Kısa Bir Mola

Kısa Bir Mola

İnsanın ihtiyaçlarını gösteren Maslow’un üçgenini koşar adımlarla çıkarken çok şükür ki 30’lu yaşlarımın başında en üstteki “Kendini Gerçekleştirme” basamağına ulaşmıştım. İçeri girince bir de ne göreyim, burası diğerlerinden çok farklı, ucu bucağı olmayan, hiçbir işaret, levha bulunmayan, herkesin yolunu kendine göre belirlemesi gereken dipsiz bir kuyu. Basamak falan da değil zaten, üçgenin içinde bambaşka bir diğer üçgen. Meğerse insan buraya gelmeden diğer basamaklardaki dertlerin aslında ne kadar da tanımlı, başı sonu belli ve bu yüzden de yönetilebilir olduğunu anlayamıyormuş. Buradaki varoluşsal ve cevabı olmayan sorularla savaşmak hepsinden zormuş. Anlattıklarımı en iyi benim gibi aynı üçgende dönüp dolaşan ve yolunu bulmaya çalışan insanlar anlayacaktır. İşte ben birkaç senedir o üçgende bir sağa bir sola gitmeye çalışırken sonunda hayatıma bir senelik bir mola vermeye karar verdim.

Aslında hikayem çok eskilere dayanıyor. Geriye dönük yıllarıma ve işaretlere bakınca daha iyi anlıyorum bunu. Ama çok fazla detaya girmeden yakın zamanı anlatacağım sizlere. Nietzsche’nin çok sevdiğim bir sözü var: “İnsanın dans eden bir yıldız doğurabilmesi için içinde kaosun olması gerekir.” Son yıllarda fark ettim ki benim yıldızım istediğim gibi dans edemiyor, yıllar geçtikçe de kendine olan inancı azalıyor, ışığı gitgide sönüyor. İçimdeki enerji, hayattan beklentilerim, aklımdan geçenler, hayalini kurduğum şeyler yaşadığım hayattan hep daha fazla; oturduğum masalardan, konuştuğum konulardan, tanık olduğum yaşantılardan, yaptığım gelecek planlarından.. Tüm bunların bende tetiklediği kaostan Afrika’ya gitme fikri doğdu, sonra da benim için hayattaki en kıymetli şeylerden biri olan bu bloğu yazmaya başladım. Afrika’da ranzamda uzandığım bir gün yurt dışında yüksek lisans yapma fikri geldi aklıma. Olabilir miydi, yapabilir miydim? Param, cesaretim, şartlarım buna elverir miydi?

Kafamdaki bir sürü soru işaretine rağmen denemeye değer diye düşündüm ve son bir senemi bu işe ayırdım. Hikayenin çıkış noktasından anlaşılacağı üzere benim için asıl amaç hiçbir zaman diploma olmadı. Yine de gitmişken bana en çok katkı sağlayacak olan MBA (İşletme Yüksek Lisansı) diploması ile döneyim istedim. Konu MBA olunca okul ücretleri dudak uçuklatıyor. Avrupa’daki okulları sıraladığınızda bir yıllık okul masraflarının 80.000€’yu bulduğu okullar var. Tüm Avrupa’ya göz gezdirdikten sonra İngiltere’ye gitmeye karar verdim. Okulların çeşitliliği, eğitimin kalitesi, ülkenin güzelliği, ana dilinin İngilizce olması sebeplerden birkaçıydı.

İlk iş olarak bir arkadaşımın yönlendirmesiyle İngiltere’de yaşayan ODTÜ mezunlarının e-mail grubuna üye oldum. Orada sorduğum sorular sonucunda İngiltere’de birkaç üniversitede İşletme Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmış biriyle tanıştım. Kendisi Russell Group Üniversitelerine başvurmamı tavsiye etti. İngiltere’deki 24 üniversitenin üye olduğu bu topluluk en iyi araştırma üniversitelerinden oluşuyor. Bu üniversiteler arasından okul ücreti 20.000£ ile 30.000£ arasındaki okullardan seçtiklerime başvurdum (Southampton, Nottingham, Birmingham, Durham, Leeds, Newcastle ve Liverpool).

Başvuru için dil sınavı sonucu (IELTS veya TOEFL), 2 referans mektubu, diploma, transkript, niyet mektubu ve CV gerekiyor. Bir de yılı okuldan okula değişen iş tecrübesi istiyorlar. Bu arada başvurularımı SI UK adında İngiltere’deki üniversitelerin Türkiye’deki resmi temsilcisi aracılığıyla yaptım. Buradaki en güzel nokta ne biliyor musunuz? Bu ajanslar size okul seçimi, başvuru, vize ve yurt seçimi dahil her konuda yardımcı oluyorlar fakat sizden tek kuruş ücret talep etmiyorlar. Ücretlerini gittiğiniz üniversiteden alıyorlar. Her aşamada bana o kadar yardımları dokundu ki onlarsız bu süreci tamamlamak benim için oldukça zor olurdu.

Okullar başvurumu değerlendirdikten sonra Skype’da benimle mülakat yaptılar. Aslında her aşaması benim için öğretici ve geliştirici bir süreç oldu diyebilirim. 10 yıllık iş tecrübesi sonrası tüm yaptıklarımı gözden geçirmemi, kendimi değerlendirmemi, dışarıya açılmamı ve öğrendiklerimin farkına varmamı sağladı. Mülakatlardan sonra tüm okullardan kabul mektuplarım gelmeye başladı. Sonra anladım ki bu işin zor olan kısmı kabul almak değil burs bulmakmış. Tüm okullar okul ücretlerinde bir miktar indirim yaptılar. Aralarından gitmeyi en çok istediğim, bu yüzden de Ocak ayında İngiltere’ye giderek Uluslararası Ofisi ile görüşüp kampüsünü gezdiğim Nottingham Üniversitesi’nden ise 25.000£’luk tam bursu almayı başardım.

Nasıl oldu derseniz açıkçası birkaç ay süren uğraştırıcı bir süreç oldu. İngiltere Üniversiteleri için oldukça zor olan bu şansı yakalamamda okulu ziyaret etmemin, Türkiye’den bir kadın olmamın (çok ulusluluk ve cinsiyet eşitliği onlar için oldukça önemli), 10 yıllık iş tecrübemin, IELTS notumun, yüksek lisans diploma notumun, yaptığım yazışmaların ve de evren mi dersiniz yaratan mı dersiniz hani siz bir şeyi çok istediğinizde tüm kapıları açan o gücün etkisinin olduğuna inanıyorum. Çok çok şükür.

Ama maalesef masraflar okul ücretiyle bitmiyor. Bir yıllık konaklama ve yaşama masraflarını cepten karşılayacağım. Bir yıl maaş alamamak ve sterlin harcamak çok da kolay olmayacak. Yine de bu parayı evlere arabalara vermek yerine belki de hayatımın en büyük deneyimi olacak olan bu bir sene için harcamamın benim için en doğru seçim olduğunu düşünüyorum.

Burs süreci tamamlandıktan sonra iş yerinden bir yıllık ücretsiz iznimi aldım. Hem başvuru sürecinde hem de izin sürecinde bana destek olan yöneticilerime çok teşekkür ediyorum.

Evden izin almam da kolay oldu diye düşünmeyin. Her ne kadar gitmemi istemese de yine de eşim bana bu sürecin her aşamasında elinden gelen desteği gösterdi. Okulu birlikte ziyaret edip karar verdik, burs başvurularıma yardım etti, sürecin her aşamasında beni yönlendirip fikir verdi. Kocaman yüreğiyle hayatımdaki en büyük destekçim olduğunu bir kez daha gösterdi.

Artık yola çıkma vaktim geldi. Bakalım orada bir senem nasıl geçecek. Bu yaştan sonra yurtta kalmak, derslere girip ödev yapmak, hiç tanımadığım kişilerle arkadaşlık kurmak kolay olacak mı bilemiyorum. Düşündükçe bazen bir endişe kaplıyor içimi o yüzden çok detaylı düşünmemeye çalışıyorum. Bu yol bana dışarıdaki dünyayı gösterdiği gibi kendi sınırlarımı da öğretecek.

Gitmeden birçok kişiden şu yorumu duydum: “Tamam bir sene git gel de, bu bittikten sonra ne yapacaksın onu çok merak ediyorum”. İnanın ben de bunu çok merak ediyorum. Planladığım hiçbir şey yok. Bilmediğim bir yola çıkıyorum. Bence en güzel tarafı da bu zaten. Steve Jobs’ın kendi hayatını anlatırken söylediği bir söz var ya “Hayatınızdaki noktaları geleceğe bakarak birleştiremezsiniz; bunu sadece geçmişe bakarak yapabilirsiniz.” diye. Ben de noktalarımın ileride bir gün güzel bir şekilde birleşeceğine inanıyorum. Belki bir gün yıldızımı istediğim gibi dans ettirmeyi başarabilirim.

Come On Arsenal!

Bu seferki İngiltere’ye geliş amacımız Arsenal maçını stadyumda canlı canlı izlemek. Bir maç için taa oralara gidilir mi demeyin. Bu konu Sarper’in yıllardır dilinde olan ve her hafta sonu evde izlediği premier lig maçları sayesinde gündemimizden bir türlü düşmeyen bir konuydu. Önceki gelişimizde maçın başlama saati ile uçaktan iniş saatimiz çok yakın olduğu için risk almak istememiştik. Malum İngiltere vizesi pahalı, vizemizin süresi dolmadan maç izlemek için bir kez daha gelmeye karar verdik.

Aslına bakarsanız benim ne futbolla ne de premier ligle alakam var. Bugüne kadar stadyumda hiç futbol maçı izlemişliğim de olmadı. Evdeki ortamdan kulağıma çalındığı için sadece premier lig takımlarının isimlerini, oyunculardan ise bir tek Mesut Özil’i biliyorum. Hal böyle olunca Sarper “sıkılırım diyorsan gelme, ya da ben maçtayken sen dışarıda istediğin yerleri gez” demiş olsa da böyle bir fırsatı kaçırır mıyım hiç? Benim için yeni bir macera, farklı bir deneyim olsun yeter ki, her yere koşa koşa giderim. İyi ki de gelmişim.

Bu sefer daha ekonomik olsun diye Heathrow Havaalanı yerine Stansted’e indik. Pegasus’un Stansted Havaalanı’na her gün uçuşu var, gerçekten oldukça uyguna geliyor. Tek dezavantajı şehre metro yerine otobüsle gidiyorsunuz. Böyle olunca Heathrow’dan 1 saat süren yolculuk uzuyor ve eğer trafiğin yoğun olduğu bir saate denk gelirseniz trafikte harcadığınız zaman da üzerine ekleniyor. Biz yaklaşık 2 saatte otelimize vardık. Bu seferki otelimiz Troy Otel. Yeri oldukça merkezi, metroya 5 dakika.

Otele vardığımızda Arsenal-Burnley maçına giriş kartlarımız bizi bekliyordu. Maça gitmeye karar verdikten sonra lig fikstürünü incelemiş ve bizim vize tarihlerimiz içinde kalan Arsenal-Burnley maçını gözümüze kestirmiştik. Arsenal’in internet sitesi üzerinden bilet alınabilmesi için kulüp kartı sahibi olunması gerekiyor. Tek bir maç izlemek için ise kulüp kartı çıkarmak gereksiz maliyetli oluyor. O yüzden biletlerimizi aracı bir site üzerinden alarak, kale arkasındaki blok 23’teki yerimiz için kişi başı 125£ ödedik.

img_1007

Maç ertesi gün olduğu için eşyalarımızı otele bırakıp ilk günü Londra sokaklarında geçiriyoruz. Piccadilly Circus, Trafalgar Square, kitapçılar ve Primark her zamanki mekanlarımız. Bu sefer bir de Whittard adında çay ve kahvelerin satıldığı küçük dükkanları keşfediyoruz. Dikkatli bakacak olursanız şehirde birçok yerde gözünüze çarpacaktır. İçinde çeşit çeşit çaylar, kahveler, sıcak çikolatalar ve bisküviler var. Sunumları da o kadar şık ki. Tadımlık ikramları ve bazılarının içinde de küçücük kafeleri var. Ben en çok sıcak çikolatalarını sevdim. Portakallı, çilekli, ahududulu, karamelli, kırmızı biberli neredeyse 20 çeşit sıcak çikolatası var. İçindeki kakao o kadar yoğun ve lezzetli ki. Ben bir kutu tuzlu karamelli sıcak çikolata aldım ve dönünce diğer çeşitlerinden de almadığıma pişman oldum.

Geldik maç gününe. Maçımız saat 14:30’da başlayacak. Öncesinde geçen sefer kapalı olduğu için içeri giremediğimiz St. Paul Katedrali’ne gidiyoruz. Lady Diana’nın evlendiği ve kraliyet ailesinin birçok önemli gününe ev sahipliği yapan kiliseyi günlerden Pazar olduğu için ücretsiz gezebiliyoruz. Biz içerideyken Pazar ayini de başlıyor. Yerlerimizi alıp birkaç ilahi dinliyoruz.img_2349

Sonrasında Emirates Stadyumu’na doğru yola çıkıyoruz. Aman Allah’ım ortalık ana baba günü. Sokaklarda insanlar sel olmuş akıyor. Maça girmeden önce mağazadan bir atkı alalım diyoruz. Mağazada öyle bir kuyruk var ki sormayın. Ama sıra sıra kasalar sayesinde kuyruğun ne kadar hızlı ilerlediğine şaşırıyoruz. O güruhu, koşuşturmayı görünce erkek dünyası ne değişik diye düşünüyorum. Topun peşinde koşan adamlar, delice onları destekleyen taraftarlar, maçlara, formalara, iddialara akıtılan paralar.. Ama herkes o kadar mutlu ve heyecanlı ki, ben de akışa bırakıyorum kendimi.

Sonra kapılara doğru yürüyoruz. Üst baş, çanta araması sonrası biraz endişeli bir şekilde kartlarımızı okutup içeri giriyoruz. Ohh be!! Hiçbir soruyla veya sorunla karşılaşmıyoruz. Sahaya girmeden iç kısımdaki kafelerde herkes birşeyler atıştırıp biralarını içiyor. Amcalar, teyzeler, küçücük çocuklar, ortam tam bir karnaval havası. Yerimizin olduğu kapıyı bulup sahaya giriyoruz. İçeriye adımımı atmamla gördüğüm tablo karşısında öyle bir heyecanlanıyorum ki anlatamam. Öyle bir atmosfer var ki sanki büyüleniyorum, ilk defa stadyumda bir maç izlediğim için mi böyle hissediyorum yoksa burası mı böyle hissettiriyor bilmiyorum. Ömrümde hiç bu kadar büyük bir yerde bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Heyecanla yerimizi buluyoruz. Koltuklar yumuşacık, Sarper’in Türkiye’deki tecrübesine dayanarak altımıza sermek için getirdiğimiz gazete kağıtlarına gerek kalmıyor.
img_2404

Oyuncuların isimleri birer birer anons ediliyor ve alkışlar içinde sahaya çıkıyorlar. Bizim Arsenal diye telaffuz ettiğimiz takım onlar için “Aasınıl”. Hepsi aynı anda “Where are we? Where are we?” diye bağırıp, “Come On Aasınıl!!” diye devam ediyorlar. Birkaç heyecanlı gol pozisyonuna rağmen ilk yarı 0-0 bitiyor.
arsenal

İnşallah maç bitmeden bir gol görürüz diye düşünürken Arsenal’in 59. dakikada attığı golle tribünler bir anda bayram yerine dönüyor. Derken Arsenal’li bir oyuncuya verilen kırmızı kart ve 90+3’te Burnley’in attığı penaltıyla maç 1-1 oluyor. Herkes üzgün ve ümitsiz. Sonra o da ne? 90+8’de bu sefer hakem Arsenal lehine penaltı noktasını gösteriyor. Herkes nefeslerini tutuyor ve 90+8’de attığı golle Arsenal 2-1 öne geçiyor. Bağırışlar, çağırışlar, kucaklaşmalar derken maç 2-1 bitiyor. Biz şaşkın, bir maçta tüm bu duyguları yaşamış olmaktan oldukça mutlu, ne kadar şanslı olduğumuzu düşünerek ayrılıyoruz stadyumdan.
img_2359

Ertesi gün İngiltere’de son günümüz. Buraya her gelişimizde Londra dışında başka güzergahları da ekliyoruz rotamıza. Geçen sefer gelişimizde Bath’ı çok beğenmiştik, bu sefer istikamet Nottingham! National Rail’in sitesinden aldığımız biletlerle St Pancras Tren İstasyonu’ndan trenimize biniyoruz. Bu arada istasyonun mimarisine, içindeki mağazalara ve kafelere bayılıyorum.
st-pancras

1 saat 45 dakikalık yolculuktan sonra Nottingham’a varıyoruz. Nottingham, Robin Hood’un memleketi, ayrıca ünlü Nottingham Forest futbol takımının da şehri.
img_2458

Nottingham’ın bir diğer özelliği ise tam bir öğrenci şehri olması. İki büyük üniversitesi ve 60.000’in üzerinde öğrenci nüfusu var. Sabahtan Nottingham Üniversitesi’nin kampüsünü geziyoruz, yemyeşil, etrafta kazlar, ördekler dolaşıyor. Öğleden sonra ise Nottingham Kalesi’ne çıkıp, şehri yukarıdan izliyoruz. Hava oldukça soğuk ve puslu.
img_2454

nottingham

Biraz gezip üşüyor, bir yerlere oturup sıcak bir şeyler içerek ısınıyor sonra tekrar sokaklarda buluyoruz kendimizi. Şehir küçücük, sevimli ama buz gibi.
img_2446

Çabucak geçen bir günün ardından akşam üzeri tekrar trenimize binip Londra’ya dönüyoruz. Oradan Stansted’e, sonra İstanbul’a, sonra da Ankara’ya. Evimize vardığımızda günlerin yorgunluğu ve soğuğundan o kadar perişan olmuşum ki yüzümde gülümseme üzerime yorganı çekip uyuyorum, uyuyorum ve uyuyorum..

Bath Gezisi

Bath Londra’nın 156 km batısında, Unesco Dünya Mirasları Listesi’ne girmiş bir İngiliz şehri. Şehir ilk defa Romalılar tarafından kaplıca bölgesi olarak kurulduğu için İngilizce’de “banyo” anlamına gelen “Bath” adını almış. Bizim Bath’a geliş amacımız hem burada yaşayan arkadaşımızı ziyaret etmek, hem de günübirlik şehir turu yapmak.

Bath’a Londra’dan hem tren hem de otobüsle gelmek mümkün. İngiltere’de tren biletleri oldukça pahalı olduğu için yolculuk süresi daha uzun olsa da otobüsle gelmeyi tercih ediyoruz. Böylece bana da blog yazılarım için zaman kalmış oluyor.

Victoria Coach Station’dan bindiğimiz National Express otobüsü ile yaklaşık 3 saat süren yolculuğumuzun ardından Gözdem bizi terminalde karşılıyor. Şehre adım atar atmaz geçmişte yolculuğa başlıyoruz sanki, şehir o kadar gösterişli ve tarihi ki. İlk durağımız şehrin merkezindeki Roma Kaplıcaları. Şu anda müze olarak kullanılan kaplıcalara giriş 15£.
5007f-939e9759-edeb-4aef-8414-dd645b868985

Müzenin içinde hem eski kaplıcalar yer alıyor, hem Romalılar zamanından kalma mezar taşları, sikkeler, eşyalar sergileniyor, hem de şifalı kaplıca suyu içilebiliyor. Yaklaşık bir buçuk saatlik etkileyici bir gezinin ardından kaplıca suyunun tadına bakıyoruz. Ülkemizdeki içmelerde olduğu gibi su hem sıcak, hem de tadı oldukça ağır ama şifadır diyerek zor da olsa bir bardağı bitiriyoruz.
7afab-a4a26144-e8ce-4875-a94e-7aca329197ce

image1-2

Sonrasında Roma kaplıcalarının yanındaki Bath Manastırı’nı da gezip şehrin sokaklarında yürüyüşe başlıyoruz.

9cadc-24ec9f61-05f6-4a62-9c55-ead59cd6d289

Tarihi sokaklara bir de sokak çalgıcılarının müziği eklenince şehir iyice büyülü bir hal alıyor. Sokaklarda eski zamanlardan kalma İngiliz kıyafetleri giyen insanlar dikkatimi çekiyor. Meğer Jane Austen Bath’lıymış, hani “Aşk ve Gurur” kitabının yazarı, ve Eylül ayında şehirde Jane Austen Festivali kutlanıyormuş. Festival boyunca insanlar bu şekilde giyinerek sokağa çıkıyorlarmış.
img_9886

4c360-a8c8b152-f983-48bb-98ce-03a8fa887944

Birkaç park ve bahçeden geçtikten sonra Gözdem’in evine doğru yola çıkıyoruz. Hava nemli, ara sıra yağmur bastırıp sonra güneş açıyor ama etrafın yeşilliğini görüp mis gibi kokusunu duyunca otobüse binmektense yürümeyi tercih ediyoruz.
73484-b94ac26f-a1b2-4a28-9f38-06f94e762f6c

20606-9248955b-4de1-4575-bd2b-07c4330381a8

Eve vardığımızda bize kapıyı Gözdem’in anne ve babası açıyor. Bayram günü birbirimizi İngiltere’de bulmuşuz, sarılıp bayramlaşıyoruz. Sohbet, muhabbet derken annesinin bizim için yaptığı börekler, kekler, salatalar ve demleme çay günlerdir yediğimiz sandviç, hamburger vs. den sonra bayram sevincimizi arttıyor.
acc23-155c251e-f6bd-45f4-9c14-4060d3f7af1f

Yemek sonrası evin yakınındaki kanalda gezintiye çıkıyoruz. Kanaldaki botlarda yaşayan insanlar var. Ellerinde kitapları, gazeteleri öyle sakin ve huzurlu görünüyorlar ki. Bath’da da yaşam diğer yerlerde olduğu gibi pahalı. Hatta bir taksici Gözdem’e “Bath kadın gibidir. Çok güzeldir ama bir o kadar da masraflıdır.” demiş. Belki de bu yüzden burada yaşayan insanlar hiç lüks düşkünü değiller. Gözdem’in dediğine göre ofise öğle yemeklerini kendileri hazırlayıp getiriyorlar, giyinmek, süslenmek için para harcamıyorlar. Sadece neye ihtiyaçları varsa onu alıyorlar ama bunu bir yaşam şekli haline getirdikleri için eksikliğini de hissetmiyorlar.
5dfe8-fd029734-5e0b-4e33-9491-941bb279f167

78d87-b9f4bbbf-6aaa-4d03-b9b7-16990c091253

Daha sonra Royal Crescent (Kraliyet Hilali) denilen yarım daire şeklindeki konutları görmeye gidiyoruz. Bir süre daha merkezde gezindikten sonra saate bir bakıyoruz ki gitme vakti yaklaşmış bile.
032cc-9274a7ab-2c79-428b-a37d-0ed3e2ae994e

Otobüs terminalinde sarılıp vedalaşıyoruz. Kısacık ama mutluluk dolu bir Bath gününü de böylece bitirmiş oluyoruz.

Üç Günlük Londra Havası

Yürünen onca yoldan, geçilen onlarca istasyondan, yaşanan 3 upuzun günden sonra Londra’dan Bath’a doğru gidiş yolundayız. Gördüklerim, duyduklarım, hissettiklerim, izlenimler, izlenimler, izlenimler.. Hepsi o kadar birikti ki içimde, yazıya dökülmek için sabırsızlanıyorlar.

3 güne bir sürü şey sığdırdık ama Londra’nın yüzde birini bitirebildik mi emin değilim. Neyse ki bu ikinci gelişim. Londra’ya ilk kez gelecekler için fikir vermesi açısından geçen seferden aklımda kalanlar şu şekilde: London Eye’a binmiş, London Bridge, Piccadilly Circus, Hyde Park ve Covent Garden’ı gezmiş, Sherlock Holmes Müzesi’ne gitmiş ve Opera’daki Hayalet’i izlemiştik. Daha sonra İskoçya’ya geçmiş, Edinburg’da birkaç gün kalmıştık. Bu seferki program ise 3 gün Londra, 1 gün Bath, sonra ver elini Dublin, İrlanda.

Heathrow Havaalanı’nda iner inmez doğruca Arsenal-Southampton maçının oynandığı Emirates Stadyumu’na gidiyoruz. Benim maçla, futbolla çok alakam olmasa da evde izlenen Premier Lig maçlarından konuya aşinalığım oldukça yüksek. Maç biletleri çok pahalı, 150£’dan başlıyor. Uçak biletlerini henüz lig fikstürünün belli olmadığı zaman aldığımız için maçı akşam olur diye düşünmüştük. Ama maç şansımıza saat 15:00’te. Bu saate yetişebileceğimizden emin olamadığımız için biletleri internetten almak yerine kapıdan alırız diye düşünüyoruz. Allahtan uçağımızda rötar falan yok, elimizde valizlerle koştur koştur Arsenal metro durağına gidiyoruz. Ortalık mahşer günü gibi, herkes çoluğunu çocuğunu almış, üzerlerinde Arsenal formaları, atkıları stadyuma koşuyor. Yağmurmuş, içine su alan spor ayakkabılarımmış demeden ben de koşuyorum. Saat tam 15:00’te stattayız. İçimizde bir umut bilet satış ofisini buluyoruz. Ama o da ne? Görevliler teker teker biletler tükendi yazısını koyuyorlar bankoların önüne. O kadar heveslenmişiz, pes etmeyip karaborsacı aramaya başlıyoruz. Buluyoruz da, 100£ fiyat veriyorlar ama bir polisin dediğine göre bileti alıp içeri girememe riskimiz yüksek olduğu için vazgeçiyoruz. Stattan gelen ıslıklar, bağrışlarla fotoğrafımızı çektiriyoruz. Yaşanan hayal kırıklığına rağmen maç öncesi şahit olduğumuz o atmosfer, o heyecan mutlu ediyor bizi. Ne yapalım, Londra’ya tekrar gelmemize bir bahane çıktı diye düşünüyoruz.
813ed-fab2fb76-d9a8-4120-ba1d-9afb78f9fd27

Sonrasında otelimize yerleşiyoruz, Hyde Park Boutique Hotel. Otelimizin yeri çok güzel, içi tertemiz ama diğer standart Londra otelleri gibi küçücük. Düşünün ki yüzümü yıkarken damlayan sular lavabo yerine ayaklarıma akıyor. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra akşam üstü Soho’ya gidiyoruz. Soho’da bir şeyler yiyip içerek hayata karışıyoruz.

Ertesi gün sabah Cape Town’daki gönüllülük günlerinden arkadaşım Jennifer, Londra dışından trenle bizi görmeye geliyor. Birlikte Kensington Gardens’a gidip, kocaman bahçeleri gezip, sonra çimenlerde oturup muhabbet ediyoruz. Afrika’daki günlerden, Türkiye’de yaşanan darbeden, İngiltere’nin AB’den çıkmasına kadar bir sürü şey hakkında konuşuyoruz. Jennifer, 70 yaşında emekli olacak olması, Basingstoke’ta tek odalı bir eve ayda 750£ ödemesi, ülkedeki doktorların, öğretmenlerin sürekli grev yapması, okul yetersizliğinden dolayı insanların çocuklarını okula başlatmak için birkaç sene sıra beklemeleri gibi hikayelerle neden Brexit’e oy verdiğini anlatıyor ve ben cennet vatanımızda barış olduğu sürece sultanlar gibi yaşadığımızı bir kez daha anlıyorum. Aman maşallah diyelim.
img_9625

Sonrasında birlikte ünlü Harrods mağazasını geziyoruz. İngiltere’nin üst tabakasına hitap eden bu mağaza tam 182 yıllık. Şu anda Qatar Holding’in sahibi olduğu mağaza zamanında Dodi El Fayed’in babasına ait olduğu için alt katında Dodi ve Prenses Diana’ya ait bir de anı heykeli bulunuyor. Rastgele elimi attığım bir elbisede 2.000£ fiyatı görünce, müze gezermiş gibi geziyorum mağazayı.
img_9629

img_9637

Akşam Jennifer’la vedalaşıp, Camden Town’a gidiyoruz. Aman Allahım hiç bu kadar alternatif insanı bir arada görmemiştim. Her çeşit insan var, özellikle yüzleri dövme dolu olanlara hayret içinde bakıyorum. Amy Winehouse’un çıktığı bu semt tam da Amy’ye yakışacak renklere sahip. Alternatif bir sürü dükkan, açık sergiler, Venezualla, Kore, Malezya gibi çeşitli ülkelerin sokak yemekleri ve yüksek müzik sesleri. Sanki bir karnavalın içindeyiz. Çok seviyorum bu semti.
e5562-a93c415d-f64c-42d8-b821-ffaafe536e16

708a9-c110fe76-37d6-4844-8cb0-ee3159ff9e18

94354-af9d8c71-8c05-4afb-95c0-8f88190fe999

349f9-b4d6e0b8-83a8-4e81-bb49-f9a27619f7b0

Ufak tefek bir şeyler alıp, karnımızı doyurduktan sonra saat 18:00’de satıcılar sergilerini toplamaya başlıyorlar. Biz de şehrin kalbi Piccadilly’e gidiyoruz. Sokak gösterileri, çalgıcılar, Çin Mahallesi derken otelimize geldiğimizde ayaklarımız isyanda, bizse mutlu hemen kendimizi uykuya bırakıyoruz.

Son gün Primark ve Tate Modern günü. Primark’ı geçen gelişimizde herkesin elinde gördüğümüz Primark yazılı torbalardan keşfetmiştik. Herkes neden buradan alışveriş yapmış, bir şey var bu işte diyerek mağazayı bulmuştuk. Sonrası zaten tam bir çılgınlık. Çantalar, pantolonlar, gömlekler, pijamalar derken artık biz de Primark torbalılar arasındaydık. Normalde yurtdışına gidip çılgınca alışveriş yapmayı sevmem, çula çaputa vakit ve para harcayacağıma güzel bir yer görmeyi, güzel bir yemek denemeyi tercih ederim. Ama Primark başka bir dünya. Hem pound olup hem bu kadar uygun olması, istediğiniz her şeyi bulabiliyor olmanız ve de uzun senelerce kullanabilmeniz gerçekten inanılmaz. Her şey kaliteli diyemem ama girip de boş çıkmanız imkansız diyebilirim.

Kalabalığa kalmamak için Primark’a sabahtan gidiyoruz. Mağazada harcanan birkaç saatin ardından ve aldıklarımızı koymak için valizimizi de satın aldıktan sonra eşyaları bırakmak için otelimize dönüyoruz. Artık sanat zamanı.
1d129-38eb57a9-80f5-4191-bd22-95a867f75bb6

Tate Modern, iki binadan oluşan bazı katları ücretsiz, bazı katlarında ise değişen, ücretli sergilerin olduğu, modern sanatın kalbinin attığı Londra’daki en tanınmış müzelerden birisi. Eserlere bakıp “Ee burda şimdi ne anlatmak istiyor?” veya “Bu gördüğümün bana ne faydası oldu?” diyenlerdenseniz gitmenizi tavsiye etmem. Yok eğer sanatta zeka, farklılık, yenilik ve heyecan arıyorsanız hiç düşünmeyin derim. Sergiler dışında, binanın 10. katından Londra’yı izlemek de mümkün. Thames Nehri ve St. Paul Katedrali’ne bakan çok güzel bir manzarası var.
4d7b0-0d4a79bd-2e13-42ea-a232-088b9a370750

img_9804

Tate Modern’de geçen 2 saatin ardından saat 18:00’de sergiler kapandığı için müzeden çıkmak zorunda kalıyoruz, hem de ücretsiz sergilerin bile hepsini göremeden. Daha sonra nehrin karşısındaki St. Paul Katedrali’ne gidiyoruz. Burayı özellikle Lady Diana’nın evlendiği yer olduğu için merak ediyorum. Ayrıca Kraliçe Elizabeth de 80. ve 90. yaş günlerini bu kilisede kutlamış. Ama maalesef kilise kapandığı için içeri giremiyoruz. Bir sonraki gelişte gidilecek yerlere kiliseyi de ekliyorum.
9a310-9e7e2367-6460-4176-9cd9-b29fd787e8ac

Akşam son kez şehir merkezine iniyoruz. Piccadilly’deki Waterstones kitapçısını gezip, yanındaki Kahve Dünyası’ndan dondurmamızı alıyoruz. Kahve Dünyası zaten Türkiye’de de çok sevdiğim bir yer. Londra’nın merkezinde kocaman mağazasını ve mağazadaki kalabalığı görmek mutlu ediyor beni. Sonra yine metromuza atlayıp otelin yolunu tutuyoruz. Sabah erkenden kalkıp, dolu dolu ve rengarenk geçen Londra günlerine virgül koyup Bath şehrine doğru yola çıkıyoruz.