Bu yaz da tatilimizi Ayvalık yakınlarındaki Artur Tatil Sitesi’nde geçireceğiz. Bozcaada’ya gelmeden önce biraz Artur’u anlatmak istiyorum sizlere. Burası o kadar büyük bir yer ki Avrupa’nın ikinci büyük tatil sitesi olarak geçiyor. İçinde yok yok. 1.738 müstakil ev, farklı farklı koylar (martı, güvercinlik, tilki, gemi yatağı), her türlü sporu yapmak için uygun alanlar, restoranlar, kafeler, disko, hatta her akşam farklı bir film gösteriminin yapıldığı açık hava sineması bile.. Benim sitede en çok sevdiğim şeyse bembeyaz evler ve evlerin bahçelerindeki rengarenk çiçekler, türlü türlü meyve ağaçları.. Zeytin, erik, incir, elma, mandalina, armut, ayva, bir de benim favorim olan nar ağaçları.. Bu mevsimde henüz daha olgunlaşmamış olan yeşil narların güneş gören yerleri kıpkırmızı oluyor ya işte ona bayılıyorum. Birazcık fazla ışığın, sıcaklığın küçücük bir meyve üzerindeki kıpkırmızı etkisi..


Ankara’dan yaklaşık 8 saatlik süren araba yolculuğundan sonra buraya gelince ilk anda şaşırıyorum her seferinde. İnsanlar aynı anda farklı yerlerde ne kadar değişik hayatlar yaşıyorlar bu dünyada diye düşünüyorum. Ankara’yla Artur en uç iki örnek değil tabi ki ama onlar arasındaki fark bile o kadar büyük ki.. Kokuları bile bambaşka geliyor insana..
Burada tatil yapmanın bir diğer avantajı da çevresindeki birbirinden güzel yerler. Arabanıza atlayıp Edremit Körfezi’nden yukarılara doğru Kaz Dağları’nın eteğinden çıkmak isterseniz Çanakkale, Assos, Gelibolu, Bozcaada. Aşağıya doğru gitmek isterseniz, Cunda Adası, Foça, Alaçatı, Çeşme.. Ya da Ayvalık’tan da bir sürü yere giden günübirlik veya konaklamalı turları tercih edebilirsiniz.
Artur her ne kadar cennet gibi bir yer olsa da, iki hafta boyunca sahilde uzanıp denize girerek huzuru içimde hissetmek benim için imkansız biliyorum. O yüzden gelir gelmez hemen turları incelemeye başlıyorum. Günübirlik Bozcaada turu!! İşte tam aradığım şey. Meis Tur haftanın üç günü Bozcaada’ya tur düzenliyor, hem de ulaşım ve öğle yemeği dahil sadece 80 TL. Hemen arıyorum ve ertesi güne iki kişilik yerimizi ayırtıyorum.
Neden Bozcaada derseniz, Bozcaada’ya gitmek uzun süredir istediğim bir şeydi. Özellikle “Bi Küçük Eylül Meselesi” filmini de izledikten sonra kendimi o sokaklarda gezerken hayal ettiğim çok oldu. Daracık Rum sokaklarında yürüyorum, cumbalı rengarenk evlerden geçiyorum, kahvede Türk kahvemi içerek ada halkını izliyorum..
Sabah saat 7’de araç bizi Artur’dan alıyor ve doğruca Geyikli Feribot İskelesi’ne gidiyoruz. Geyikli’den Bozcaada’ya arabalı vapurla yarım saatte geçiyoruz. Bozcaada, Gökçeada ve Marmara Adası’ndan sonra ülkemizin üçüncü büyük adası. Eskiden bir Rum adası olan yerde artık o kadar az Rum kalmış ki, kilisenin papazı vefat ettikten sonra yeni bir papaz atamamışlar. Ayinler için yılda bir kez Gökçeada’nın papazı geliyormuş.

Önce otobüsümüzle bir reçel ve şarap evine gidiyoruz. İsteyen reçel, isteyen şarap tadıyor. Burada 78 çeşit reçel var. Halkımız yemek konusunda oldukça yaratıcı gerçekten, daha önceden tatmadığım domates, kekik ve nar reçelini deniyorum. En çok nar reçeli hoşuma gidiyor.
Sonrasında Akvaryum Koyu’nu ziyaret edip, öğlene doğru Ayazma Plajı’na varıyoruz. Herkes buranın suyunun çok soğuk olduğundan bahsediyor. Plaja bir iniyoruz ki tıklım tıklım, ama yine de deniz o kadar temiz ki içinde balıklar yüzüyor. Sıcaktan pişmişim, zaman da çok yok zaten, üstümdekileri kumlara bırakıp atıyorum kendimi sulara. Ohhh mis gibi, deniz korktuğum kadar soğuk gelmiyor, son dakikaya kadar keyfini çıkartıyoruz.


Deniz keyfi sonrasında Ayazma Plajı’nın üst kısmındaki Vahit’in Yeri’nde öğle yemeği yiyoruz. Uzun süredir bu tatta bir balık yememiştim. Balığın tadına baktıktan sonra Ankara’da yediklerimiz başka bir canlı mı acaba diye düşünüyorum içimden.
Yemek sonrası rüzgar güllerine uğruyoruz. Burada 17 tane rüzgar gülü var ve kışın bir tanesi, yazın iki tanesi adanın tüm elektrik ihtiyacını karşılamaya yetiyormuş. Geri kalan enerji ise Çanakkale’ye gönderiliyor.

Sonrası Bozcaada sokakları ve serbest zaman.. İnsana mutluluk veren daracık mahalleler, yıllanmış ama büyüleyici konaklar, akşama hazırlık yapan küçücük restoranlar, sakız kokulu fırınlar, hediyelik eşya dükkanları vee zaman hemen akıp geçiyor. Heredot demiş ki “Tanrı Bozcaada’yı insanlar uzun ömürlü olsunlar diye yarattı”. Bir günde ömrüm uzuyor sanki burada, ruhum hafifliyor.



Meydandaki kocaman çınarın altında yer alan Çınaraltı Cafe’de Türk kahvemizi de içtikten sonra güzel adayla vedalaşma zamanı geliyor. Sanki gelmemizle gitmemiz bir olmuş gibi, gün su gibi akıp geçiyor ama tüm gördüklerimizin, yaşadıklarımızın mutluluğunu da bizimle götürüyoruz.

Nil Karaibrahimgil’in şarkısı “Bi Küçük Eylül Meselesi” film müziğini içimden mırıldanarak feribota doğru yürüyorum:
Karanlıkta yanabilirim,
Boşlukta durabilirim,
Düşmem ben kanatlarım var ruhumda..
Geldiğim gibi gidebilirim,
Aşktan vazgeçebilirim,
Zincir yok ki benim boynumda..
Lalalala ben de böyleyim,
Lalalala hep de böyleydim…..

















