Lavanta Kokulu Köy

Fransa Provence’daki lavanta tarlalarının fotoğrafını ilk kez nerede ne zaman gördüm hatırlamıyorum ama yıllardır hep aklıma geldikçe hayalimde o tarlaların içinde gezindim durdum. Ben Provence’a gidemeden zamanında bir Fransız’ın Türkiye’ye getirip diktiği lavantalar büyüyüp çoğaldılar ve son yıllarda da oldukça popüler oldular. “Yanı başımıza böyle bir güzellik gelmiş kaçırmak olur mu hiç?” diyerek hafta sonu için bir tur ayarladım.

Burada en kritik nokta zamanlama. Lavantalar Haziran ayının sonuna doğru morarmaya başlayıp Temmuz ayının sonu, Ağustos ayının başı gibi hasat ediliyorlar. O yüzden yılın sadece birkaç haftası ziyaret edilebiliyorlar. Zaman az olunca da turlar erkenden doluyor. Tabi illa turla gitmek şart değil ama fiyatı ve programı aklımıza yattığı için biz turla gitmeyi tercih ettik. Tempo Tur’un kişi başı 345 TL olan bir gece konaklamalı Lavanta Vadisi Turu’ndan satın aldık.

Otobüs gece 12’de Ankara’dan yola çıktı ve sabah uyku mahmurluğuyla gözümüzü Isparta’nın Kuyucak Köyü’ndeki lavanta tarlalarında açtık. Otobüsten indiğimiz anda burnumuza gelen o kokuyu sizlere nasıl anlatabilirim bilmiyorum… Gece yağmur yağmış, hava serinlemiş, ortalık mis gibi kokmuştu. Rehberimiz ellerimize birer sandviç tutuşturup, bardaklarımızdaki sıcak sulara iki parça lavanta atarak kendimize gelmemizi sağladı. Sonra tarlanın sahibi Ziya Amca başladı anlatmaya.

Gittiğimiz tarla 20 yıllıkmış. Lavantanın bakımı buğday ve arpaya göre oldukça kolaymış. Arsız bir bitki olduğu için çoğalması da hızlıymış. Türkiye’nin toplam lavanta üretiminin %93’ü bu bölgeden sağlanıyormuş. Lavantalar sayesinde bugüne kadar hiç ekonomik sıkıntı çekmemişler ve hallerinden oldukça memnunlarmış. Ne kadar güzel değil mi? Burada birkaç fotoğraf çektirip lavantaların daha mor olduğu yükseklere doğru çıktık.IMG_6549

İşin en eğlenceli kısmı da bizi bir traktörün arkasına bindirmeleri oldu, bozuk yollarda tıngır mıngır gitmek çok hoşumuza gitti.IMG_6601

Yükseklerde lavantaların boyları daha kısa olsa da renkleri gerçekten çok daha güzeldi. Fark ettiyseniz burada ekimler öbek öbek yapılıyor, böylece lavantaları toplaması daha kolay oluyormuş. Provance’da ise lavantalar sıra sıra dikiliyor o yüzden daha sık ve dolu dolu gözüküyorlar.IMG_6577

Bu arada o kadar şanslıyım ki turumuzdaki bir kadın yanıma gelerek başka birinin şapkasını bana takıp fotoğraflarımı çekmek istediğini söyledi. Nesrin Armağan’ın makinesinden çıkan pozun ve renklerin güzelliğine bakar mısınız?Lavanta Vadisi

Yukarılarda kokunun ve manzaranın keyfini çıkarttıktan sonra tekrar traktörümüzle aşağıya inip otobüsümüze bindik. Sonrasında Kuyucak Köyü’nün merkezine gittik.IMG_6617

IMG_6618

Önce ufak bir dükkandan alışveriş yaptık. Lavantalı çeşit çeşit ürünler yapmışlar. Reçeller, losyonlar, kolonyalar, el kremleri, oda spreyleri vs. Yağının da oldukça faydalı olduğunu söylüyorlar.IMG_6606

IMG_6609

Turdaki herkes bir şeyler satın aldı, anlaşılan o ki lavantalar köylü için gerçekten güzel bir ekmek kapısı olmuş. Sonrasında kahvaltımızı yaptık ve üzerine lavantalı dondurmalarımızı yedik. Hiç unutmam yıllar önce İstanbul’da Leb-i Derya’da lavantalı bir somon yemiştim. Tadı öyle keskin gelmişti ki somona bu tadı hiç yakıştıramamıştım. Ama bu sefer dondurmayı beğendim, azıcık bir lavanta dondurmaya güzel bir aroma katmış.

Öğlene doğru Lavanta Kokulu Köy ile vedalaşıp herkesin satın aldıklarıyla lavanta kokulu otobüse dönüşen aracımıza bindik. Yani anlayacağınız Ankara’ya dönene kadar o koku bizi hep takip etti.

Bir sonraki durağımız Burdur Arkeoloji Müzesi’ydi. Yine şansımıza turumuza katılanlardan biri sanat tarihçisiydi ve bize müzeyi gezdirdi.IMG_6641

Meğerse buralar zamanında nasıl bir medeniyetin merkeziymiş. Eserler M.Ö. 7.000’den günümüze kadar gelmişler. Müzedeki Sagalassos Antik Kenti’ne ait buluntular oldukça etkileyiciydi. Tabi bir de hepsinin hikayesini bilen birinin ağzından dinleyince her şey daha anlamlı geldi.IMG_6635

Sonrasında Eğirdir Gölü’ne gittik. Yüzmek isteyenler göle girdiler. Benim için de ilk kez gölde yüzme deneyimi olacak derken göle girme ama yüzememe deneyimi oldu. Çünkü git Allah git göl bir türlü derinleşmedi. Çoluk, çocuk, çombalak derken ortam da biraz karışık geldi açıkçası. Birazcık ıslanıp çıktık.IMG_6644

Akşamüzeri Eğirdir’deki otelimize yerleşip, yemek saatine doğru turdakilerle tekrar buluştuk. Meğerse Eğirdir de Cittaslow tarafından dünyanın sakin şehirlerinden seçilmiş. Gerçekten de gölü, yeşil alanları ve sakin hayat akışıyla oldukça huzur veren bir enerjisi var. Güneş batmadan 1.300 metre rakımlı Akpınar Köyü’ne gidip Seyir Terası’ndan ilçeyi izleyerek çaylarımızı yudumladık.
IMG_6650

Sonrasında akşam yemeğimizi Yeşil Ada’da yedik. Tempo Tur diğer her konuda geçer not alsa da konaklama ve akşam yemeği konularında sınıfta kaldı maalesef. Güzelim adada göl kenarında yemek yemek varken bizi restoranın iç kısmında oturttular. Yine de ekip iyiydi de akşamımız güzel geçti. Turla gitmenin de böyle dezavantajları oluyor maalesef.

Ertesi gün ilk durağımız Kovada Gölü Milli Parkı’ydı. Yine Isparta’nın sınırları içinde olan bu parkın içindeki göl, Eğirdir Gölü’nün güney kısmının alüvyonlarla dolması sonucunda oluşmuş. Park o kadar büyük ki içinde çeşit çeşit memeli hayvanlar, kuşlar ve balıklar yaşıyormuş. Ben ortamını Yedigöller’e benzettim. Her mevsimde ayrı güzellikte olacağından hiç şüphem yok.IMG_6664

IMG_6670

Daha sonra Toros Dağları’nın eteğindeki Yazılı Kanyon Milli Parkı’na gittik. Buranın en önemli özelliği kanyonun yanından geçen 2.800 yıllık yolun zamanında Roma halkı tarafından kullanılması ve duvarlarında antik dönemlere ait çeşitli yazıtlar bulunması. İsmini de bu yazıtlardan alıyor zaten.IMG_6684

Aşağıdaki fotoğraftaki yazıt filozof Epiktetos’un anısına Yunanca yazılmış ve maalesef define bulma ümidiyle insanlar tarafından delik deşik edilmiş.IMG_6690

Üzerinde hür insan olmakla ilgili bir şiir yazılı. Şiirin ilk dizeleri şöyle başlıyor: “Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek: Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir.” Epiktetos köle olarak Roma’ya götürülmüş olsa da insanın mutluluğunun ya da mutsuzluğunun, yaşanılan durumlar hakkındaki kişisel görüşlerine bağlı olduğunu ve kendi elinde olduğunu savunmuş. Köleyken bile kendini hür hissedebilmek etkileyici bir düşünce şekli gerçekten.

Bu arada kanyonun o kadar güzel bir tabiatı vardı ki, bu yoldan sonuna kadar yürüyerek nehrin oluşturduğu gölete vardık. Gölete girilebiliyor ancak suyu oldukça soğuk. Turla gelmeseydik Türkiye’de böyle güzellikte bir yer olduğunu ne duymuştum ne de görmüştüm.IMG_6693

IMG_6686

IMG_6702

Son durağımızda da yakınlardaki bir alabalık çiftliğine gidip öğle yemeğimizi yedikten sonra Ankara’ya doğru yola çıktık. Yazınca bir kez daha fark ettim ki iki güne neler sığdırmışız neler. Bu arada yeri gelmişken, herkes bana o kadar yıllık izni nereden buluyorsun diyor. Daha bu seneki izinlerimin yarısını bile bitiremedim inanın. Sürekli geziyor gibi gözüksem de aslında kısa kısa kaçamaklarla hayatın tadını sonuna kadar çıkarmaya çalışıyorum. Her seferinde diyorum ki kendime “şimdi değilse ne zaman?”. Sizce de öyle değil mi?

Olympos, Gündüzü Cennet Gecesi Eziyet

Bu sene 19 Mayıs tatilimizi Olympos’ta geçirelim dedik. Yakın zamanda Sarper’in bir arkadaşı Kadir’in Ağaç Evleri’nde konaklamış, çok memnun kalmış ve bunun üzerine Sarper de aynı yerde ikimiz için 3 gecelik yer ayırtmıştı. Bazı arkadaşlarım Çıralı’da kalın, Olympos’tan memnun kalmayabilirsiniz dese de dediklerine pek fazla kulak asmayıp eşim kırk yılda bir bizim için tatil planı yapmış, müdahale etmeyim şimdi diye düşündüm. Hem olsa olsa ne kadar kötü olabilirdi ki?

Yola çıktığımızda şansımıza hava kapalı ve bol yağışlıydı. Sonraki günlerin de hava durumu pek parlak gözükmese de hafta sonuna doğru yağmur ihtimali azalıyordu. Kadir’in yerine geldiğimizde akşam geç bir saatti. Çehresi birazcık değişmiş olsa da ortamı görünce en son üniversitede gelerek ranzalı kalabalık bir odasında arkadaşlarımla kaldığım günleri özlemle hatırladım. Üzerinden ne çok yıl geçmiş, ne çok şey yaşanmış, dünya ne kadar değişmiş, ben ne kadar çok değişmiştim.

Neyse odamıza geçtik, her yeri ahşaptan otantik havasıyla başta fena gözükmedi gözüme. Oda kapısının çok zor açılıp kapanmasına takılmadım, banyosunun küçücük ve penceresiz olmasını da önemsemedim ama banyo kapısının kapanmaması çok hoşuma gitmedi. Yol yorgunu halimizle etrafı birazcık dolaşıp fazla oyalanmadan yatalım dedik. Allahtan uykum ağır da gece yanı başımızdaki Bull Bar’dan gelen sesleri pek duymadan uykuya daldım. Sabah uyandığımızda yağan yağmurla banyodan gelen kokular dayanılmaz bir hal almış, her tıkırtıya uyanan Sarper de seslerden hiç uyuyamamıştı. Yine de Ankara’da olmaktan iyidir diyerek banyo kapısına dahiyane bir çözüm geliştirip kendimizi dışarıya attık.
IMG_5051

Dışarıya çıktığımız anda dünyam değişti sanki. Gündüz gözüyle her yer o kadar güzel gözüküyordu ki. Yemyeşil dağın yamacında ağaçtan evler, mis kokan tertemiz bir hava, her yerde rengarenk çizim ve yazılar..
IMG_5017

IMG_5019

IMG_5024

Kahvaltımızı yapıp plaja doğru yürüdük, yolumuzun üzerinde çeşit çeşit ağaçlar, minicik civcivler, mis kokulu çiçekler.. Plaja giderken geçtiğimiz yüzyıllar öncesine ait antik kent, doğayla iç içe geçmiş bir tarih ve hava kapalı olduğu için kimseciklerin olmadığı bir kumsal.. Öyle sakinleştirici, öyle huzur verici bir ortam vardı ki..
IMG_5099

IMG_5040

IMG_5031

Boş plajın tadını çıkarıp yağmur yağmaya başlayınca tekrar merkeze doğru yürüyüp yol üzerinde bir yere sığındık. Ama yağmur öyle böyle değil adım atamayacak kadar yoğun yağıyordu. Biz de bu görüntü karşısında kahvelerimizi yudumlarken kitaplarımızı okuduk. Oldukça keyif vericiydi.

Akşamüzeri yağmur durduğunda Yanartaş Dağı’na çıkıp, bu müthiş doğa olayına şahitlik ettik. Dağda depremle oluşan çatlaklardan yeryüzüne sızan gazlar havanın oksijeniyle birleşerek alev alıyor. İnsanlardan sigara rica edip alevle yaktıktan sonra oturup manzaraya karşı tüttürdük. Ohh be yaşamak ne güzelmiş..
IMG_5056

Odamıza döndüğümüzde koku iyice çığırından çıkmıştı. Odamızı değiştirmelerini istedik yoksa başka bir yere gidecektik. Neyse ki banyo kapısı kapanabilen, daha geniş ve güzel bir oda verdiler. Akşam yemeğimizi yiyip yakılan ateş karşısında vakit geçirdikten sonra odamıza döndük.

Gece benim için yine çok sıkıntılı geçmedi. Tek problem odanın bayağı serin olmasına rağmen klimasının ısıtmamasıydı. Bir de bu sefer sağımızda, solumuzda ve üzerimizde başka odalar vardı. Ahşapların araları ayrık olunca en ufacık bir nefes alıp verme bile duyuluyordu. Gece bazı konuşmalara şahitlik etsem de yine de fosur fosur uyudum. Ama Sarper’i sormayın. Sabah oldu, Bull Bar’dan gelen tüm şarkılara ve her odada yaşananlara en ince ayrıntısına kadar hakimdi. İklim’le Eren ne yapmış, Nikola’yla sevgilisi kaçta gelmiş, Kürşat ve Hande’nin en özel anlarında neler olmuş hepsini teker teker anlattı. Onun için ne kadar sinir bozucu olmuş olsa da ben dinledikçe gülmekten öldüm tabi ki. Hiçbir ses duymadığım için şanslı mıyım şanssız mıyım tam karar veremedim.

Neyse ki odadan çıktığımız anda yine dünyamız değişti. Hava önceki günlere göre daha güneşli olduğu için vakit kaybetmeden plaja doğru yürüdük. Olympos tarafında şezlong ve şemsiye olmadığı için yürüyerek Çıralı Sahili’ne geçtik. Biraz uzanıp, iki satır bir şeyler okuyalım derken yine deli gibi yağmur bastırdı. Maşallah buranın yağmuru da yağmur hani. Mecburen yine içerideki restoranlara sığınıp birkaç saat bekledik.
IMG_5074

Güneş birazcık kendini gösterdiğinde arabamıza atlayıp Adrasan’a gittik. Mis gibi bir koy.. Sarper biraz yüzdü, ben kendimi hava durumunun en sıcak gösterdiği ertesi güne sakladım. Haritadan baktık, Gelidonya Feneri pek uzakta değil. Likya Yolu üzerindeki fenerin methini duymuştum, gelmişken fenere de uğrayalım diye düşündük.

Araba ile gidilen oldukça bozuk yollardan sonra 2 km.lik bir yürüyüş yolu var. Başladık yürümeye, ormanın içindeyiz, etrafta kimsecikler yok. Önümüzden hızlıca bir yılan geçmesin mi? Bacağımızda şortlar endişelendik. Sarper dönelim dedi. Ben dönmeyi hiç istemedim ama bir yandan da tırsıyorum, karşımıza hangi hayvanlar çıkacak, başımıza neler gelecek diye. Telefonla Likya Yolu’nu birkaç kez yürümüş bir arkadaşımı aradım. Dedim burası çok ıssız, yılanlar geçiyor önümüzden, tehlikeli mi ne dersin?  Sağ olsun bize cesaret verdi: “Yılanlar yağmurdan çıkmıştır, size bir şey yapmaz. Başka da hayvan yok oralarda. Sakın dönmeyin, mutlaka sonuna kadar gidin. Bayılacaksınız.”

Endişeli endişeli yolu yürüdük. Yolun oldukça dik yerleri de vardı. Ama sonunda ter içinde kalarak ulaştığımız manzara öyle büyüleyiciydi ki.. Dönmediğime, sonuna kadar yürüdüğüme öyle mutlu oldum ki.. Yukarıda burnuma rahmetli anneannemin evindeyken piknik yapmak için çıktığımız tepelerde aldığım kokular geldi. Kokularla küçüklüğüme döndüm.
IMG_5112

IMG_5119

Yukarıda diğer insanlarla da karşılaştık. Şaraplarını alıp gün batımını izlemeye gelmişler. Bizde ne fener var, ne de bacaklarımızı koruyacak pantolon. Hazırlıksız geldiğimiz için mecburen hava çok kararmadan dönüş yolunu tuttuk. Dönüş yolunda bir ağacın üzerinde Sarper’in fotoğrafını çekeyim derken hoop yanına biri atlayıp poz verdi.
IMG_5123

Meğer Ukraynalıymış. Likya Yolu’nu yürüyormuş. 3 arkadaş gelmişler, geçen sene 20 gün yürüdükleri yolu bu sene 40 güne çıkartmışlar. Sırtında çadır, yüzünde kocaman bir gülümseme. Diyor ki “Ukrayna’da biz Türkleri hep çok kötü olarak bilirdik. İnsanlar genelde seks için bizim ülkemize geliyorlar. Ama buraya geldiğimde gördüm ki insanlar müthiş, doğa müthiş, yemekler müthiş, ülke müthiş.” Dedim ki 40 gün nasıl vakit ayırdınız bu geziye? “Çalışmıyorum. Çalışmak insanı yaşlandırıyor, öldürüyor. Buraya da cebimdeki son paramla geldim. Meyvemi, kuruyemişlerimi yanımda getirdim. Çok fazla harcamamaya özen gösteriyorum. Dönünce bir şeyler yapacağım.” Vay arkadaş, biz şaşırıp kaldık tabi. Planlar, gelecek endişeleri, ömrümüzü tükettiğimiz günler hepsi teker teker gözlerimizin önünden geçti. Helal olsun diyerek vedalaştık. Onu öyle görünce Likya Yolu’nu listeme ekledim, bir gün ben de çıkacağım inşallah..

Kilometrelerce yürünen yollardan, görülen güzelliklerden yorgun bir halde kaldığımız yere döndük. Odaya bir girdik ki yerlerde bir sürü kocaman sülük. Yağmurdan sonra hepsi içeri doluşmuş. Aman Allah’ım Afrika’da kaldığım backpackerslar bile daha lükstü. Hayvanları peçeteyle tutup teker teker dışarı attık. Saat geç olmuş, başka yere gidecek dermanımız da yok, bu geceyi de geçirelim sabah erkenden yola çıkarız diye düşündük. Montlarımızı giyip, kapüşonlarımızı başımıza geçirip yattık. Tabi ki yine uyuyan taraf bendim. Sabah sinirler tepemizde denizdi, güneşti demeden alelacele güzel Ankara’mızdaki güzel evimize doğru yola çıktık.

Moralimiz bozuk bir şekilde dönüyorken yolda Phaselis tabelasını görünce birbirimize baktık. Şansımızı denemeye değerdi. 20’şer TL ödeyerek antik kentin içine girdik. Bu ne güzellik? Etrafta tarihi kalıntılar, tertemiz bir koy, sıcacık bir güneş. Neyse ki tüm negatif enerjimizi berrak sulara bırakarak yenilendik. Gelişen olaylarla kendimizi böylesine güzel bir yerde bulduğumuz için şanslı hissettik.
IMG_5131

Sonrasında tekrar dönüş yolu. Afyon’da mola, şehir merkezindeki İkbal Lokantası’nda yemek ve Öztaylan Yayla Şekerleme’den alınan müthiş kaymaklı lokumlar derken bol maceralı tatilimiz sona erdi. Bu kadar kısa zamanda bu kadar zıt duyguyu bir arada yaşamışlığım hiç olmamıştı. Aslında yaşanan abuk subuk olaylardan, hayal kırıklıklarından çok güzel hikayeler çıkabiliyor. Bu tatilin en güzel tarafı da bizde unutulmayacak hikayeler bırakması oldu.

Bir Bozcaada Güncesi

Bu yaz da tatilimizi Ayvalık yakınlarındaki Artur Tatil Sitesi’nde geçireceğiz. Bozcaada’ya gelmeden önce biraz Artur’u anlatmak istiyorum sizlere. Burası o kadar büyük bir yer ki Avrupa’nın ikinci büyük tatil sitesi olarak geçiyor. İçinde yok yok. 1.738 müstakil ev, farklı farklı koylar (martı, güvercinlik, tilki, gemi yatağı), her türlü sporu yapmak için uygun alanlar, restoranlar, kafeler, disko, hatta her akşam farklı bir film gösteriminin yapıldığı açık hava sineması bile.. Benim sitede en çok sevdiğim şeyse bembeyaz evler ve evlerin bahçelerindeki rengarenk çiçekler, türlü türlü meyve ağaçları.. Zeytin, erik, incir, elma, mandalina, armut, ayva, bir de benim favorim olan nar ağaçları.. Bu mevsimde henüz daha olgunlaşmamış olan yeşil narların güneş gören yerleri kıpkırmızı oluyor ya işte ona bayılıyorum. Birazcık fazla ışığın, sıcaklığın küçücük bir meyve üzerindeki kıpkırmızı etkisi..
57d6b-de2a060e-6d88-4c47-80dd-e34413d6f3d0

img_9005

Ankara’dan yaklaşık 8 saatlik süren araba yolculuğundan sonra buraya gelince ilk anda şaşırıyorum her seferinde. İnsanlar aynı anda farklı yerlerde ne kadar değişik hayatlar yaşıyorlar bu dünyada diye düşünüyorum. Ankara’yla Artur en uç iki örnek değil tabi ki ama onlar arasındaki fark bile o kadar büyük ki.. Kokuları bile bambaşka geliyor insana..

Burada tatil yapmanın bir diğer avantajı da çevresindeki birbirinden güzel yerler. Arabanıza atlayıp Edremit Körfezi’nden yukarılara doğru Kaz Dağları’nın eteğinden çıkmak isterseniz Çanakkale, Assos, Gelibolu, Bozcaada. Aşağıya doğru gitmek isterseniz, Cunda Adası, Foça, Alaçatı, Çeşme.. Ya da Ayvalık’tan da bir sürü yere giden günübirlik veya konaklamalı turları tercih edebilirsiniz.

Artur her ne kadar cennet gibi bir yer olsa da, iki hafta boyunca sahilde uzanıp denize girerek huzuru içimde hissetmek benim için imkansız biliyorum. O yüzden gelir gelmez hemen turları incelemeye başlıyorum. Günübirlik Bozcaada turu!! İşte tam aradığım şey. Meis Tur haftanın üç günü Bozcaada’ya tur düzenliyor, hem de ulaşım ve öğle yemeği dahil sadece 80 TL. Hemen arıyorum ve ertesi güne iki kişilik yerimizi ayırtıyorum.

Neden Bozcaada derseniz, Bozcaada’ya gitmek uzun süredir istediğim bir şeydi. Özellikle “Bi Küçük Eylül Meselesi” filmini de izledikten sonra kendimi o sokaklarda gezerken hayal ettiğim çok oldu. Daracık Rum sokaklarında yürüyorum, cumbalı rengarenk evlerden geçiyorum, kahvede Türk kahvemi içerek ada halkını izliyorum..

Sabah saat 7’de araç bizi Artur’dan alıyor ve doğruca Geyikli Feribot İskelesi’ne gidiyoruz. Geyikli’den Bozcaada’ya arabalı vapurla yarım saatte geçiyoruz. Bozcaada, Gökçeada ve Marmara Adası’ndan sonra ülkemizin üçüncü büyük adası. Eskiden bir Rum adası olan yerde artık o kadar az Rum kalmış ki, kilisenin papazı vefat ettikten sonra yeni bir papaz atamamışlar. Ayinler için yılda bir kez Gökçeada’nın papazı geliyormuş.
img_8895

Önce otobüsümüzle bir reçel ve şarap evine gidiyoruz. İsteyen reçel, isteyen şarap tadıyor. Burada 78 çeşit reçel var. Halkımız yemek konusunda oldukça yaratıcı gerçekten, daha önceden tatmadığım domates, kekik ve nar reçelini deniyorum. En çok nar reçeli hoşuma gidiyor.

Sonrasında Akvaryum Koyu’nu ziyaret edip, öğlene doğru Ayazma Plajı’na varıyoruz. Herkes buranın suyunun çok soğuk olduğundan bahsediyor. Plaja bir iniyoruz ki tıklım tıklım, ama yine de deniz o kadar temiz ki içinde balıklar yüzüyor. Sıcaktan pişmişim, zaman da çok yok zaten, üstümdekileri kumlara bırakıp atıyorum kendimi sulara. Ohhh mis gibi, deniz korktuğum kadar soğuk gelmiyor, son dakikaya kadar keyfini çıkartıyoruz.
img_8832

img_8843

Deniz keyfi sonrasında Ayazma Plajı’nın üst kısmındaki Vahit’in Yeri’nde öğle yemeği yiyoruz. Uzun süredir bu tatta bir balık yememiştim. Balığın tadına baktıktan sonra Ankara’da yediklerimiz başka bir canlı mı acaba diye düşünüyorum içimden.

Yemek sonrası rüzgar güllerine uğruyoruz. Burada 17 tane rüzgar gülü var ve kışın bir tanesi, yazın iki tanesi adanın tüm elektrik ihtiyacını karşılamaya yetiyormuş. Geri kalan enerji ise Çanakkale’ye gönderiliyor.
cdfc4-a2526ff1-36a0-4cc3-90f2-30cf19aa19ca

Sonrası Bozcaada sokakları ve serbest zaman.. İnsana mutluluk veren daracık mahalleler, yıllanmış ama büyüleyici konaklar, akşama hazırlık yapan küçücük restoranlar, sakız kokulu fırınlar, hediyelik eşya dükkanları vee zaman hemen akıp geçiyor. Heredot demiş ki “Tanrı Bozcaada’yı insanlar uzun ömürlü olsunlar diye yarattı”. Bir günde ömrüm uzuyor sanki burada, ruhum hafifliyor.
02fa7-38d94fa6-c69d-4b75-b67f-741b54d04f8d

306ab-6fdfb704-12c1-4a1b-9ecf-f22d4c9e6dc6

38b80-1eb60364-04b1-449d-b7b0-364d20b5fa3a

Meydandaki kocaman çınarın altında yer alan Çınaraltı Cafe’de Türk kahvemizi de içtikten sonra güzel adayla vedalaşma zamanı geliyor. Sanki gelmemizle gitmemiz bir olmuş gibi, gün su gibi akıp geçiyor ama tüm gördüklerimizin, yaşadıklarımızın mutluluğunu da bizimle götürüyoruz.
b2e83-bf258747-0a8e-434e-ac59-32d939d9d3bd

Nil Karaibrahimgil’in şarkısı “Bi Küçük Eylül Meselesi” film müziğini içimden mırıldanarak feribota doğru yürüyorum:

Karanlıkta yanabilirim,
Boşlukta durabilirim,
Düşmem ben kanatlarım var ruhumda..
Geldiğim gibi gidebilirim,
Aşktan vazgeçebilirim,
Zincir yok ki benim boynumda..

Lalalala ben de böyleyim,
Lalalala hep de böyleydim…..