Liverpool Gezisi

Liverpool Gezisi

Şansıma bu seneki doğum günüm derslerin olmadığı bir haftaya denk geldi. Ben de doğum günlerini birlikte kutladığımız çekirdek ekibe Liverpool’a gitmek istediğimi söyledim. Sağ olsunlar beni kırmadılar ve iki araba kiralayıp düştük yollara.

Bu arada gece yarısı yeni yaşıma girdiğim saatlerde benimle aynı yerde kalan iki arkadaşım gelerek bana Hint elbisesi armağan ettiler. Buralarda uğraşıp bulmuşlar, o kadar hoşuma gitti ki.. Sabah diğerlerine sürpriz yapmak için yola çıkarken o kıyafetleri giydim. Burası arabayı kiraladığımız Europcar ofisi, iki günlük maceranın ilk dakikaları, gördüğünüz gibi herkesin mutluluğu gözlerinden okunuyor.IMG_0118

Neden Liverpool diyecek olursanız, şehir Ortaçağ Ticari Liman Şehri olarak UNESCO Dünya Mirasları listesine girmiş. Görülmeye değer bir yer olduğunu düşündüm. Nottingham’a da oldukça yakın, yaklaşık 2,5 saat sonra şehre vardık. Hava öyle güzeldi ki.. Ekip kalabalık olunca her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Kimisi plaja gidip denize girmek istiyor, bazısının karnı açıkmış, birileri dondurma yemekten bahsediyor, benimse görmek istediğim birkaç müze var. Zaten girişi ücretli müzelere gitmeye kimsenin gönlü yok, bir de hava sıcak olunca fazla yürümek istemiyorlar. Dedim yandık, iyi bir fikir değil miydi acaba bu kadar kalabalık buraya gelmek?

Neyse kızlar ve erkekler iki gruba bölündük. Kızlarla önce yakınımızdaki World Museum’a girdik. Müze dışarıdan ne kadar güzel gözükse de ücretsiz bölümleri bir o kadar başarısızdı.IMG_0185

Ücretli bölümünde şu aralar Çin’den gelen Terracotta Ordusu yani toprak askerler sergileniyor. Paralı olmasına rağmen aynı güne bilet bulmanız imkansız. Güzel bir sergi olduğuna eminim. Normal şartlarda kesin ayarlar giderdim ama bu sefer kısmet olmadı maalesef.

Sonra biraz şehrin sokaklarında dolaştık. Şehir oldukça canlı ve renkliydi. Liverpool One denilen, geniş bir alana yayılmış güzel bir alışveriş merkezi de var.IMG_0136

IMG_0228

IMG_0230

Konaklayacağımız evin giriş saati gelince eve yerleştik. İngiltere’de genel adet gece dışarı çıkmadan önce bir evde buluşuluyor, içecekler içiliyor, muhabbetler ediliyor, böylece hem mekanların açılmasına kadar birlikte vakit geçiriliyor hem de dışarıda olabildiğince az harcama yapılıyor. Bu birkaç saatlik sürede her zamanki gibi benim soru oyunumdan oynadık. Ben sorular soruyorum, herkes sırayla cevap veriyor. Bir tane de siz sorun diyorum, ilginç bir şekilde kimsenin aklına soru gelmiyor. Onlar düşünene kadar ben başka bir soru buluyorum. Mesela hayatınızdaki en büyük pişmanlığınız, vücudunuzdaki değiştirmek istediğiniz yer, en sevmediğiniz özelliğiniz, hayatınızdaki en yakın insan gibi sorular. Böylece birbirimizi daha iyi tanıyıp yakınlaşıyoruz, hem de hayat adına çok enteresan şeyler öğrenmiş oluyoruz.

Evde geçirilen birkaç saatten sonra kendimizi Liverpool gecelerine bıraktık. Hafta içi olmasına rağmen şehrin gece hayatı da oldukça renkliydi. Gece boyunca birkaç mekan gezdik. Yeni yaşıma girmişken itiraf etmeliyim ki artık belli bir saatten sonra eğlence mekanlarında yatağımı düşünürken buluyorum kendimi.

Ertesi sabah kahvaltı için Albert Dock’a gittik. Bu limanın şehrin dünya mirasları listesine girmesinde önemli bir payı var. Eskiden ambar olarak kullanılan alanlar restoranlara, kafelere ve müzelere çevrilmiş. Liverpool’un ünlü dönme dolabı da burada. Şehre gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer.IMG_0238

IMG_0297

IMG_0298
IMG_0249

Museum of Liverpool da burada yer alıyor. Şu anda müzede The Beatles grubunun üyelerinden John Lennon’un Yoko Ono ile olan birlikteliğini anlatan Double Fantasy adında bir sergi var ve girişi de ücretsiz.IMG_0233

John Lennon Liverpool doğumlu, Beatles da yine bu şehirde doğmuş bir grup olduğu için şehrin birçok yerinde gruba ait şeyler görmeniz mümkün. Buraya gelmeden önce John&Yoko sergisine gitmeyi kafama koymuştum. Ekiptekilere Beatles diyorum, John diyorum, Yoko diyorum yüzüme bakıyorlar. En sonunda dedim ki siz kahvaltınızı yapın ben şu sergiye gidip geliyorum.

Sergi alanına girmeden önce barış ağaçları koymuşlar, herkes dileğini yazıp ağaca asıyor. Dilekleri okumak gerçekten etkileyiciydi. İnsanlar “keşke kanserin tedavisi olsaydı”, “keşke onu bir daha görebilseydim” gibi şeyler de eklemişler. Zaten daha sergiye girmeden duygusal bir havaya giriyorsunuz.IMG_0261

Daha sonra Imagine şarkısı eşliğinde asıl alana ilerliyorsunuz. Girişteki ekranlarda dönen savaş videolarıyla, bombalarla ve toz bulutlarıyla başlıyor sergi. Sonrasında dünyanın bir ucundaki Japonya’dan gelen Yoko ile John’un tanışmalarıyla başlıyor hikaye. Birbirlerine olan delice aşklarından ve birlikte oldukları sürece barış için yaptıkları onlarca çılgın şeyden bahsediyor.  Arkada da Imagine şarkısı enstrümantal olarak çalıyor sürekli. Bazen duvarda kendi ağızlarından cümleleri okuyorsunuz, bazen videolarını izliyorsunuz veya resimlerini görüyorsunuz, kimi zaman da onlara ait bir eşyaya bakıyorsunuz. IMG_0262

IMG_0267

IMG_0339

IMG_0274

Hikayenin sonlarına doğru John Lennon öldürülüyor ve ondan kalan boşluktan bahsediliyor.IMG_0284

IMG_0283

Tek kelimeyle mükemmel bir sergiydi, ben zaten ilk anlarından itibaren gözyaşlarımı tutamadım. O kadar güzel düzenlemişler, öyle bir havaya sokuyorlar ki sizi.. John ve Yoko’nun tanıştıkları andan evlenme şekillerine kadar hayat tarzları o kadar alternatif ki 68 kuşağında yaşamış ne çılgın insanlar varmış bu dünyada, neler için uğraşmışlar, tüm bunları nasıl yapmışlar diyorsunuz. Tabi işin içinde uyarıcı madde kullanmalarının etkisi de yok değil ama birlikte yarattıkları o dünyaya şahit olmak benim için inanılmaz güzel bir deneyim oldu.IMG_0280

IMG_0275

IMG_0279

Müzenin çıkışında çok güzel bir satış alanı da vardı, kendime ufak tefek bir şeyler almadan geçemedim.IMG_0291

Bambaşka alemlere gitmiş ve hala tam olarak dönememiş bir şekilde bizimkilerin yanına gittim. Onlara müzeyi nasıl anlattıysam, kızlar biz de görmek istiyoruz demesinler mi? Toparlanıp bir kez daha gittik. Baktım bir tek ben değilmişim, herkes müzeyi gözyaşları içinde gezdi ve bana teşekkür etti. Bence Liverpool macerasının en güzel kısmı bu müzeydi.

Sonrasında yine Albert Dock’ta Beatles’ın hikayesinin anlatıldığı müzeye ve Beatles heykellerinin olduğu yere uğradık.IMG_0301

IMG_0323

Sonra da Nottingham’a doğru yola koyulduk. Geçen sene bu zamanlar doğum günümü daha önce hiç tanımadığım sekiz kişiyle birlikte Liverpool’da geçireceğimi söyleseler inanmazdım. Yaşadığım bu son yılın bana kattığı en güzel şey ne oldu derseniz, cevabım ne daha fazla olgunluk ne daha fazla mutluluk ne de daha fazla insan tanıyıp yer görmek. Bana kattığı en güzel şey kendi içimde aldığım yol ve artık daha fazla hissettiğim “tamamlanmışlık” duygusu diyebilirim.

 

Büyük Britanya Gezisi

Büyük Britanya Gezisi

Her ne kadar birbirini tanısa da daha önce birlikte hiç tatil yapmamış bir ekiple İskoçya’yı gezme adına yollara düştük. Yazıya başlamadan önce gittiğimiz yerleri haritada çizdireyim dedim meğerse biz İskoçya gezisi derken bir haftada neredeyse Büyük Britanya Adası’nı baştan uca fethetmişiz.Britanya

Gezimize Londra’da başladık. Daha sonra Nottingham’dan aracımızı kiralayarak Lake District (Ambleside), Glasgow, Edinburgh ve Highlands derken macerayı tekrar Nottingham’da sonlandırdık. Bu süre zarfında neredeyse her gece başka bir yerde konakladık.

Ankara’dan yola çıkan ekiple Londra’da buluştum. Tüm yolları severim ama insanı sevdiklerine kavuşturan yolculuğun tadı kesinlikle bambaşka oluyor. Otobüs terminalindeki kavuşma anımız gezinin en güzel anlarından biriydi.

İlk gece Londra’da konakladık. Daha önce şehirle ilgili birkaç yazı yayınladığım için detaylara girmeyip sadece benim için de farklı bir tecrübe olan Greenwich Gözlemevi ziyaretimizden bahsedeceğim. Aslında Greenwich Londra’nın bir kasabası. Yemyeşil ve kocaman Greenwich Parkı’nın içinde dünyanın en büyük denizcilik müzesi, Kraliçe’nin eski evi ve bir de rasathane bulunuyor.IMG_7306

Şu anda müze olarak gezilebilen rasathanede geçmişte astronomi ve navigasyon alanında oldukça önemli buluşlara imza atılmış.IMG_7331

Eskiden şehirlerde saatler güneşin doğuş ve batışına göre ayarlandığı için her şehrin saati birbirinden farklıymış. İngiltere Sanayi Devrimi sonrasında bu karmaşayı önlemek için ülkedeki tüm saatlerin Greenwich Gözlemevi’ne göre ayarlanması gerektiğine ilişkin bir yasa çıkarmış. 1884 yılından itibaren buradan geçen meridyen diğer ülkelerce de sıfır derece olarak kabul edilmiş ve yerel saat ayarlamaları buraya göre yapılmaya başlanmış.

Rasathanenin ücretli ve ücretsiz bölümleri var ama maalesef sıfır çizgisinin geçtiği alana giriş için 10 pound ödemeniz gerekiyor. Buraya gelmişken başlangıç meridyenini iki ayağımızın arasına alarak aynı anda Batı ve Doğu Yarım Küre’ye ayak basmasak olmazdı.IMG_7314

IMG_7320

En son buna benzer bir pozu Afrika’nın en güneyindeki Hint Okyanusu ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği noktada vermiştim. Yıllarca kitaplarda okuduğumuz şeyleri yerinde görmek acayip hoşuma gidiyor.

İkinci günün akşamında otobüsle Nottingham’a gelerek, burada konakladık. Sabah erkenden kiralık aracımıza binip kuzeye doğru yola çıktık. Bu arada aracı Londra’da kiralamakla Nottingham’da kiralamak arasında ciddi bir fiyat farkı vardı. Zaten Londra’da arabaya ihtiyaç da yok, Nottingham’ın konumundan faydalanıp hem konaklamayı hem de arabayı ucuza getirmiş olduk.

Yola çıktık derken o kadar da basit bir şeymiş gibi algılanmasın. İngiltere’de trafik soldan aktığı için başta birazcık endişeliydik. Aramızdan kimsenin ters tarafta araba sürme tecrübesi olmadığı için bu görevi ekibin tek erkeği Sarper’e verdik. Kulağa biraz cinsiyetçi gelse de kabul edelim ki erkekler bu işlerde daha iyi.

Yaşayarak öğrendik ki ters tarafta araba sürmenin en zor iki yanı arabayı fazla sola yanaştırıp kaldırıma çıkmamak ve göbekleri doğru bir şekilde dönebilmekmiş. Başta ufak tefek tehlikeler atlatsak da sürekli inen lastik basıncımızı ve her gördüğümüz benzinlikte lastiğe hava basmak zorunda kalışımızı saymazsak performansımız oldukça iyiydi.

İskoçya’ya gitmeden önce ilk durağımız Lake District’ti. Burası göllerden, ormanlardan ve dağlardan oluşan İngiltere’nin en büyük ve turistik milli parkı. İçinde birçok yerleşim yeri de var. Birkaç gününüzü ayırarak kasabalarını gezip trekking yapıp bot turlarına katılabilirsiniz. Oldukça huzur dolu bir yer.

Biz sadece en popüler yerlerine vakit ayırabildik. İlk önce İngiltere’nin en büyük gölü olan Windermere’e uğradık. Gölün kıyısındaki Bowness-on-Windermere kasabasını gezdik. Küçücük bu yerleşim yerinin çok güzel evleri ve sevimli bir sahili vardı. Şansımıza iki gündür ortalarda gözükmeyen güneş de birazcık yüzünü gösterdi.IMG_7409

IMG_7419

Kafelerden birine oturup İngiltere’nin en ünlü yiyeceği “fish and chips” siparişlerimizi verdik. İlk durağımıza sağ salim ulaşmış, azıcık açan güneşte ısınmış, bir de üstüne gelen kocaman balıkları görünce keyfimiz iyice yerine gelmişti.IMG_7470

Oradan gece konaklayacağımız Ambleside Kasabası’na geçtik. Bu arada arabanın lastik basıncı biz doldurdukça düşüyordu, en sonunda kiraladığımız şirketi aradık ve birini göndereceklerini söylediler. Bu sırada biz de kasabayı gezmeye başladık. Burası konakladığımız Rysdale Guest House ve camdan manzaramız.thumbnail

IMG_7555

Akşamüzeri her yer daha sessizleşti. Göle doğru yürüyüş yaptık. Ortamın güzelliğine bakar mısınız?

IMG_7494

IMG_7534

IMG_7515

Saatler sonra kiralama şirketinin gönderdiği teknik personel gelip lastiğimizi değiştirdi. Nasıl olduysa içine çivi girmiş. Böyle bir ülkede yoldaki çiviye nasıl denk geldiğimizi anlayamadık.IMG_7549

Ertesi sabah güne tam bir İngiliz gibi başladık. Adeti bozmayalım diye çayımıza süt bile ekledik.IMG_7554

Glasgow’a geçmeden önce kuzeydeki başka bir göl olan Ullswater’a uğradık. Yine her yer tablo gibiydi.IMG_7572

IMG_7574

Sonrasında Glasgow’a vardık. Burası İskoçya’nın en büyük şehriymiş. Glasgow’a gelmeyi özellikle ben istemiştim. Yıllar önce Edinburgh’u gördüğüm için rotada başka bir şehir daha olsun diye düşündüm. Şehrin çok güzel olmadığını duyduğum için fazla bir beklentim de yoktu ama o da ne, şehre bir girdik ki buranın Birleşik Krallıkta bir yer olduğuna inanamadım. Öyle köhne, bakımsız ve döküntü gözüktü ki gözüme. Glasgow’un en güzel yanı Edinburgh’a dönüşü diye bir laf var, boşuna böyle söylememişler diye düşündüm.

Airbnb’den bir ev ayarlamıştık, sağ olsun ev sahibi gezilecek yerleri yazmış güzelce. Necropolis yani ölü şehir dedikleri mezarlık ilgimizi çekti. Önce Glasgow Katedrali’ne uğrayıp sonrasında arkasındaki mezarlığa gittik.IMG_7617

Katedralde ilginç bir şey yok ama mezarlık kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir yer. Öyle büyülü bir havası var ki burada saatlerinizi geçirebilirsiniz.IMG_7631

IMG_7663

IMG_7667

Mezarlıktan kilisenin ve şehrin manzarası da çok güzel gözüküyor.IMG_7651

IMG_7644

Alan oldukça geniş, hava da acayip soğuk olunca mezar taşlarını ve anıtları uzun uzun inceleyemedik. Ama çok rahatlıkla söyleyebilirim ki bence Glasgow’un en etkileyici yeri burasıydı.

Daha sonra şehir merkezine indik. Bu arada şehirde hep Uber kullandık, 4 kişi olunca oldukça uygun fiyata geldi. George Square merkezde bir meydan. Onun etrafında da alışveriş caddeleri ve merkezleri var. Bunchanan Caddesi de en ünlülerinden bir tanesi.

IMG_7686

IMG_7699

IMG_7705

Glasgow’da çok hoşuma giden bir diğer şey ise Mural Trail dedikleri sokak sanatıyla bezenmiş binalardı. Biz yolumuzun üstünde birkaç tane inanılmaz güzel çizime denk geldik. İnternette yer alan haritayı takip ederek tüm yerleri sırasıyla gezebilirsiniz. Fotoğraflarını gördüm de daha neler var neler..IMG_7671

IMG_7682

SMWB1171

Mural Trail fikrini çok beğendim. Şehri güzelleştirmenin güzel bir yolunu bulmuşlar. Keşke bizim kentlerimizde de böyle çizimler olsa. Başta çirkinliğiyle beni şoke eden şehir, mezarlığı ve sokak sanatıyla kalbimi kazandı.

Şehirde dikkatimi çeken bir diğer şey de insanların aksanı oldu. Aylardır İngiltere’de İngiliz aksanına bayağı alıştım diye düşünüyordum ama buradaki gerçekten bambaşka bir dil gibi.

Geceyi evimizde geçirdikten sonra her sabah olduğu gibi valizimizi toplayıp yine düştük yollara. Edinburgh’a geçmeden önce yolda The Kelpies denilen 30 metre yükseklikteki devasa at kafalarının olduğu yere uğradık. At gücü İskoçya’nın endüstriyel ve ekonomik tarihini şekillendiren önemli bir etkenmiş. Anıtlar ismini 10 atın gücüne ve dayanıklılığına sahip şekil değiştirebilen mitolojik periden almış. Atlara bu ismi vererek İskoçya’nın değişen peyzajı, dayanıklı suyolları ve güçlü toplumu ile analoji kurmuşlar. Bu kocaman çelik heykellere hepimiz bayıldık. İskoçya’ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın derim.IMG_7746

Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla gece ışıklandırılmış hallerinin de muhteşem olduğunu söyleyebilirim. Heykellerin karşısında atlarla ilgili hediyelik eşyaların satıldığı ufak bir dükkan ve kafe de vardı.

Sonrasında tekrar yola çıktık ve kısa bir süre sonra Edinburgh’a vardık. Bu arada şehir “Edinbra” diye telaffuz ediliyor, aman dikkat! Burada 2 gece Kuzey Denizi’nin kenarındaki Portobello semtinde bir evde kaldık. Bu seferki evimiz ve üst katımızda yaşayan ev sahibimiz tam anlamıyla mükemmeldi. 13 yaşındaki ikiz oğulları okuldan dönüşte Kuzey Denizi’nde yelkenliyle açıldılar. Dünyada böyle güzel hayatlar da yaşanıyor. Benim de payıma düşen hiç tanımadığım insanların evlerine, yaşantılara tanık olmaktan yaşadığım mutluluk oldu.IMG_7755

IMG_7982

Eşyalarımızı bırakıp doğruca Edinburgh Kalesi’ne gittik. Şehrin kalbi, sönmüş bir yanardağın üzerinde kurulmuş kalenin etrafında atıyor. Daha önce içini gezdiğim için bu sefer dışarıdan bakmakla yetindik.IMG_7775

IMG_7779

Buralara geleli 6 sene olmuş ama sanki ilk defa görüyormuşçasına şehirden yine çok etkilendim. Bir de insan Glasgow’dan gelince resmen bir masalın içine düşmüş gibi hissediyor kendini.IMG_7765

IMG_7767

Kaleden aşağıya inen yola Royal Mile deniyor. Aslında bu yol tam bir mil değil 1 mil 150 yardaymış.  Bu nedenle ölçümün içkiliyken yapıldığı halk arasındaki alay konularından birisiymiş. Bu yol üzerinde restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve gayda çalan etekli amcalar vardı.IMG_7795

IMG_7798_2

Oradan Edinburgh’nın ünlü alışveriş caddesi Princess Street’e indik. Bu caddenin sol tarafında hiç bina yok, onun yerine kocaman yemyeşil Princess Street Gardens adında bir park var. Buradan kalenin manzarası da mükemmel. IMG_7822

IMG_7828

Bahçeyi gezip geçen gelişimizde yaptığımız gibi yolun karşısındaki Starbucks’a oturup kale manzarasına karşı kahvelerimizi yudumladık. Bence burası dünyanın en güzel manzaralı Starbuckslarından birisi.

Akşam çok geç olmadan evimize döndük. Çünkü ertesi sabah saat 08:00’de kalkacak olan günübirlik bir Kuzey İskoçya yani “Highlands” turu satın almıştık. Edinburgh çıkışlı çeşit çeşit Highlands turları var. Kaleler, göller ve viski tadım turlarına günübirlik veya konaklamalı katılabilirsiniz.

Biz geçen gelişimizde Loch Ness turu yapmış ve memnun kalmıştık. Bu sefer yine aynı turdan satın aldık. Loch İskoççada göl anlamına geliyor. Loch Ness, bizdeki Van Canavarı gibi adı Nessie olan Loch Ness Canavarı’yla ünlü bir göl.

İskoç ezgileri eşliğinde büyük bir otobüsle yola çıktık ve gün boyunca 560 km yol yaptık. Sisli ve karlı yollardan geçtik. Birkaç yerde ufak ufak molalar verip Fort Augustus Kasabası’nda durduk. Buradan isteyenler tekne turuna katılıp gölde gezinti yaptılar.IMG_7894

IMG_7905

Biz geçen sefer tekne turu yaptığımız için bu sefer kasabada kalmayı tercih ettik.IMG_7913

Sonrasında yine birkaç mola vererek akşam 20:00’de Edinburgh’ya vardık.IMG_7939

Bu arada rehber yol boyunca ülke ve bölge hakkında bilgi verdi bizlere. Harry Potter, James Bond, Game of Thrones gibi filmlerin çekildiği yerlerden geçtik. Yolculuğumuzun büyük bir kısmı otobüs içinde geçtiği için biraz yorucu oldu açıkçası. Ama yine de buralara gelmişken Highlands’i görmeden dönmek olmazdı diye düşünüyorum.

Tur sonrasında Grassmarket’te akşam yemeğimizi yedik. Burası yan yana bar ve restoranların olduğu, kaleye yakın, çok güzel bir cadde.

Ertesi gün İskoçya ile vedalaşma vakti gelince yola çıkmadan kahvaltımızı evin yakınındaki Portobello Sahili’nde yapalım dedik. Kuzey Denizi’ne açılan bu sahil inanılmaz güzeldi. Romantik sahil fotoğraflarına bayıldığımı önceki yazılarımdan biliyorsunuz zaten.IMG_7994

IMG_7999

Bu sefer istikamet güneye doğruydu. Akşamüzeri Nottingham’a vardık, arabayı sağ salim teslim edip rahat bir nefes aldık.

Ertesi gün Nottingham’da hava muhteşemdi. Günlerdir üşümekten büzüşen vücutlarımızın mutluluğunu tahmin edebilirsiniz. Zaten ekip bütün tatil boyunca havanın soğuğundan, ülkenin pahalılığından ve İngiliz mutfağının kısırlığından başımın etini yemişti. Son günü böyle geçirmek tüm her şeyi unutturdu.

Güne Wollaton Park’ta başladık. Sıcak havadan geyiklerin de keyfi oldukça yerindeydi.IMG_8119

IMG_8141

Daha sonra şehir merkezine indik. Old Market Square’de tüm çocuklar süs havuzundaydı. Burada böyle bir manzara gördüğüme şaşırmadım değil.IMG_8144

Akşama doğru kaleye doğru yürüyüp 1189’de kurulmuş ve İngiltere’nin en eski barı olduğu iddia edilen Ye Olde Trip to Jerusalem’e gittik. Herkes sokaklara taşmıştı. Şehri hiç bu kadar güzel görmemiştim. IMG_8156

IMG_8169

Gezinin kapanışını da Robin Hood’la yaptık.IMG_8193

Ertesi gün sabahtan herkes Türkiye’ye doğru yola çıktı. O kadar güzel geçen bir haftadan sonra odama yalnız dönmek benim için biraz buruk oldu haliyle. Ama yine de herkesin memnun kaldığı, unutulmayacak bir geziye vesile olmaktan memnun oldum. Bu geziyle birlikte bu topraklarla ilgili kurduğum hayalleri tamamlamaya çok yaklaştım. Kalan aylar içinde aklımdaki bir iki yeri de görebilirsem iç rahatlığıyla valizimi toplayıp döneceğim inşallah.

Manchester Gezisi

Manchester Gezisi

Birleşik Krallığın Londra ve Edinburgh’tan sonra en çok ziyaret edilen üçüncü şehri Manchester’dan merhaba! Sınıftan birkaç kişi trene atlayıp hem okul turu için vize başvurusu yapmaya hem de şehri görmeye geldik. Güne tren yolculuğuyla başlamak benim için zaten anlatılamaz bir mutluluk, şehir de hoşumuza gidince oldukça keyifli bir gün geçirmiş olduk.IMG_6518

Manchester Piccadilly Tren İstasyonu’nda şehre ilk adımımızı attık. Manchester, sanayi devrimin doğduğu yer olarak biliniyor. Şehir, bilim, sanat, müzik, spor gibi birçok alanda başarıları ile tanınıyor. Aynı zamanda atomun ilk parçalandığı ve dünyadaki demir yolunun ilk kurulduğu yermiş.IMG_6520

Şehir bizi değişik köprüleri, kiremit rengi binaları ve sapsarı tramvaylarıyla karşıladı.IMG_6523

IMG_6524

İlk durağımız yürüme mesafesindeki Market Street’ti. Burası şehrin ünlü alışveriş caddelerinden biri. Yolda kurulu ufak bir pazardan geçip merkez sokaklarda gezindik. Şehir merkezi gerçekten büyük ve hafta içi olmasına rağmen kalabalıktı.IMG_6530

IMG_6535

IMG_6538

Manchester Katedrali’nin girişinin ücretsiz olduğunu öğrenince buraya da uğradık. Öğrenci bütçemle kiliselere ve katedrallere para vermekten yorulduğumdan daha önceki yazımda bahsetmiştim.IMG_6541

Kilisenin kulesinde restorasyon, içerisinde de akşam yapılacak bir organizasyonun hazırlığı vardı.IMG_6543

IMG_6545

Araya vize başvurumuzu sıkıştırıp, otobüse binip Manchester United’ın stadyumunda soluğu aldık. Bu arada şehrin Premier Lig’de oynayan iki takımı var: Manchester United ve Manchester City. Şehre gelmişken yapılacak aktivitelerin en başında da bu takımların stadyumlarını gezmek geçiyor. Biz de geleneği bozmayıp birini gezelim diye düşündük. Ama sorun şu ki, şehir resmen hangi stadyumun gezilmesi gerektiğine dair ikiye bölünmüş durumda.

İnsanların bir kısmı Manchester United’ın köklü bir tarihi olduğu için Old Trafford Stadyumu’nu görmenin daha anlamlı olduğundan; diğer kısmı ise Manchester City’ye ait Etihad Stadyumu’nun daha gösterişli olduğundan bahsediyorlar.

Biz ekipçe oyumuzu Manchester United’dan yana kullanarak yaklaşık 1,5 saat süren stadyum turuna katıldık. Tura başlamadan önce takımın müzesini gezme şansınız da var. Bana kupalarla dolu gelen bu alan, takımın tarihinin anlatıldığı ve eminim ki fanatiklerin çok hoşuna gideceği bir bölüm.IMG_6564

Sonrasında tura başladık. Stadyuma bir girdik ki, o yeşil ile kırmızının canlılığını ve güzelliğini fotoğraflarla anlatmak inanın çok zor. Takımın takma adı da “the Red Devils” yani “Kırmızı Şeytanlar”mış.IMG_6575

Rehber uzun uzun sahanın malzemesinin %97’sinin çimen olduğundan, bakımının ne kadar maliyetli olduğundan ve tasarımından bahsetti. Daha sonra maçların bitiminde yapılan basın açıklaması salonuna gittik. Burada bazen futbolcu sözleşmeleri de imzalanıyormuş.IMG_6585

Turun en güzel yanlarından biri de oyuncuların soyunma odasını görmek oldu. Ronaldo sürekli aynada kendine baktığı için odadaki aynanın ismi Ronaldo aynasıymış.IMG_6599

IMG_6609

IMG_6600

Turun bitiminde bizi iki takıma ayırıp anonslar eşliğinde futbolcuların çıktıkları yerden sahaya çıkarttılar. O yüksek ses eşliğinde ısınma hareketleriyle hep birlikte sahaya koştuk. Bu kısma bayıldım, acayip heyecanlıydı. Ünlü bir futbolcu olmak inanılmaz güzel bir duygu olmalı.

Sonrasında fotoğraf çekimleri ve hediyelik eşya mağazasında alışverişler derken turu bitirdik. Futbolla hiç ilgisi olmayan birkaç kişi olarak hepimiz turdan çok memnun kaldık. Kesinlikle tavsiye ederim.IMG_6682

Akşamüzeri Salford Quay denilen rıhtıma indik. Buradaki köprülerin ve binaların mimarileri gerçekten ilginçti. Hava kapalı olmasına rağmen ortam çok güzel gözüküyordu. Birleşik Krallığın en büyük BBC merkezi de buradaymış. Dilerseniz turla stüdyolar gezilebiliyor.IMG_6647

IMG_6634

IMG_6638

IMG_6639

Akşam yemeğimizi burada yiyip tekrar şehir merkezine indik. Trenimizin kalkmasına birkaç saat daha vardı. Şehrin gece hayatı çok ünlü, şehrin ekonomisinde de büyük bir katkısı varmış. Sokaklarda gezinirken aramızdaki gece hayatları konusundaki en uzman kişi burada güzel yerlerin kokusunu alıyorum, şu tarafa dönelim, sonra şuraya gidelim diyerek bizi bir sokağa çıkarttı. Tamamen tesadüf bir şekilde kendimizi Canal Street’te bulduk, meğerse burası Manchester’ın gey mahallesiymiş. Hepimiz arkadaşın koku alma yeteneğine çok güldük.

Cadde boyunca bir sürü bar vardı ve her yer rengarenk gök kuşağı ışıkları, LGBT bayraklarıyla doluydu. Henüz gece tam başlamamış olsa da hayatın burada oldukça renkli aktığı belliydi.IMG_6665

Rastgele bir yere oturup bir şeyler içtik. Neyse ki barlara herkes girebiliyor. Benim için oldukça ilginç bir tecrübe oldu.
IMG_6664

Tren vakti gelince mecburen istasyona doğru yola koyulduk. Hızlıca geçen keyifli bir günün ardından metropollerin de istenirse güzel bir şekilde tasarlanıp insana mutluluk verebileceğine şahit oldum.

 

Galler Gezisi

Ben bahar tatili için Türkiye’deyken sınıftan 4 kişi araba kiralayıp, kalınacak yerleri ayarlayarak daha önce Galler’de yaşamış birinin oluşturduğu bir gezi planıyla Galler’e gitmeye hazırlanmışlar. Nottingham’a dönünce öğrendim ki son dakikada çıkan başka şeyler yüzünden geziyi ertelemişler. Kısacası evren benim ülkeye dönüp o geziye katılmam için tüm şartları öyle güzel ayarlamış ki ben de mesajı alarak hemen konaklamayı ayarlayıp, 5. koltuktaki yerimi aldım. Kısmet denen şey bazen ne kadar can sıkıcı olsa da bazen de hayatımıza böyle umulmadık heyecanlar katabiliyor.

Gezi detaylarına geçmeden önce kafaları karıştıran Birleşik Krallık ve İngiltere kavramlarına kısaca değinmek istiyorum. Aşağıdaki şekil her şeyi çok güzel özetlemiş. Birleşik Krallık 4 ülkeden oluşuyor: İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda. Bu dört ülkeden en büyüğü ve en çok nüfusa sahip olanı İngiltere olduğu için biz genelde hepsinden İngiltere olarak bahsetmeye alışmışız. Hepsi monarşiyle yönetilse de hepsinin ayrı dili (Galce, İskoçça ve İrlandaca) ve kendi ulusal meclisleri var.Harita

İskoçya ve Kuzey İrlanda’ya nazaran Galler, birçok açıdan İngiltere’yle iç içe geçmiş bir ülke. Örneğin İngiltere’yle aynı hukuk sistemini kullanıyor ve bazı sporlarda ortak takım çıkarıyorlar. Ama yine de Galce o kadar farklı bir dil ki, ben İngilizceyle hiçbir benzerlik bulamadım. Halkın sadece 4’te biri bu dili konuşabiliyormuş.IMG_5997

Ülkenin başkenti ve en büyük şehri Cardiff olduğu için 3 gece Cardiff’te konaklayıp buradan gezeceğimiz yerlere gittik. Genel olarak ülkenin güney bölgelerini ve kuzeyde de bir kasabasını gezdik. İşin açıkçası yola çok bir beklentim olmadan çıktım. Çünkü daha önceden ne Galler’e giden birini duymuştum ne de Galler’de çekilmiş güzel fotoğraflar görmüştüm. Ama gittiğimiz yerlerde her gün beni şaşırtacak başka güzellikler gördüm ve hepsinde ayrı bir heyecan yaşadım.

İlk günümüz Cardiff şehir merkezinde geçti. Burası İngiltere’ye göre çok farklı gerçekten. Mimari açıdan eskiyle yeni biraz karışmış gibi geldi bana. O yüzden şehrin etkileyici olduğunu söyleyemeyeceğim. Yine de şehre indiğimiz anda kocaman kırmızı ejderhalı Galler bayraklarıyla bizi karşılayan High Street hoşuma gitti.  IMG_5785

IMG_6009

Bu caddenin üzerinde “arcade” dedikleri küçük şirin çarşılar var. Çarşıların içinde de hem yemek hem de alışveriş için çeşit çeşit dükkanlar.IMG_6139

High Street’in bitiminde Cardiff Kalesi bizi karşıladı. İçinde kocaman bir bahçesi olan kaleyi ilk kez milattan sonra 55 yılında Romalıların inşa ettiği düşünülüyor. Sonrasında başka topluluklar tarafından da kalenin inşasına devam edilmiş.IMG_5797

IMG_5809

IMG_5921

YIEM7633

Kaleye girerken mutlaka “House Tour” dahil bilet almak lazım çünkü bu biletle kaledeki odaları rehberle birlikte gezebiliyorsunuz. Her odanın ayrı bir teması var ve rehber anlatmaya başlayınca her şeyin ne kadar ayrıntılı düşünülerek yapıldığını görüp hayret ediyorsunuz. Astrolojik burçların olduğu tavanlar, haftanın günlerinin resmedildiği pencereler, masal kahramanlarının anlatıldığı çocuk odaları gibi ilk başta baktığımızda göremediğimiz ama anlatıldıkça fark ettiğimiz detaylar hepimizin çok hoşuna gitti. Rahatlıkla söyleyebilirim ki kale, bugüne kadar gezdiğim kaleler içinde en iyilerinden biriydi.IMG_5848

IMG_5847

Daha sonra Mermaid Quay denilen ve Bristol Kanalı’na açılan sahil şeridine gittik. Burası da restoranların olduğu ve bot turlarının yapıldığı güzel bir yer.IMG_6101

Bu arada resimde gördüğünüz nergisler ülkenin ulusal sembollerinden biri. Yollarda, kafelerde hep bu çiçekten var. Bulundukları her ortamı güzelleştiriyorlar.

Buradan Kamna’nın arkadaşının tavsiyesiyle 15 dakikalık hızlı bot turuna bindik.IMG_5959

Önce yavaş yavaş başlayan bot sonra acayip hızlanıp değişik manevralarla bizi oradan oraya savurdu. Aylardan Nisan olmasına rağmen hava buz gibiydi; bot zaten hızlı, bir de en öne oturmuşum, rüzgar resmen bütün iliklerime kadar işledi. İndiğimde de başım dönüyordu. Ama hep birlikte güzel eğlendik. Hatta sürücü bir ara botu durdurup hepimizi azarladı: “Anlattığımız tüm güvenlik kurallarını ihlal ediyorsunuz. Geriye bakmak yok, elinizi bırakmak yok, telefonla çekim yapmak yok” diye. Neyse ki ayrılırken gönlünü alıp hep birlikte bir fotoğraf çektirdik.IMG_5965

İkinci güne Hint kahvaltısıyla başlayıp bir başka şehir olan Swansea’ye doğru yola çıktık. Ekibin kalan 4 üyesi Hintli olunca, tatil boyunca dinlemediğim Hintçe şarkı kalmadı. Çok ilginç ki, şarkılarının hemen hepsi bir filmle ilişkili. Şarkıyı duyunca film hakkında konuşmaya başlıyorlar. 4 günün sonunda ben de bazı şarkıların nakaratlarına eşlik etmeye başladım.

Swansea şirin bir sahil kasabası. Buradaki Mumbles sahiline gittik. Hava oldukça rüzgarlı olduğu için su da çamurlu ve kahverengiydi.IMG_6030

Evlerin mimarisi oldukça hoş. Daha sıcak havalarda ziyaret edilse daha keyifli olacaktır mutlaka.IMG_6043

LCZH7062

Bir sonraki durağımız ise Three Cliffs Bay’di. Buranın Birleşik Krallığın en güzel sahili olduğu söyleniyor. Hava her ne kadar puslu ve kapalı da olsa hepimiz buraya bayıldık. Öyle romantik, öyle etkileyici bir yerdi ki.. Uzun uzun yürüyüp, bir sürü fotoğraf çektirdik.IMG_6046

IMG_6070

IMG_6081

Üçüncü gün ev ahalisi bir türlü toparlanıp çıkamadı. Ben de kendimi vurdum yollara. Cardiff’i birazcık daha keşfetmeye çalıştım. Burası şehrin kütüphanesi.IMG_6127

Şehirdeki St David’s alışveriş merkezi de Birleşik Krallıktaki en büyük alışveriş merkezlerinden biriymiş.
IMG_6120

Sokaklarda dolaşırken gözüme Efes Restoran adında bir Türk restoranı takıldı. Bir merhaba demek için uğrayım dedim meğerse tam kahvaltı sofrasını kurmuşlar, yemeğe başlayacaklarmış. Kaynanan seviyormuş diyerek beni de davet ettiler. Hoş sohbet eşliğinde kahvaltımı yapıp çayımı içtim. O kadar iyi geldi ki, ne kadar mutlu olduğum gözlerimden anlaşılıyor zaten.IMG_6132

Sonra bizim ekiple buluşup Cardiff’in biraz dışındaki Caerphilly Kalesi’ne gittik. Buranın doğası ve mimarisi tek kelimeyle muhteşemdi. Galler’in en büyük, Birleşik Krallığın ise 2. en büyük kalesi olan Caerphilly’nin özelliği duvarlarının silindir şeklinde oluşuymuş. Kalenin etrafı güvenlik nedeniyle suyla çevrili ve bu suda yaşayan kuğular ve kazlarla öyle masalsı bir havası vardı ki..IMG_6179

IMG_6188

IMG_6239

IMG_6216

Buradan da Penarth kasabasına geçip, kasabanın ünlü iskelesini gördük. İskelede çok hoş bir kafe ve resim sergisi de vardı. Nergis çiçekleri eşliğinde kahvelerimizi içtik. IMG_6272

IMG_6277

CAKU4157

Gezinin son günü ise hepimiz için oldukça vurucu oldu. Ülkenin kuzeyinde, Cardiff’ten 3,5 saat uzaklıktaki Portmeirion’a gittik. Yollar uçsuz bucaksız yemyeşil araziler ve yeni doğmuş kuzularla doluydu. Zaten Birleşik Krallık’ta et deyince akla Galler gelirmiş, ülkenin koyun eti makbulmüş.IMG_6315

Portmeirion’a geldiğimizde ise hepimizin ağzı açık kaldı. Gerçekten Galler’de miyiz inanamadık. Burası mimar Clough Williams-Ellis tarafından İtalyan mimarisine göre inşa edilmiş turistik bir kasaba. Kasabaya ücret ödeyerek giriyorsunuz. İçeride rengarenk binalar ve çeşit çeşit bitkilerle mükemmel bir dünya kurmuşlar. İnsan isteyince elini değdiği her yeri ne kadar güzelleştirebiliyor, inanılmaz..IMG_6328

IMG_6422
IMG_6420

IMG_6383

IMG_6409

Bir de bizim şansımıza hava o kadar güzel ve güneşliydi ki kasabanın ruhunu tam anlamıyla yaşayabildik. İnsanlar deniz kenarındaki havuzda yüzüyorlardı.IMG_6356

IMG_6393

Kasabadaki restoranların birinde İtalyan pizzamızı yedikten sonra Nottingham’a doğru yola çıktık. Bu kadar güzel geçen 4 günden sonra diyebilirim ki hayat size birazcık göz kırpıyorsa siz ona koşun. Kapının arkasında neler olacağını asla tahmin edemezsiniz..

 

İlk Dönemin Ardından

Şaka maka İngiltere’de 4 ayı devirdim ve bu süre zarfında çok şey gördüm, çok şey öğrendim, bunun yanında çok koşturup, çokça da yoruldum. Gelmeden önce burada düzenli spor yapacağımı, iki dönem arasındaki bir aylık tatili Türkiye’de geçireceğimi, hafta sonları çevredeki yerleri gezeceğimi falan sanıyordum ki meğerse ben bu işi bayağı bir hafife almışım. Öyle zamanlarım oldu ki prensesler gibi bir hayatım varmış, kendimi bu kadar işin içine niye soktum ben diye de düşünmedim değil. Sonra camdan dışarıyı izleyen bir prenses olmanın hiç de zevkli olmadığını hatırlattım kendime.

10 yıllık iş hayatından sonra ödevi, sınavı, sunumu, derdi, tasası hiç bitmese de kısa bir süreliğine öğrenci olmak iyi geldi yine de. Neden derseniz bir kere okul hayatı iş hayatına göre kesinlikle daha masum. Yani iş yerindeki gibi politikalara, çıkar ilişkilerine ve sanal düşmanlıklara hiç gerek olmayan bir ortam. Zaten buradaki sistemde çan eğrisi de olmadığı için kimsenin notu kimseyi ilgilendirmiyor. O yüzden her şey daha sahici. Bilmiyorum biraz da şanlıyım herhalde, ne zaman neye ihtiyacım olduysa arkadaşlarım koşa koşa yardımcı oldular. Hastalanınca ülkelerinden getirdikleri bitkilerden verdiler, taksiye bindiğimde aracın plakasının fotoğrafını çektiler, her geç saatte eve döndüğümde vardın mı diye mesaj attılar, öyle bir sürü küçücük ama önemli şey..

Buradaki sistem demişken birazcık da eğitim sistemi hakkındaki izlenimlerimden bahsedeyim. Öncelikle içerik olarak MBA’de konuşulan hemen hemen her şey gerçek hayatla ilgili olduğu için konular oldukça ilgi çekiciydi. Mesela strateji yönetimi dersinde her hafta bilinen bir şirketin düştüğü stratejik açmazı inceleyip belli yöntemler kullanarak şirketin yapması gerekenleri analiz ettik. Acayip hayatın içinden ve zihin açıcıydı.IMG_3636

Resimdeki de bu dersin hocası Jeannie. Ne kadar sevimli gözükse de yeri geldiğinde acayip sert olabiliyor, aman dikkat! Okulun ikinci haftası okuyalım diye verdiği dokümanları doğru düzgün okumadık diye yediğimiz azar hala aklımda. İngiliz aksanıyla “I am serious about my lecture because I am serious about your learning” diye bağırmıştı. Hepimiz süt dökmüş kediye dönmüştük. Bense tarzından etkilenip içimden “Helal olsun sana kadın!” demiştim.

Ama onun yanında vasat derslerimiz de olmadı değil. Hani herkesin uyukladığı, başka şeylerle uğraştığı dersler. Ben burada okurken en çok konuların ülkedeki olup bitenlerle ilişkilendirilmesini sevdim. Örneğin buradaki zincir marketlerin stratejilerini anlamak veya pazarlama dersinde ülkedeki müşteri profillerini analiz etmek ya da Nottingham’daki evsizler için proje geliştirmek gibi birçok farklı konuyla ülkeyi keşfetme fırsatı buldum. Böylece sokaklarda yanından geçip gittiğim çoğu şey daha fazla anlam ifade etmeye başladı.

Bir de burada ilginç bir notlandırma sistemi var. Geçme notu 50. 60’lı bir şey aldıysanız bayağı iyisiniz; 70’li bir şey aldıysanız mükemmelsiniz; 80 üzerini görebilirseniz zaten olağanüstüsünüz, eşiniz benzeriniz yok. Döneme bir başladık, ilk ödevin notları açıklandı herkes 50’ler, 60’larda bir şeyler almış, tabi hepimizde bir hayal kırıklığı. Hoca sınıfa geldi ve dedi ki, eğer burada 60’ın üzerinde bir not alırsanız akşam bir şampanya patlatmalısınız. Hele bir de 70’in üzerine çıkabildiyseniz gidin en pahalısından bir şampanya patlatın. Meseleyi anlayınca rahatladık. Ben de o günden sonra her pahalı şampanya patlatma hakkı kazandığımda bayağı mutlu oluyorum doğrusu.
IMG_1973

IMG_3155

İntihal konusunu da es geçmemek lazım. Burada başkalarının fikirlerini kullanırken kaynak göstermek o kadar önemli ki iki cümlelik bir ödev yazsak Turnitin denilen intihal tespit programı aracılığıyla sisteme yüklüyoruz. Tüm hocalar da her seferinde bizi tekrar tekrar uyarıyor. Konu o kadar beynime işlemiş ki, geçen gün Türkçe bir edebiyat dergisi okurken Nazım Hikmet’in hayatını anlatan metnin referanslarını ararken buldum kendimi. E sonuçta Nazım’ın hayatı neyi nasıl anlattığına göre o kadar çok değişebilir ki. Yazan kişi bu bilgileri nereden derledi topladı önemli değil mi? Hadi dergiyi geçtim de Türkiye’deki intihal vakalarını düşünecek olursak tüm üniversitelere şöyle bir sistem kurmak çok mu imkansız?

Bir de hocaların değerlendirilme işlemi var. ODTÜ’deyken her dönem sonunda elimize bir kağıt tutuştururlardı, ders ve hoca hakkında bir şeyler yazardık ama yazdıklarımız ne olacak, ne işe yarayacak bilmezdik. Kağıdı boş versek de hiçbir şey olmazdı. Burada online olarak yaptığımız değerlendirmeler hocaların direkt olarak terfilerini etkiliyor. O yüzden de bu işi acayip ciddiye alıyorlar. Yakından takip edip defalarca hatırlatma gönderiyorlar. Bence bu da eğitimin kalitesi için önemli bir etken.IMG_1823

Tabi ben üniversiteden mezun olduktan sonra gelişen teknoloji de her süreci acayip kolaylaştırmış. Tüm derslerin programları, ders notları, kütüphaneden ödünç alınan kitaplar ve son teslim tarihleri gibi her türlü bilgi okulun cep telefonu uygulamasında mevcut. Teknoloji namına benim en çok hoşuma giden şey tabi ki de sınıfın whatsapp grubu. Derste canın mı sıkıldı, hocanın yaptığı bir şey komiğine mi gitti, birini uyurken mi gördün, gruba bir iki cümle yaz veya bir fotoğraf gönder sonra bütün sınıf oradan yürüsün. Benim gibi sıkılganlar için süper ötesi bir icat. Ahh yıllarca neredeydin whatsapp?

Son olarak bir de “reflection” yani yansıtma konusuna değinmek istiyorum. Geldiğim günden beri bunu bir gün olsun dillerinden düşürmediler. Örneğin bir derste bir probleme çözüm geliştiriyoruz, raporlar yazıyoruz, grup sunumları yapıyoruz ama işimiz bitiyor mu? Hayır, en sonunda bir de kişisel yansıtma raporu var. Bu rapor, neler yaptık, bunları yaparken neler hissettik, bir daha yapıyor olsak neyi farklı yapardık gibi tüm yaşanan sürecin tekrar gözden geçirilmesini ve değerlendirilmesini içeriyor. Böylece kişisel farkındalığın gelişeceğine, kritik düşünme kabiliyetinin artacağına, yaşananların unutulmadan bir sonraki çalışmalarda kullanılacağına inanıyorlar. Buraya gelmeden böyle bir şeyi ne gördüm ne de duydum. O yüzden en çok derslerin bu kısmında zorlanıyorum. İçimden çoğu zaman “bir daha yapsam yine aynısını yapardım” demek geçse de olmuyor çünkü bu kısımdan da ciddi anlamda notlandırılıyoruz.

Eğitim sistemindeki durumlar bu şekilde. Sınıf arkadaşlarıma gelecek olursak anlatacak öyle çok hikaye var ki. Mesela ben burada yıllardır okullarda bize öğretilen Türkiye’nin jeopolitik konumunun gerçekten de ne kadar önemli olduğunu ve ülkemizde dört mevsimi birden yaşadığımız için ne kadar şanslı olduğumuzu bir kez daha anladım. Dünyanın başka ucundan gelen arkadaşlarım için bu bir sene biraz da Avrupa’yı tanıma senesi oluyor. Buraya gelmişken görebildikleri kadar çok ülkeyi görmeye çalışıyorlar.

Mevsim konusuna gelirsek bazıları hayatında hiç kar görmemiş, ellerinin ayaklarının üşüdüğünü bile hissetmemiş. Şansımıza bu sene Nottingham’a azıcık kar yağınca öyle mutlu oldular ki tabi benim de onların o heyecanını paylaşmak çok hoşuma gitti. Yağan karın altında birlikte dans ettik. Jamaikalı Otis’in sorduğu soruyu da unutmam mümkün değil: “Senin de soğukta burnun akıyor mu?”. Düşünsenize bunu daha önce hiç yaşamayan bir insan için ne kadar garip bir durum. Hayatın böyle detaylarını görmek çok hoşuma gidiyor.IMG_1166

İşin ilginç tarafı da her şeyin bir yıl sonra biteceğini bilerek yaşamak oluyor. Yani bu ortamımızın, yaşananların, konuşulanların bir daha asla tekrarlanmayacağını bilmek, herkesin bir yerlere savrulacağının ve çoğu şeyin zamanın içinde kaybolacağının farkında olmak. Bu kısım da benim için işin en buruk kısmı..IMG_1994

IMG_3630

Özet olarak geçen aylar sonrasında diyebilirim ki insanın zaman zaman daha önce düşündüğü, önemsediği, uğraştığı şeylerden kendini tamamen çıkarıp dikkatini bambaşka şeylere odaklamasının oldukça faydalı bir şey olduğuna inanıyorum. Böylece geriye dönüp baktığınızda bıraktığınız çoğu şey gözünüze bambaşka görünüyor, aklınız, zihniniz, algınız ve ruhunuz yenileniyor. Sanki üzerimdeki toprağı atmış gibi hissediyorum kendimi. Günden güne de Türkiye’yi daha çok özlüyorum. Bence bu benim için oldukça iyi bir gelişme. Koşarak geldiğim yerle aramda yeniden bağlar kuruyorum. Bakalım hikayenin devamında neler olacak ben de çok merak ediyorum.

Cambridge Gezisi

Cambridge’e gideli epey zaman oldu ama sonrasında öyle yoğun bir temponun içine düştüm ki ancak şimdi fırsatını bulup yazının başına oturabildim. Sınıftan 9 kişi toplandık günübirlik bir tur aldık. Şehrin bir sürü güzel yanı var ama benim kalbimi Cam Nehri fethetti. Cambridge Üniversitesi’ni, sokakları, köprüleri, şapelleri falan boş verin; Cam Nehri’nin üzerinde yapacağınız kayık turunun verdiği duyguyu inanın başka yerde bulmanız çok zor. Hani böyle sessiz bir doğanın içinde meditasyon yapar gibi, başka bir boyuta geçmiş gibi, huzura ermiş de hafiflemiş gibi inanılmaz güzel bir duygu.

Diğerlerini boş verin dedim ama aslında nehir turunun beni bu kadar etkilemesinin bir nedeni de etrafındaki manzaranın güzelliği. Şehir aynen Oxford’da olduğu gibi Cambridge Üniversitesi’ne bağlı 31 kolejin tarihi binalarıyla kuşatılmış durumda. Zaten üniversite, 1209 yılında yerel halk ile anlaşmazlık sonucunda Oxford’dan ayrılan akademisyenler tarafından kurulduğu için her iki okul arasında büyük benzerlikler bulunuyor. Hatta iki üniversiteyi kastetmek için Oxbridge tabiri bile geliştirilmiş.

Güne Queens’ College’ın bahçesinde bulunan Mathematical Bridge ile başladık. Tanjant ve radyal yapı elemanlarıyla oluşturulmuş bu mühendislik harikası köprünün görüntüsü de oldukça estetik.  Köprü, 1749 yılından bugüne kadar gelmiş.IMG_1196

Oradan yürüyerek Trinity College’e gittik. İngiltere’de gördüğüm diğer şehirler gibi Cambridge de ufacık, her yere yürüyerek gidilebiliyor.IMG_1288

Trinity College, Nobel Ödülleriyle ünlü bir okul. 32 tane Nobel Ödüllü üyesiyle diğer tüm Oxbridge kolejlerini sollamış durumda. Başbakanlardan, Prens Charles da dahil olmak üzere kraliyet ailesinden, ünlü şairlerden, filozoflardan ve bilim insanlarından oluşan oldukça değerli bir mezun profili var. Bizim gittiğimizde kapalı olduğu için içeri giremedik ama bahçesindeki Newton’un ağacını gördük.IMG_1290

Isaac Newton da Trinity College’den mezunmuş ve kolejin önündeki bu minik ağacın Newton’un yerçekimini keşfettiği elma ağacının tohumundan yetiştirildiği söyleniyor. Ne kadar sevimli değil mi?IMG_1298

Oradan Corpus Christi College’e geçtik. Kolejin önündeki adı Corpus Clock olan saat oldukça ünlü. 1 milyon sterlin harcanan saatin yapımı tam 5 yıl sürmüş. Açılışını 2008 yılında yine Cambridge Üniversitesi mezunu Stephen Hawking yapmış. IMG_1670

IMG_1328

Saatin üzerinde çirkin bir çekirge var. Çekirgenin altında yer alan altın kaplama levhadaki mavi ışıklar saati, dakikayı ve saniyeyi gösteriyor. Her saniyede bir çekirgenin hareket etmesiyle en dıştaki daire dönüyor ve o döndükçe de çekirge ağzını açıp kapatıyor. Bu yüzden de zaman ilerledikçe sanki çekirge zamanı yiyormuş gibi duruyor. Mekanik açıdan müthiş bir buluş olsa da anlamı oldukça derinlere uzansa da bu saat benim tüylerimi ürpertti. Kendisinden çok hoşlandığımı söyleyemeyeceğim.

Sıra geldi günün en güzel anına yani Cam Nehri’ndeki punting turuna. Punting kayığı sırıkla sürmeye deniyor. Şehirde bu işi yapan bir sürü şirket var ama anladığım kadarıyla bu şirketlerden ruhsatlı olanlar var, olmayanlar var. Cambridge Belediyesi’nin sayfasında ruhsatlı şirketlerin ismi yazıyor. Biz turla geldiğimiz için herhangi bir ayarlama yapmamıza gerek kalmadı ve 10£ ödeyerek teknemize bindik. İnanılmaz keyifli bir tecrübeydi, herkese tavsiye ederim.IMG_1465

IMG_1349

IMG_1345

IMG_1677

IMG_1360

Bir ara ördekler teknemizle yarıştı. Sonra yağmur başladı ama neyse ki teknenin içindeki şemsiyeleri kullanarak turumuza devam ettik.IMG_1381

IMG_1373

Daha sonra King’s College’a gittik. Girişi 9£ ve bu ücreti ödeyerek sadece bahçesini ve şapelini görebiliyorsunuz.IMG_1324

IMG_1484

Şapeli vitraylarıyla ünlü, gerçekten de çok güzeller ama ben artık bu geziden sonra bir süreliğine şapellere, kiliselere ve katedrallere para vermemeye karar verdim. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar bir yerden sonra hep aynı döngüye girmiş gibi hissediyor insan kendini. Araya birazcık zaman koymakta fayda var.IMG_1525

Şehirdeki son durağımız ise Market Square’di. Ufak bir alanda hediyelik eşyalar ve yiyeceklerin satıldığı açık bir pazar yeri kurmuşlar. Oradan da atıştırmalık bir şeyler alıp günümüzü tamamladık.IMG_1543

Yine oldukça hızlı geçen ve koşturmalı bir gün oldu. Oxford’u ve York’u görmeyen arkadaşlarım sordular “hangisi daha güzeldi?” diye. Karşılaştırmak doğru değil çünkü çok ilginç ki her şehrin insanda uyandırdığı duygu bambaşka. Ben Cambridge’in sakinliğini ve bende yarattığı huzuru sevdim ve şehri hep bana hissettirdiği o duyguyla hatırlayacağım.

Noel Zamanı Londra

Bu sene gördüm ki bir Londra var, bir de Noel zamanı Londra var. Yani şehrin iki hali birbirinden o kadar farklı ki fırsatı olanlar hazır yeni yıl yaklaşırken 2018 yılı yapılacaklar listesine Noel zamanı Londra’ya gitmeyi mutlaka eklesinler.

Aslında Londra’ya gitmek hiç aklımda yoktu. İngiltere’de görülecek o kadar yer var ki, öncelikle daha önce gitmediğim yerleri keşfetmek istiyordum. Ama Ankara’dan arkadaşım özellikle yılın bu zamanı Noel marketleri görmek için gelmek istediğini söyleyince Nottingham sonrası Londra için 2 günlük bir plan yaptık. Süper bir fikirmiş gerçekten, Didem olmasa yanı başımdaki bu güzelliği kaçırmış olacaktım.

Detaylara girmeden önce şunu belirtmeliyim ki işin tüm cazibesi akşamlarda. Yani gündüzü müzelere, sergilere veya katedrallere ayırıp, akşamı sokaklarda ve festival alanlarında geçirmek gerekiyor. Hava kararıp ışıklar bir yandı mı mekanlar öyle büyülü bir hal alıyor ki heyecanlanmamak elde değil. Bizim 1,5 akşamımız olduğu için yollarda canımız çıktı, adım sayılarımız rekora koştu. Siz en az iki hatta üç akşamı ayarlarsanız en güzel şekilde keyfini çıkartabilirsiniz.

Gittiğimiz yerlere gelince, gezimize sabahın erken saatlerinde Tower Bridge’le başladık. Burada Thames Nehri’nin kenarında “Christmas By The River” denilen sıra sıra dizilmiş Noel marketleri vardı. Hediyelik eşyalar, takılar, yeme içme yerleriyle güzel bir ortam kurmuşlar ama eminim akşam ışıklarıyla daha çekici bir hal alıyordur.IMG_2468

IMG_8436

Bu arada şehirde bir sürü yerde buz pateni pisti vardı. Her yaştan insanlar buz pateni yapıyor. Resimdeki yer Tower of London’daki pist.IMG_2512

Buradan Westminister’e geçerek Big Ben, Westminister Abbey ve London Eye derken şehrin en ikonik yerlerine şöyle bir uğradık. London Eye’ın orada “Southbank Center’s Winter Market” yer alıyor. Yine konseptler aynı. Akşam ışıklarıyla daha süper olacağına eminim.IMG_2515

Hemen nehrin karşısına geçtiğinizde Somerset House’u görebilirsiniz. Bu ihtişamlı yapının önüne de Noel zamanı buz pateni pisti kuruyorlar. Buradaki süslemeler ve pist çok hoşumuza gitti. Ama içeride biraz soluklanalım dediğimizde kahveler ve tatlı için gelen hesap o kadar da hoş değildi açıkçası. Siz şöyle bir bakıp çıksanız daha iyi edersiniz.IMG_2522

IMG_2537

Buradan Trafalgar Square’e yürüdük. Aslında bu meydanı çok severim ama nedense süsleme namına hemen hemen hiçbir şey yoktu. Yani kısacası günün bu saatine kadar şehirde her şey normal gözüküyordu. Bilindik Noel marketleri ve süslemeler. Hatta Didem Nottingham’ı Londra’dan daha çok beğendiğini bile söyledi. Piccadilly’e de şöyle bir bakıp Hyde Park’taki festivale gitmeye karar verdik.

Piccadilly Circus’a yaklaştıkça hava kararmaya ve sokaklar daha bir hareketlenmeye, ışıltılar artmaya başladı. Merkezine adım atar atmaz her tarafımız parlak kocaman meleklerle sarıldı. Aman Allah’ım sokaklar çıldırmış gibiydi. Her yerde kırmızı otobüsler, ışıklar, sokak çalgıcıları, insanlar, o heyecanı anlatamam. Demek ki olay güneşin batmasındaymış. Bayıldık, bir sürü fotoğraf çektik.IMG_8535

IMG_8523

IMG_8561

IMG_8563

Buradan Hyde Park’taki Winter Wonderland’e geçtik. Burada da ortam bir harikaydı. Kocaman bir alana dönme dolaplar, roller coasterlar, buz pateni pisti, buz barı, konser alanları, sirk, yeme içme mekanları yani aklınıza ne geliyorsa hepsini kurmuşlar. Yüksek sesli müzik, bol eğlence, mahşer gibi bir kalabalık vardı. Burada çok güzel birkaç saat geçirdik.  Saat 22:00’de kapatmasalar daha da gideceğimiz yoktu.IMG_8612

IMG_8591

IMG_8593

IMG_8586

IMG_8590

IMG_8617

Otele bir geldik ki her yerimiz tutulmuş, oturup kalkamıyoruz. Bir baktık toplamda 23 km yürümüşüz. İki gezikolik kendimizi kaybetmişiz resmen.

Ertesi sabah yine yollara düştük. İlk durağımız Covent Garden’dı. Buranın ayrı bir havası var zaten, Noel zamanı daha bir güzel olmuş.IMG_2650

IMG_2653

IMG_2670

IMG_8666

Sonra oradan Camden Town’a geçtik. Camden Town her zamanki havasındaydı, Noel’e özel çok bir şey yapılmış gibi durmuyordu. Ama yine de akşam görmediğim için çok bir şey söyleyemiyorum. IMG_2722

IMG_2708

Son durağımız ise Carnaby Caddesi’ydi. O kadar şirin, o kadar sıcak yapmışlar ki caddeyi, bayıldık. Cadde boyunca dükkanlar var, şöyle bir yürüseniz bile havanız değişiyor.IMG_8700

IMG_8703

2 gün içinde gitmeyi planladığımız yerlerin neredeyse hepsine gittik. Bayağı yorulduk ama zevkle gezdik. Noel’de Londra bir masal gibiydi gerçekten. Korkarım bundan sonra normal bir zamanda gittiğimde şehir gözüme o kadar da güzel gözükmeyecek.

Didem’i Türkiye’ye yolculayıp Nottingham’daki öğrenci hayatıma geri döndüm. O kadar koşuşturmadan sonra minik ve sakin şehrimin tadını çıkartmaya devam ediyorum.

York Gezisi

New York’a ismini veren York şehrinden herkese merhaba! York’u anlatmadan önce bu yazıyı nasıl zor şartlarda yazıyorum bilin istedim. Öğrencilik hayatı çalışma hayatından çok daha zormuş inanın. Beş gün sabahtan akşama kadar okula git, okuldan gelince bir sürü şey oku, bir sürü şey yaz, sonra yazdıklarını beğenmesinler, akademik yazma dilini öğrenmeye çalış, hafta sonları grup arkadaşlarınla buluşup sunumlar hazırla, kirlileri çamaşırhaneye götürüp önce yıka sonra bir daha gidip kurut sonra bir kez daha gidip odaya getir, mutfak alışverişi yap, son kullanma tarihi 2-3 gün içinde dolan meyve ve sebzelerle yarış, en basitinden bir şeyler pişir, her şeye yetişmeye çalış ve sen tüm bunlarla savaşırken hiç para kazanamadığın gibi bir de pound 5 TL olsun. Gördüğünüz gibi hikaye biraz yorucu ve günden güne de maliyeti artıyor. Ama yine de iyi ki gelmiş miyim? Kesinlikle evet.

Neden derseniz, bir kere arkadaşlarım süper. Son durumda 20 kişilik sınıfımızda Çinli, Tayvanlı, Endonezyalı, İzlandalı, Jamaikalı, Ekvadorlu, Zimbabveli ve Nijeryalı kişiler olsa da benim favorilerim Hintliler. Çok sıcak kanlılar, yardımseverler, eğlenceliler, çalışkanlar ve ana dilleri gibi İngilizce konuşuyorlar; ufak tefek farklılıklarımız olsa da onlarla olmayı seviyorum. Onlar da beni sevip içlerine aldılar. Hatta Hintlilerde kadınların isimleri genellikle a harfi ile bittiği için bana Elifa diyorlar (Mesela bizim sınıftaki kızların isimleri Divya, Kamna, Malvika, Aishwarya ve Anna).IMG_0272

IMG_8478

Bu arada farklılıklar demişken bir konuya değinmek istiyorum. Bu kadar çeşitliliğin olduğu yerde doğal olarak farklılıklar da artıyor. Derste ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını yere koyan mı dersiniz, yemekleri elle yiyen mi dersiniz, sizi rahatsız etmemek için daha derinlere girmek istemiyorum ama çeşit çeşit durumlara maruz kalıyorsunuz. Ama işin güzel tarafı bu kadar farklılığın olduğu yerde doğrular, yanlışlar, olması beklenenler ve olmaması gerekenlerin hepsi birbirine karışıyor. Yani bu yaşa kadarki değer yargılarınız birkaç kez alaşağı olunca daha kucaklayıcı ve hoşgörülü bir insan oluyorsunuz.

İşin ilginç tarafı bu sadece davranış şekillerinde değil fiziksel özelliklerde de kendini gösteriyor. Bu aralar Türkiye’de kabul edilmiş bir güzellik anlayışı var ya örneğin dolgun dudaklara veya kalın kaşlara sahip olmak gibi. Burada kafanızdaki kriterleri bu kadar çeşitlilikle eşleştiremiyorsunuz, formül bir yerlerde hata veriyor ve bu da belirlenmiş bir formül yerine daha bütüncül bir güzellik anlayışına sahip olmanıza neden oluyor. İşin başka bir artısı da bir kere formül bozulunca sahip olduğunuz tüm fiziksel özellikleri daha çok sevmeye başlıyorsunuz. Ne kadar ilginç değil mi?

Onun dışında okulumu, kampüsümü ve şehrimi de çok seviyorum. Zaten bugüne kadar bu şehre gelip de burayı sevmeyen kimseyle karşılaşmadım. Ufak, hiç karmaşası yok ama bir o kadar da hareketli ve renkli. Geldiğimden beri şehirdeki atraksiyonlar hiç bitmedi. Önce Goose Fair dedikleri festival, sonra Cadılar Bayramı şimdi de yılbaşı marketleri..IMG_9008

IMG_9505

IMG_1037

IMG_1046

IMG_1052

Kısacası şimdilik her şey güzel gidiyor; sevdiklerim de yanımda olsa keyfime diyecek yok çok şükür. Biz en iyisi meseleyi fazla uzatmadan York gezisine geri dönelim.

York’un adı geçince herkes “Aa çok güzel şehir”, “Mutlaka görmek lazım” gibi yorumlar yapıyorlardı. Ben de nasıl bir yermiş, internetten bir bakayım dediğimde resimlerde sürekli büyük bir katedral ve çok da cazibesi olmayan bir şehir görüyordum. İnsanlar bu kadar övüyorsa denemeye değer diyerek Beril’le günü birlik bir tur aldık.

Şehri gördükten sonra şimdi diyorum ki “York, sen ne güzel bir şehirsin öyle!”. Şehirde bir sürü resim çektim, bakıyorum bakıyorum hiçbiri öyle çok da şahane gözükmüyor gözüme. “E ne özelliği var o zaman?” derseniz evet biraz sıradan olacak ama şehrin insanı içine alan bir ruhu var, gördüğünüz anda sizi saran bir havası var. Zaten gidince gördüm ki oldukça turistik bir yermiş, sokakları insan kaynıyor ve tüm kafelerde pastanelerde insanlar sıra bekliyor.

Şehrin girişi duvarlarla çevrili. Duvarlar Romalılar zamanında şehri korumak için inşa edilmişler ve dört tane kapının üzerinde duruyorlar. Bu kapılara burada “Bar” deniyor (Monk Bar, Bootham Bar, Walmgate Bar ve Micklegate Bar). Yani York’ta “Bar” kelimesini duyarsanız aklınıza hemen gece hayatı gelmesin. Geziye bu surlar üzerinde yürüyerek başladık.1

2

IMG_9559

Bir sonraki durağımız York Kalesi’nin olduğu Clifford’s Tower’dı. Burası orta çağda Normanlar tarafından yapılmış. Yukarıya çıkıp şehrin manzarası izlenebiliyor ama bizim rehberimiz manzaranın York Katedrali’nde daha güzel olduğunu söylediği için buraya sadece uzaktan bakmakla yetindik.IMG_9607

Sonrasında şehrin kalabalık caddelerine kendimizi bıraktık. Burası minik minik tasarım dükkanlarıyla ünlü. Sokakları hafta sonu oldukça renkli ve hareketliydi.IMG_9754

IMG_9672

IMG_9651

Ayrıca buraya gelmişken Yorkshire Pudding yemeden de olmazdı. Pudding dedikleri resimdeki yemeğin altındaki hamur. Üzerine farklı etler veya sebzeler koyuyorlar. Buz gibi havada bize ilaç gibi geldi. Ama elle yendiği için birazcık zorlandık. Deneyecekseniz sandviç şeklinde olanını tavsiye ederim.IMG_9617

Pastanelerden de Betty’s Cafe Tea Rooms’a uğramadan geçmeyin. Biraz sıra beklemeniz gerekse de değecektir. Bizim gittiğimizde Cadılar Bayramı zamanı olduğu için her şey bu konsepte göre hazırlanmıştı. Bir de buranın en ünlü tatlısı “scone” dedikleri kocaman yuvarlak kurabiyeler. Resimde gördüğünüz kasenin içindekiler yani. Bana tadı annemin kurabiyelerini hatırlattı.IMG_9625

IMG_9619

Hediyelik eşyaların ve farklı mutfaklardan yiyeceklerin bulunduğu Shambles Market de bir harika. Buradan ufak tefek bir şeyler alıp son durağımız olan York Katedrali’ne gittik.IMG_9679

IMG_9677

Katedrale girmek için ayrı, yukarıya çıkmak istiyorsanız kulesi için ayrı ücret ödüyorsunuz. Resmin en üstünden görebileceğiniz gibi katedralin bir köşesinde kalp şeklinde bir taş üstü süsü var. Bu duvarın altında birbirini öpenlerin sonsuza dek birlikte olacağına inanılıyor.IMG_9742

Katedralin kulesine çıkmak ise tam bir performans gerektiriyor. Spiral şeklinde yükselen daracık 275 basamaktan sonra kuleye ulaşılıyor. Çıkmaya karar vermeden önce boy, kilo gibi vücut ölçülerinizi gözden geçirmenizde fayda var.IMG_9741

Yukarıya çıktığımızda öyle bir rüzgar karşıladı ki bizi dayak yemiş gibi olduk. Şehrin manzarası tabi ki çok güzel ancak manzaraya tellerin arkasından bakıldığı için birazcık hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Bu yükseklikte ve rüzgarda ancak bu şekilde bir güvenlik önlemi alabilmişler herhalde.IMG_9788

Bazı noktalarda fotoğraf çekimleri için boşluklar bırakmışlar. Buralardan fotoğraflarımızı çekip tekrar bitmeyen basamaklara yöneldik.IMG_9706

IMG_9712

Katedralden ayrıldıktan sonra koştura koştura otobüsümüze binerek geziyi tamamladık. Ama ikimizin de aklı hala York’ta kaldı. İngiltere’de gezilecek bir sürü başka yer olsa da bu bir sene bitmeden bir kez daha görüşebilmek umuduyla şehirle vedalaştık.

Oxford Gezisi

Günübirlik Oxford gezisinin dönüş yolundayım. Üzgünüm ama şehri gezerken aklımdan en çok geçen şey: “Vay arkadaş dünyada ne şehirler var, bizim düştüğümüz şehre bak” oldu. Birkaç saatliğine bambaşka bir dünyaya yolculuk yaptım sanki.

İngiltere’ye gelmeden önce elimden geldiği kadar yeni yerler görmeye, mümkünse adanın altını üstüne getirmeye niyetliydim. Ama burada ulaşım pahalı, ne kadara mal olacak, derslerimden nasıl fırsat bulup da ayarlayacağım diye düşünürken öğrencilere yönelik bir sürü uygun fiyatlı tur olduğunu fark ettim. Yaşasın!!

Turlara ilk olarak Oxford’la başladım. Sabah iki otobüs yola çıktık, 2 saat sonra Oxford’a vardık. Oxford denince akla ilk olarak tabi ki Oxford Üniversitesi geliyor. Üniversitenin kuruluş yılı bilinmese de okul İngilizce konuşulan dünyanın en eski üniversitesi olarak geçiyor. Herhangi bir ana yerleşkesi veya kampüsü yok, aksine şehir resmen üniversitenin içine kurulmuş gibi. Her adımınızda okula ait bir yapıyı görmeniz mümkün. Bu yüzden Oxford’a yolunuz düşerse bol bol sokaklarında yürüyün, her sokak sizi bambaşka güzellikte bir yere çıkarıyor.IMG_8770

IMG_8695
Bir de buraya gelince öğrendim ki Oxford Üniversitesi’nin oldukça değişik bir yönetim şekli var. Okul 30’dan fazla koleje bölünmüş durumda ve kolejler genel olarak tüm akademik bölümleri içeriyor. Ancak hepsinin yönetim şekli birbirinden farklı. Kendi öğrencilerini seçiyor, öğrencilerine konaklama, yemek, kütüphane ve sosyal imkanlar sağlıyorlar. Yani öğrenciler bu kolejler aracılığıyla Oxford Üniversitesi’nde okumuş oluyorlar.

Biz ilk olarak kolejlerden 1379 yılında kurulan New College’ı gezdik. Birçok filmin çekildiği bu kolejin bahçelerini ve şapelini gördük.IMG_8799

IMG_8728

Daha sonra Christ Church’e gittik. Burası hem Oxford Üniversitesi’nin bir başka koleji hem de Katedrali. İngiltere’ye 13 tane başbakan yetiştiren bu kolej, kalbimde çok ayrı bir yeri olan Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll’un da mezun olduğu okul.IMG_8785

IMG_8798

Ama bence gezinin en etkileyici kısmı 127 merdiven çıkarak ulaştığımız University Church’ün kulesiydi.IMG_8780

Manzarayı görmelisiniz!  Yerden zaten çok güzel olan şehir yukarıdan bakınca iyice büyülüyor insanı. Çektiğim fotoğraflar gerçek görüntünün yanında çok basit kalıyorlar.IMG_8823

IMG_8813

IMG_8817

IMG_8822

Ayrıca şehirde Harry Potter hayranları için de birçok gezilecek yer var. Filmin çekildiği yerleri görmek için özel turlar bile ayarlamışlar. Bu kısım benim çok ilgimi çekmedi ama Harry Potter fanatiklerinin mutlaka ilgisini çekecektir.

Özetle şehri kim böyle tasarladı, kim inşa etti, kim finanse etti, kim bugünlere kadar getirdiyse hepsinin ellerine sağlık. Hepsine helal olsun!

Kapanışı yapmadan önce birazcık da Nottingham günlerimden bahsetmek istiyorum. Öncelikle İngilizlerin nereye saklandığını buldum. Meğerse bizim programımız bir yıllık tam zamanlı program olduğu için daha çok yurt dışında yaşayıp işine ara verenler bu programa katılıyormuş. İngilizler ise hem çalışıp hem de okuyabilecekleri “Executive MBA” dedikleri akşam programlarına katılıyorlar. Bizimki sıkıştırılmış bir program olduğu için derslerim, ödevlerim, projelerim ve sınavlarım oldukça yoğun olacak gibi gözüküyor.

Ama yine de halimden memnunum şimdilik. İnsanın yeşillikler içinde hayvanlarla yaşaması, bir yerden bir yere arabalar içinde değil de yürüyerek gidebilmesi, binalara, alışveriş merkezlerine hapsolmadan bilmediği bir şehrin sokaklarını keşfetmesi, her gün hayata dair yeni şeyler öğrenmesi, hala dünyada bir sürü iyi insanın olduğunu kendi gözleriyle görmesi, günden güne çoğalması ve gelişmesi çok güzelmiş gerçekten. Darısı tüm isteyenlerin başına olsun…

Kırmızı Şehir Nottingham

Nottingham’dan herkese merhaba! Beklenen onca sıradan, doldurulan bir sürü formdan, yerine getirilen tüm prosedürlerden sonra ancak klavyenin başına oturabildim. İlk birkaç gün okul kaydı, polis kaydı, sağlık sistemine kayıt, banka hesabı açma, telefon hattı alma, yurda yerleşme derken oldukça yoğun geçti. Her ne kadar okul her şeyi güzel organize etmiş olsa da bir yerden sonra insanın beyni yanıyor. Neyse ki hepsini Sarper’le birlikte kafa kafaya vererek yaptık. Yurttan okula, okuldan şehre ve yurttan şehre tüm güzergahları çalışıp, ilk aşamada yapılması gereken işlerin hepsini birlikte hallettikten sonra şimdi bir başıma kaldım.IMG_8016

Şehir hakkındaki ilk izlenimlerime gelecek olursak, ilk defa geçen sene Ocak ayında görmüştüm Nottingham’ı. Vaktimiz az, hava da soğuk olunca bu kadar sokaklarında gezme şansım olmamıştı. Şimdi daha çok gezip görünce hayatımın bir yılını bu şehirde geçireceğim için şanslı hissettim kendimi. Hani sanki hayattan bir yıl çalmışım, kâra geçmişim gibi değişik bir his. Kırmızı kiremit binalar, yemyeşil bir kampüs, sıcacık bir yurt odası ve keşfedilmeyi bekleyen bir sürü yeni şey..
IMG_8202

IMG_8275

Kültür şoku yaşamamamız, şehre ve okula kolay adapte olmamız için üniversitenin çok güzel bir uygulaması var. Okul, isteyen öğrencilere “buddy” atıyor ve atanan kişiler ilk bir ay boyunca öğrencilere her türlü konuda mentörlük yapıyorlar. Bana da buddy olarak Hintli Hemlata atandı ve ona atanan diğer öğrencilerle birlikte buluşup hep beraber şehri gezdik. Hangi restoranın neyi ünlü, en ucuz market hangisi, kıyafetlerimizi nereden almalıyız gibi onlarca konuda bize yol gösterdi. Sonraki günlerde de buluşup farklı aktiviteler yapacağız. Benim en hoşuma giden tarafı her ihtiyacımız olduğunda, birebir görüşmek istediğimizde, en ufak bir sorunumuz olduğunda ona danışmamızı, bunun bir ayla sınırlı olmadığını ve gerekirse odamıza kadar gelip yardımcı olacağını söylemesiydi.

Aşağıdaki resimde arkada Robin Hood’u görüyorsunuz. Malum Nottingham Robin Hood’un şehri. Kızlardan en soldaki Hemlata, ekibin diğer üyeleri de sırasıyla Malezyalı, Hintli ve İngiliz.
IMG_8264

Bu arada biraz da okulumdan ve yurdumdan bahsetmek istiyorum. Nottingham Üniversitesi’nin üç kampüsü var. Benim yurduma daha yakın olan University Park Kampüsü, içinde sincapların, kazların gezdiği kocaman, yemyeşil bir cennet.IMG_8159

IMG_8153

Bölümümün olduğu Jubilee Kampüsü ise Kraliçe tarafından 1999 yılında açılan daha modern yapıların bulunduğu küçük bir kampüs.
IMG_8097

IMG_8382

Ben burs konularını netleştirene kadar Jubilee yakınındaki tüm yurtlar dolduğu için bölüme yaklaşık yarım saatte gidebileceğim bir yerde kalıyorum. Burası 2.000 öğrencinin konakladığı kocaman bir yer.
IMG_8299

Odam stüdyo daire, içinde mutfağı ve banyosu var. Tertemiz, şirin ve sıcacık. Hani dışarından eve gelince “ohh be dünya varmış” der ya insan, işte o hissi veriyor.IMG_8307

En güzeli de penceremden gördüğüm manzara. Her sabah böyle bir manzaraya uyanmak, mevsimlerin geçişini penceremden izleyebilmek, şu anda bu görüntüye bakarak bu satırları yazabilmek beni çok mutlu ediyor.
IMG_8302

Yurttaki karşı komşum ise İzmir’den Beril. Tanışmamız öyle ilginç oldu ki. Okulu etiketleyerek paylaştığım resmi okul kendi sayfasında paylaşmış, Beril de beni görünce sayfama girip bloğumu okumuş. Sonrasında bana yazdı ve yazışmalarımız sonucunda aynı yurtta karşılıklı komşu olduğumuzu öğrendik. İkimiz de buna çok sevindik. Türk kahvelerimizi yudumlarken keyfimizi resimden görebilirsiniz.
IMG_8282

Bu arada bugün okulun ilk günüydü. Bölüm konusundaki izlenimlerimi daha sonra yazacağım. Şimdilik yorum yapmak için biraz erken. Söyleyebileceğim tek şey sınıfın en az yarısının Hintli olduğu. Diğer insanlar da Endonezya, Nijerya, Zimbabve, Çin ve Ekvador gibi ülkelerden. Beril’in sınıfındakiler de buna benzermiş. Diyoruz ki bu İngilizler nerede? Okumuyorlar mı, okuyorlarsa nerede okuyorlar?

Yine de şimdilik her şey iyi gidiyor çok şükür. Bu blog da benim için hem bir günlük hem de sizlerle buluşma yeri oldu. Şimdilik bu kadar, tekrar görüşelim olur mu?