız Arsenal maçını stadyumda canlı canlı izlemek. Bir maç için taa oralara gidilir mi demeyin. Bu konu Sarper’in yıllardır dilinde olan ve her hafta sonu evde izlediği premier lig maçları sayesinde gündemimizden bir türlü düşmeyen bir konuydu. Önceki gelişimizde maçın başlama saati ile uçaktan iniş saatimiz çok yakın olduğu için risk almak istememiştik. Malum İngiltere vizesi pahalı, vizemizin süresi dolmadan maç izlemek için bir kez daha gelmeye karar verdik.
Aslına bakarsanız benim ne futbolla ne de premier ligle alakam var. Bugüne kadar stadyumda hiç futbol maçı izlemişliğim de olmadı. Evdeki ortamdan kulağıma çalındığı için sadece premier lig takımlarının isimlerini, oyunculardan ise bir tek Mesut Özil’i biliyorum. Hal böyle olunca Sarper “sıkılırım diyorsan gelme, ya da ben maçtayken sen dışarıda istediğin yerleri gez” demiş olsa da böyle bir fırsatı kaçırır mıyım hiç? Benim için yeni bir macera, farklı bir deneyim olsun yeter ki, her yere koşa koşa giderim. İyi ki de gelmişim.
Bu sefer daha ekonomik olsun diye Heathrow Havaalanı yerine Stansted’e indik. Pegasus’un Stansted Havaalanı’na her gün uçuşu var, gerçekten oldukça uyguna geliyor. Tek dezavantajı şehre metro yerine otobüsle gidiyorsunuz. Böyle olunca Heathrow’dan 1 saat süren yolculuk uzuyor ve eğer trafiğin yoğun olduğu bir saate denk gelirseniz trafikte harcadığınız zaman da üzerine ekleniyor. Biz yaklaşık 2 saatte otelimize vardık. Bu seferki otelimiz Troy Otel. Yeri oldukça merkezi, metroya 5 dakika.
Otele vardığımızda Arsenal-Burnley maçına giriş kartlarımız bizi bekliyordu. Maça gitmeye karar verdikten sonra lig fikstürünü incelemiş ve bizim vize tarihlerimiz içinde kalan Arsenal-Burnley maçını gözümüze kestirmiştik. Arsenal’in internet sitesi üzerinden bilet alınabilmesi için kulüp kartı sahibi olunması gerekiyor. Tek bir maç izlemek için ise kulüp kartı çıkarmak gereksiz maliyetli oluyor. O yüzden biletlerimizi aracı bir site üzerinden alarak, kale arkasındaki blok 23’teki yerimiz için kişi başı 125£ ödedik.

Maç ertesi gün olduğu için eşyalarımızı otele bırakıp ilk günü Londra sokaklarında geçiriyoruz. Piccadilly Circus, Trafalgar Square, kitapçılar ve Primark her zamanki mekanlarımız. Bu sefer bir de Whittard adında çay ve kahvelerin satıldığı küçük dükkanları keşfediyoruz. Dikkatli bakacak olursanız şehirde birçok yerde gözünüze çarpacaktır. İçinde çeşit çeşit çaylar, kahveler, sıcak çikolatalar ve bisküviler var. Sunumları da o kadar şık ki. Tadımlık ikramları ve bazılarının içinde de küçücük kafeleri var. Ben en çok sıcak çikolatalarını sevdim. Portakallı, çilekli, ahududulu, karamelli, kırmızı biberli neredeyse 20 çeşit sıcak çikolatası var. İçindeki kakao o kadar yoğun ve lezzetli ki. Ben bir kutu tuzlu karamelli sıcak çikolata aldım ve dönünce diğer çeşitlerinden de almadığıma pişman oldum.
Geldik maç gününe. Maçımız saat 14:30’da başlayacak. Öncesinde geçen sefer kapalı olduğu için içeri giremediğimiz St. Paul Katedrali’ne gidiyoruz. Lady Diana’nın evlendiği ve kraliyet ailesinin birçok önemli gününe ev sahipliği yapan kiliseyi günlerden Pazar olduğu için ücretsiz gezebiliyoruz. Biz içerideyken Pazar ayini de başlıyor. Yerlerimizi alıp birkaç ilahi dinliyoruz.
Sonrasında Emirates Stadyumu’na doğru yola çıkıyoruz. Aman Allah’ım ortalık ana baba günü. Sokaklarda insanlar sel olmuş akıyor. Maça girmeden önce mağazadan bir atkı alalım diyoruz. Mağazada öyle bir kuyruk var ki sormayın. Ama sıra sıra kasalar sayesinde kuyruğun ne kadar hızlı ilerlediğine şaşırıyoruz. O güruhu, koşuşturmayı görünce erkek dünyası ne değişik diye düşünüyorum. Topun peşinde koşan adamlar, delice onları destekleyen taraftarlar, maçlara, formalara, iddialara akıtılan paralar.. Ama herkes o kadar mutlu ve heyecanlı ki, ben de akışa bırakıyorum kendimi.
Sonra kapılara doğru yürüyoruz. Üst baş, çanta araması sonrası biraz endişeli bir şekilde kartlarımızı okutup içeri giriyoruz. Ohh be!! Hiçbir soruyla veya sorunla karşılaşmıyoruz. Sahaya girmeden iç kısımdaki kafelerde herkes birşeyler atıştırıp biralarını içiyor. Amcalar, teyzeler, küçücük çocuklar, ortam tam bir karnaval havası. Yerimizin olduğu kapıyı bulup sahaya giriyoruz. İçeriye adımımı atmamla gördüğüm tablo karşısında öyle bir heyecanlanıyorum ki anlatamam. Öyle bir atmosfer var ki sanki büyüleniyorum, ilk defa stadyumda bir maç izlediğim için mi böyle hissediyorum yoksa burası mı böyle hissettiriyor bilmiyorum. Ömrümde hiç bu kadar büyük bir yerde bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Heyecanla yerimizi buluyoruz. Koltuklar yumuşacık, Sarper’in Türkiye’deki tecrübesine dayanarak altımıza sermek için getirdiğimiz gazete kağıtlarına gerek kalmıyor.

Oyuncuların isimleri birer birer anons ediliyor ve alkışlar içinde sahaya çıkıyorlar. Bizim Arsenal diye telaffuz ettiğimiz takım onlar için “Aasınıl”. Hepsi aynı anda “Where are we? Where are we?” diye bağırıp, “Come On Aasınıl!!” diye devam ediyorlar. Birkaç heyecanlı gol pozisyonuna rağmen ilk yarı 0-0 bitiyor.

İnşallah maç bitmeden bir gol görürüz diye düşünürken Arsenal’in 59. dakikada attığı golle tribünler bir anda bayram yerine dönüyor. Derken Arsenal’li bir oyuncuya verilen kırmızı kart ve 90+3’te Burnley’in attığı penaltıyla maç 1-1 oluyor. Herkes üzgün ve ümitsiz. Sonra o da ne? 90+8’de bu sefer hakem Arsenal lehine penaltı noktasını gösteriyor. Herkes nefeslerini tutuyor ve 90+8’de attığı golle Arsenal 2-1 öne geçiyor. Bağırışlar, çağırışlar, kucaklaşmalar derken maç 2-1 bitiyor. Biz şaşkın, bir maçta tüm bu duyguları yaşamış olmaktan oldukça mutlu, ne kadar şanslı olduğumuzu düşünerek ayrılıyoruz stadyumdan.

Ertesi gün İngiltere’de son günümüz. Buraya her gelişimizde Londra dışında başka güzergahları da ekliyoruz rotamıza. Geçen sefer gelişimizde Bath’ı çok beğenmiştik, bu sefer istikamet Nottingham! National Rail’in sitesinden aldığımız biletlerle St Pancras Tren İstasyonu’ndan trenimize biniyoruz. Bu arada istasyonun mimarisine, içindeki mağazalara ve kafelere bayılıyorum.

1 saat 45 dakikalık yolculuktan sonra Nottingham’a varıyoruz. Nottingham, Robin Hood’un memleketi, ayrıca ünlü Nottingham Forest futbol takımının da şehri.

Nottingham’ın bir diğer özelliği ise tam bir öğrenci şehri olması. İki büyük üniversitesi ve 60.000’in üzerinde öğrenci nüfusu var. Sabahtan Nottingham Üniversitesi’nin kampüsünü geziyoruz, yemyeşil, etrafta kazlar, ördekler dolaşıyor. Öğleden sonra ise Nottingham Kalesi’ne çıkıp, şehri yukarıdan izliyoruz. Hava oldukça soğuk ve puslu.


Biraz gezip üşüyor, bir yerlere oturup sıcak bir şeyler içerek ısınıyor sonra tekrar sokaklarda buluyoruz kendimizi. Şehir küçücük, sevimli ama buz gibi.

Çabucak geçen bir günün ardından akşam üzeri tekrar trenimize binip Londra’ya dönüyoruz. Oradan Stansted’e, sonra İstanbul’a, sonra da Ankara’ya. Evimize vardığımızda günlerin yorgunluğu ve soğuğundan o kadar perişan olmuşum ki yüzümde gülümseme üzerime yorganı çekip uyuyorum, uyuyorum ve uyuyorum..










