Amsterdam’da bugünkü duraklarımız Heineken Bira Fabrikası, Vondelpark ve Anne Frank’ın evi. Şehir küçücük zaten isterseniz her yerden her yere rahatlıkla yürüyebilirsiniz. Yine de gezmeye daha çok vakit kalsın diye biniyoruz tramvayımıza.
Fabrikanın giriş ücreti 18€. Bira fabrikası gezmek, biranın yapım aşamalarını öğrenmek çok da ilgi alanıma girmiyor açıkçası ama Amsterdam’da yapılacakları araştırdığınızda her yerde karşınıza burası çıkıyor. Vardır bir nedeni diyerek başlıyoruz gezmeye. Artık üretim yapılmayan fabrikada, Heineken 1867 yılında ilk üretimine başlamış. Arpa ve suyun karıştırıldığı kazanlar, biraya tadını veren şerbetçiotunun eklenmesi ve en sonunda mayalanıp 28 günde içmeye hazır hale gelmesi. Tüm olay bu aslında ama içeride öyle bir dünya yaratmışlar ki bir cümleyle anlattığım şeyi 2 saat boyunca türlü türlü aktivitelerle sunuyorlar size. Örneğin karanlık bir odada 3 eksende hareket eden bir platforma çıkıyorsunuz, karşınızda biranın yapılışını izlerken üzerinize su geliyor, bira karıştırılırken sizi de sallıyorlar. Pişirme aşamasında siz de ısınıyorsunuz vs vs. En sonunda da şişelenip arabalara konuluyorsunuz.

Sonra sanal olarak bira musluğundan bardaklara köpürtmeden bira koymaya çalışıyorsunuz, performansınıza bağlı olarak ekranda ne kadar başarılı bir barmen olduğunuz yazıyor. Başka bir yerde bisikletlere binerek sanal olarak tüm şehre bira dağıtıyorsunuz, videonuzu çekip size mail atıyorlar. Buna benzer başka bir sürü şey. Aslında düşününce hepsi saçma sapan şeyler ama eğlendiriyor işte bir şekilde, zamanınızı keyifli bir şekilde geçiriyorsunuz. Hem markayı beyninize kazıyorlar hem de giriş ücreti, üzerine istediğinizi yazabildiğiniz bira şişeleri, hediyelik eşyalar derken iyi de para kazanıyorlar. Şu pazarlama sistemini bizim ülkede bir türlü oturtamadık. Helal olsun adamlara, ne diyelim.


Sonrasında Vondelpark’ın çimenlerinde uzanıp, kendimizden geçiyoruz. Neyse ki şansımıza hava biraz daha sıcak. Kuş cıvıltıları içinde bisikletlileri, hayvanları, rengarenk dünyayı izleyerek anı genişletiyoruz.

Bir sonraki durağımız Anne Frank’ın evi. Bilmeyenler için Anne Frank Yahudi asıllı Alman bir kız. Ailesiyle Almanya’daki Nazi yönetiminden kaçarak Amsterdam’a yerleşiyorlar. Daha sonra Nazi hareketi Hollanda’ya da sıçrayınca toplama kamplarına gitmemek için babasının ofisinin olduğu binanın arka kısmında saklanmaya başlıyorlar. Anne o zaman 13 yaşında. Onlarla saklanan başka bir aile ve bir de tanıdıkları var. Anne o evde saklandığı 2 yıl boyunca günlük tutuyor ve savaşın bitimine çok az bir süre kala bir ihbar üzerine evdekiler bulunuyorlar. Saklanan 8 kişinin hepsi toplama kamplarına götürülüyorlar ve aralarından sadece Anne’nin babası sağ çıkıyor. Babası savaşın bitiminde Anne’nin yazdıklarını bastırıyor.
Buraya gelmeden kısa bir süre önce Anne’nin günlüğünü okumuştum. Yaklaşık 2 saat boyunca sıra bekleyip, saklandığı evin içini gözlerimle görünce üzerimde yarattığı etki iyice arttı. Dünyanın en güzel yerlerinden birinde olan, kanal manzaralı bu evde 2 sene boyunca saklanmak, camdan bile bakamamak, ofiste başka çalışanlar olduğu için gündüzleri sessizce konuşmak, sifonu bile çekememek, hareket etmemeye çalışmak, her zilin çalışında heyecanlanmak, korkmak, korkmak, korkmak.. Ama yine de ümit etmek, gelecek için hayaller kurmak, bir şeylere tutunmaya çalışmak, okumak, yazmak ve beklemek.. Ve en sonunda Almanların seni bulması, ailenden ayırıp 15 yaşındaki minicik kalbinle bir toplama kampına götürmesi, çekilen onca çile, kurulan onca hayalden sonra orada savaşın bitimine çok az bir süre kala tifüsten ölmek. Hepsi çok çok acı.


Ama beni en çok üzen ne biliyor musunuz? Yıllar önce bunlar yaşandı ve neyse ki bitti diyememek. Dünyanın başka yerlerinde başka şekillerde her gün aynı zulmün devam ettiğini görmek. Ve hiçbir şey yapamamak, sadece izlemek, yokmuş gibi davranmak, yaşamaya devam etmek..


