İşte geldik gezinin en heyecanlı yerine. Sonunda Dublin maceramız başlıyor. Daha önce hiç İrlanda’ya gitmediğim için gezinin bu kısmıyla ilgili oldukça heyecanlıyım. British Airways’ten aldığımız uçak biletleriyle yaklaşık 1,5 saatte Londra’dan Dublin’e iniyoruz. Ama ülkeye giriş konusunda kafamızda soru işaretleri var. Çünkü internette vize konusunda birbirinden farklı bilgiler dolaşıyor. Neyse ki problemsiz girmeyi başarıyoruz.
Dublin’e gelmek isteyenler için konuyu özetleyecek olursak, İrlanda adası ikiye bölünmüş bir ada. Başkentin Belfast olduğu kuzey kısmı, Kuzey İrlanda olarak geçiyor ve Birleşik Krallık’a bağlı. Dublin’in başkent olduğu güney kısmı ise 1922 yılında bağımsızlığını ilan ederek Birleşik Krallık’tan ayrılmış ve İrlanda Cumhuriyeti adını almış. İrlanda Cumhuriyeti, Schengen ülkesi ve para birimi Avro. Ancak ülkeye Schengen vizesi ile giremiyorsunuz, İrlanda vizesi almanız gerekiyor. Birleşik Krallık’la yapılan seyahat anlaşması sayesinde İngiltere vizesi ile de giriş mümkün. Ama belli şartlara bağlı, vizenin minimum 180 günlük, çok girişli olması gibi. Biz ülkeye İrlanda vizesi almadan 6 aylık turistik İngiltere vizemizle giriş yaptık ve bir sıkıntı yaşamadık çok şükür.
Havaalanında iner inmez tabelalarda gördüğüm dil dikkatimi çekiyor. Meğerse İrlanda’nın iki resmi dili varmış, İngilizce ve İrlandaca. Tabelaları inceledikçe İrlandaca’nın İngilizce’den oldukça farklı bir dil olduğu anlıyorum. Havaalanında ulaşım konusunda bir danışma ofisi var. Onlara sorup otelimize gitmek için bir otobüse biniyoruz. Zaten bizim gittiğimiz günün ertesi günü şehirdeki tüm otobüsler greve başlıyor ve tüm şehri yürüyerek keşfediyoruz.
Otelimiz merkezde, Belvedere Hotel. Londra’daki otelden sonra odasıyla banyosuyla saray yavrusu gibi geliyor bize. Yeri de oldukça merkezi. Şehri yürüyerek gezmek hiç yorucu olmuyor.
Dublin’de üç günümüz var. Nerelere gideceğiz, hangi gün neler yapacağız, hiçbiri belli değil. Biraz üşengeçlikten, biraz da spontanlığı sevdiğimden pek fazla araştırma yapmadan geliyorum. Zaten şehir küçük, benim de çok en merak ettiğim yerler İrlanda barları. Biraz barları göreyim, biraz sokaklarında gezineyim, birazcık da parklarında uzanayım yeter diye düşünüyorum. Diğer gördüklerim işin tuzu biberi olacak. Bu durumlarda en çok kullandığım taktik resepsiyona gidip nereleri gezmek gerektiğini sormak. Görevli eline haritayı alıp gezilecek yerleri birer birer işaretleyip haritayı bize vermiyor mu işte en sevdiğim çözüm yolu bu benim için. Üzerine biraz da Foursquare uygulamasına baktık mı tamamdır.
Eşyaları odaya bırakıp merkeze doğru yürümeye başlıyoruz. Şehrin en ünlü caddesi O’Connell Caddesi ama maalesef diğer ana caddelerde olduğu gibi burada da metro çalışmaları var. Yani birazcık inşaat halinde. Yolumuzun üzerindeki uzun direk dikkatimi çekiyor. Ucu bak bak bitmiyor. Meğerse dünyanın en uzun anıtıymış. İsmi “Spire of Dublin”. Yapımı 4 milyon €’ya mal olan bu anıt tam tamına 121 metreymiş. Hani haritaya bakınca şehrin tam merkezinde yıldız işareti olur ya işte tam o yıldızın üzerinde yer alıyor. Şehri gezerken birçok yerden göründüğü için de yer ve yön bulmada acayip kolaylık sağlıyor.

Şehrin ortasından Liffey Nehri geçiyor. İçinden nehir geçen her şehir gibi Dublin de Liffey ile güzelleşiyor. Liffey’in üzerinde çeşit çeşit köprüler var. Hatta bir tanesini şehrin sembollerinden biri olan arp şeklinde yapmışlar, ismi de Samuel Beckett Köprüsü. Samuel Beckett demişken Dublin, UNESCO tarafından Edebiyat Şehri olarak seçilmiş. Oscar Wilde, James Joyce gibi birbirinden ünlü yazarları ve 4 tane de Nobel Edebiyat Ödülü var.


Akşam üzeri Dublin’in ünlü barlarının yer aldığı Temple Bar semtine gidiyoruz. Hava kararmaya başladıkça mekanlar kalabalıklaşıyor. Canlı müzik sesi gelen bar sayısı artıyor ve sokaklar insan seline dönüşüyor. Biz de ünlü Temple Bar Pub’a giderek bir köşede oturup başlıyoruz ortamı incelemeye. İrlanda barlarının diğer barlardan ne farkı var derseniz bence en büyük farkı müzikte. Gitar ve kemanla hızlı bir şekilde çalınan İrlanda şarkıları öyle coşkulular ki insan yerinde durmakta zorlanıyor. Ayrıca tavanlara kadar süslü duvarlar, loş ışıklar ve yaşlısından gencine farklı yaş gruplarındaki insanlar.. Herkes halinden memnun, eğleniyor.



Ertesi gün Dublin Kalesi’ne gidiyoruz. Rehberli gezi ücreti 8,5€. Kaleyi gezerken rehber İrlanda tarihinden, bağımsızlıklarını nasıl kazandıklarından, kalenin hala ileri gelen misafirler için kabul yeri olduğundan, başbakanlık seçimleri sonrası göreve başlama töreninin burada yapıldığından bahsediyor.

1 saatlik gezi sonrası kalenin arka tarafındaki Dubhlinn Gardens’a oturuyoruz. Kale duvarlarıyla çevrili, yemyeşil, küçücük bir alan. Yolunuz Dublin’e düşerse, kaleye gitmeseniz bile buraya mutlaka gelmelisiniz.

Kalan günümüzü Dublin sokaklarında, ünlü Hodges Figgis kitabevinde ve alışverişiyle ünlü Henry Caddesi’nde geçiriyoruz. İrlanda hediyelik eşyaları satan Carrolls mağazası o kadar güzel ki, içeride neredeyse her şey yemyeşil. İrlanda’nın sembollerinden bir diğeri de 3 yapraklı yonca. O yüzden 3 sayısı ve yeşil rengi şehrin her yerinde karşınıza çıkıyor. 3 yapraklı yonca konusunu biraz araştırınca aslında anlamının Teslis inancına dayandığını öğreniyorum. Katolik inancındaki İrlandalılar için yapraklar Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’u temsil ediyor.
Henry Caddesi’nde yürürken yine güruh halinde insanların elinde taşıdıkları poşetler gözümüze çarpıyor. Primark renklerinde ama bu sefer ismi Penneys. Meğerse İngiltere’deki Primark’ın İrlanda’daki ismi Penneys’miş. Şeytana uyup bir içeri bakalım diyoruz, hikayenin geri kalan kısmını anlatmak istemiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki eğer buraya İngiltere’den geçecek olursanız kalabalık Primark’larda helak olmanıza gerek yok. Buradaki Penneys’ler hem daha büyük hem de oldukça sakin.

Geldik şehirdeki son günümüze. Dublin’de birçok yerde içki fabrikası var ve bunlardan en ünlüsü de Guinness. Guinness’in siyah birası şehrin üçüncü sembolü. Guinness tişörtleri, bardakları, çikolataları hatta cipsleri bile şehrin dört yanını sarmış. Fabrikasını da gezebiliyorsunuz ama biz geçtiğimiz aylarda Heineken’in fabrikasına gittiğimiz için bu sefer Viski Müzesi’ni gezmeyi tercih ediyoruz.

Herhangi bir markaya ait olmayan müzenin girişi 16€. Müzede genel İrlanda viskilerilerinin tarihi ve viskinin nasıl üretildiği anlatılıp en sonunda da viski tadımı yapılıyor. Benim için viski içmek benzin içmekten farksız. O yüzden tadım kısmında biraz zorlanıyorum. Diğer herkes halinden oldukça memnun. Gözlerim çikolata arıyor ama çikolata ikram etmiyorlar maalesef.


Akşam üzeri anlıyoruz ki meğerse şehirde o gün bağımsızlık kutlamaları varmış. Yılda bir yapılan kutlamalar tam da bizim orada olduğumuz zamana denk geliyor. Konserler, tiyatro gösterileri, şiir dinletileri, şehrin farklı farklı yerinde bir sürü farklı aktivite. Posta Binası’ndaki gösteriyi izledikten sonra yine kendimizi barlar sokağına atıyoruz. Son gecemizi de İrlanda şarkıları dinleyip, dans ederek geçiriyoruz.


Ertesi sabah şehirle vedalaşma vakti geliyor. Türk Hava Yolları’nın direkt uçuşuyla Dublin’den İstanbul’a iniyoruz. İstanbul’dan Ankara’ya vardığımızda otoparktaki aracımıza giderken yine değişik duyguların içinde buluyorum kendimi. Dolu dolu geçen bir yolculuktan dönünce size de aynısı oluyor mu? Hani o arabayı oraya park ettiğiniz kişiyle şimdiki olduğunuz kişi arasındaki farkı hissetmek gibi, aradan sanki çok uzun zaman geçmiş de onca yaşanmışlıkları, onca görülen ve öğrenilen şeyleri bir anda fark edip, idrak etmek gibi. Anlatabildim mi bilmiyorum ama gelişmek, büyümek, farklı bir aşamaya geçmek gibi.. Unutulmayacak günlerden sonra arabamıza binip evimizin yolunu tutuyoruz..