Budapeşte Rüyası

Budapeşte Rüyası

Yaklaşık 25 yılı devirmiş lise arkadaşları olarak yurtdışı gezilerimizin ilkine Prag’ın noel pazarlarında başlamıştık. Birkaç sene sonra aramızdan biri Münih’e yerleşince, ikinci durağımız Münih olmuştu. Baktık birlikte olunca günlerimiz öyle keyifli ve filtresiz geçiyor ki 2024’ü bitirmeden uzun yıllardır aklımızda olan Budapeşte’yi keşfedelim dedik.

Eğer hazırsanız azıcık kırık iki mühendis ve bir doktorun renkli Budapeşte maceralarına başlıyorum. Gezinin ilk dakikalarında, daha Ankara’dan İstanbul uçağına biner binmez şans yüzümüze gülmeye başladı. Tuğba’nın betimlemesine göre yanımızdaki yolcuyla tıpkı kayınvalidesi gibi muhabbete girince, bir çırpıda arkadaşın tüm gelmişini geçmişini öğrenmiş olduk. Meğerse Ozan, Ankara’da Macar Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş. Sonrasında Budapeşte’ye yerleşmiş, uzun yıllardır orada Türklere Macarca öğretiyormuş. Tüm bu bilgiler hayatında ilk defa Budapeşte’ye giden bizler için altın değerindeydi. Sağ olsun tüm gezilecek yerleri, gidilecek restoranları, yemeden dönmememiz gereken şeyleri telefonumuza yazdı. Malum Macar dili bize oldukça uzak olduğu için söylese de anlayıp not almamız mümkün değildi.

Hatta havaalanında indiğimizde otobüs bileti almamıza yardımcı olarak, yolda bize eşlik etti ve ülkeyle ilgili tüm sorularımıza sabırla cevap verdi. O yüzden Budapeşte’de geçirdiğimiz 3 günden alınabilecek en yüksek verimi aldık ve gezi boyunca Ozan’ın bol bol kulaklarını çınlattık. 

Kaldığımız yer Jenny Luxury Two Bedrooms Apartment adında şehir merkezinde, 2 yatak odalı, güzel bir mutfağı ve kocaman bir banyosu olan bir apartman dairesiydi. Yenilenmiş, oldukça geniş ve temiz bir evdi. Gördüğünüz üzere apartmanımız da oldukça eski ama bir o kadar da süslüydü.

 

Eşyaları evimize bıraktıktan sonra St. Stephen’s Basilica’ya (Szent István Bazilika) doğru yola çıktık. Burası adını Macaristan’ın ilk kralı olan Stephen’den almış katolik bir kilise. İçinde kralın sağ eli de sergileniyor. El çürümeden bugünlere geldiği için kutsal olarak kabul ediliyor. 

 

Önce bazilikanın içini gezdik, gerçekten oldukça ihtişamlıydı.

 

Sonrasında asansör olduğunu fark edemediğimiz için 300’den fazla merdiven çıkarak üst katına çıktık. Yukarıdan Budapeşte manzarası bir harikaydı. Buda Kalesi, Tuna nehri ve daha birçok ikonik yeri izleyebilirsiniz.

 

 

Bazilikanın en alt katında da kralın hazinesini ve değerli eşyalarını görebileceğiniz bir müzesi var. Buraya kadar her şey oldukça yolunda gitti. Gezimiz bitince ben bizimkilere bazilikayı çok beğendiğimi, hazır böyle bir spiritüel ortam bulmuşken biraz kendimle baş başa kalıp meditasyon yapmak istediğimi söyledim. Onlar dışarıda kafede otururken ben içeride gözlerim kapalı, kendi dünyama dalmıştım derken birden oldukça gürültülü bir şekilde çanlar çalmaya başladı. Gözlerimi bir açtım ki turistik gezi zamanı bitmiş, akşam ayini başlamış ve etrafım bir sürü teyze ve amcayla dolmuştu. Bu sırada sahneye peder ve yanında birisi daha çıkmıştı. Herkes bir anda ayağa kalkıp Macarca ilahiler söylemeye başladı. Başta bir afalladım, sonra mecburen onlara ayak uydurup ben de ayağa kalktım. Herkes ayağa kalktıkça kalkıyor, oturdukça oturuyordum. İçimden bu da değişik bir tecrübe diyordum ama maalesef olaylar bununla kalmadı. Ara ara haç çıkarıyorlar, hatta bazen dizlerinin üzerine çöküyorlardı. Haç çıkarma ve diz çökme kısımlarına katılmadığım için başıma bir şeylerin gelmesinden endişelenerek ayinin bir an önce bitmesi için dua ediyordum. Bu arada peder birkaç sıvıyı karıştırıp bir şeyler söyleyip içiyor, bense denilenleri hiç mi hiç anlamıyordum. Ayin başlayalı yarım saati geçmişti, meditasyonla rahatlayım derken stres seviyem tavan yapmıştı. Artık dayanacak gücümün kalmadığını hissettiğimde yavaş adımlarla ve her adımımda arkamdan birilerinin seslenmesinden çekinerek dışarıya kendimi zor attım. Ohhh be dünya varmış, Budapeşte’de geçirdiğim en uzun yarım saati kazasız belasız atlatmayı başarmıştım.

Sonrasında Budapeşte sokaklarında gezindik, buranın ünlü lezzetlerinden Chimney Cake’in tadına baktık. Koni biçimli bu kekin içine türlü türlü malzemeler koydurabiliyorsunuz. Ben nutella ve dondurmayı seçtim, oldukça yoğun ama lezzetli bir tatlıydı. Biz 3 kişi ancak bir tanesini bitirebildik. 

Sıra fotoğraflarından bile çok beğendiğim Fisherman Bastion (Halászbástya) yani Balıkçı Tabyası’na gelmişti. Eskiden buraya yakın bir balık pazarı varmış ve balıkçılar tarih boyunca savaşlarda hep ülkelerine yardım etmişler, bu nedenle gözetleme kuleleri olarak kullanılan bu yapının ismini balıkçıların anısına Balıkçı Tabyası koymuşlar.

 

Biz gittiğimizde yavaş yavaş akşam karanlığı çökmeye başlamıştı, ışıklandırmalarla ortam o kadar masalsı gözüküyordu ki.. Karşımızda Tuna nehri, arkasında ışıl ışıl Peşte manzarası ve gökyüzünde dolunay vardı.

 

Manzaradan o kadar büyülendik ki, kulelerden birinin üzerindeki kafeye oturup doya doya akşamın tadını çıkardık. Dedim ki bu şehre ben daha önce neden gelmemişim?

 

 

Sonrasında gecemizin son durağı olarak resimleri sosyal medyada bol bol paylaşılan New York Cafe’ye doğru yola çıktık. Gelmeden rezervasyonumuzu yaptırdığımız için hızlıca oturabildik. Rezervasyonu olmayanlar için kapıda uzun bir kuyruk vardı. Ortam gerçekten de resimlerdeki kadar görkemliydi. 

 

Menüye bir baktık ki ne görelim? 24 ayar altın tozu katılarak yapılmış türlü kahve çeşitleri servis ediyorlar, fiyatı 12€. Bizim karnımız aç olduğu için yemek siparişi verdik. Ben Macarların ünlü çorbası gulaş içmeye karar verdim. Çorba oldukça yoğun etliydi bu nedenle bana biraz ağır geldi. Eğer ortamını merak edip gitmek isterseniz yemek yerine tatlı yiyerek canlı müziğin ve atmosferin keyfini çıkarabilirsiniz.

Sıra geldi Budapeşte’deki en renkli günümüze. Malum Budapeşte termal sularıyla ünlü bir şehir. Buraya gelmeden önce kaplıca da kaplıca diyerek ekibin başının etini yediğim için gelmeden Budapeşte’nin en ünlü kaplıcası Széchenyi Thermal Bath’ta rezervasyonumuzu yaptırmıştık. Cuma ve hafta sonları yoğunluktan dolayı bilet ücretleri daha pahalıydı, o yüzden biz hafta içi gitmeyi tercih ettik. Kaplıcanın içinde bulunduğu City Park da müthişti. Balonla şehri gezebileceğiniz BalloonFly da bu parkın içinde.

 

Çok kalabalığa kalmadan içeri bir an önce girebilmek için parkın tadını tam anlamıyla çıkaramadık. İçeriye girdiğimizde saat 11’e geliyordu, havuzlar çoktan dolmuştu bile. Ortam oldukça tarihi ve otantikti. Açık alanda 3 tane havuz vardı. Birisi normal sıcaklıktaki yüzme havuzu, bu havuza bone ile girip spor yapabiliyorsunuz. Diğer havuzlara nazaran daha boştu.

 

Diğeri macera havuzu dedikleri, yazın 30 derece, kışınsa 34 derece olan termal havuzdu. Biz ilk buraya girdik, daha önce gittiğim diğer kaplıcalara nazaran su o kadar ılık geldi ki başta biraz burun kıvırdım açıkçası. Ama daha sonra girdap şeklinde dönen akıntının içinde defalarca sürüklenip, çocuklar gibi eğlendik. Dönerken hızımızı alamayıp romatizmalı teyzelerin üzerine çıktığımız anlar bile oldu. Omuzlarımıza ve sırtımıza akan şelalelerle bol bol masaj yaptık. Allahım dedim yaşamak böyle bir şey olmalı..

 

Macera havuzunun tadını iyice çıkardıktan sonra 3. havuzu denemeye karar verdik. Havuza ayağımı atmamla “işte bu!!” demem bir oldu. Meğerse bu havuz 38 dereceymiş, aranan termal su sonunda bulunmuştu. İçi o kadar sıcaktı ki, diğerindeki gibi atraksiyonlar yapamıyorsunuz ama içinde durup etrafı izlemek bile insanın ömrüne ömür katıyor.

 

Bu arada kaplıcanın kapalı alanlarında da farklı sıcaklıklarda bir sürü havuz vardı. İç mekanlar, soyunma odaları, duşlar bana daha önce gezdiğim toplama kamplarını hatırlattı. O yüzden biraz ürpertici geldi diyebilirim.

 

Kaplıcada yaklaşık 5 saatimizi geçirdik. Eğer başka gezme planlarımız olmasaydı rahatlıkla tüm günümüzü geçirebileceğimiz çok keyifli bir yerdi bence.

Günün ikinci yarısında Budin Kalesi’ne gittik. Kaleye çıkarken Aslanlı Köprü ya da diğer ismiyle Zincirli Köprü’den geçtik. Bu köprü daha önce iki ayrı kent olan Buda ve Peşte’yi birbirine bağlıyor. Rivayete göre köprüyü yapan mühendis kendine o kadar güvenir ki, köprüde bir eksik bulunursa yaşamına son vereceğini iddia eder. Açılış gününde küçük bir kız çocuğu aslanların dilinin olmadığını söyleyince ve bu konu halk arasında konuşulmaya başlayınca mühendis kendini Tuna Nehri’ne atar. Ancak su çok derin olmadığı için yüzerek kıyıya çıkmayı başarır. Her ne kadar bu hikaye nesiller boyu anlatılmış olsa da birçok kaynakta bir şehir efsanesi olduğu belirtiliyor.

 

Aslanlı Köprüden geçip kaleye doğru yürüdüğümüzde karşımıza finüküler istasyonu çıktı. Yukarıya çıkmak için biletlerimizi aldık ve çıktıkça güzelleşen manzaradan mest olduk. 

 

 

Kalenin de içinde bulunduğu merkezi bölge UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak sınıflandırılmış. Yukarıya ulaşınca bol bol resim çektirdik. Gündüz manzarası müthişti, eminim akşam manzarasının güzelliği de bambaşkadır.

 

Geldik Budapeşte’deki son günümüze. Gezimizin 3. gününde adından sıkça bahsedilen Macar Ulusal Müzesi’ni ziyaret ettik.

 

Müze eski çağlardan başlayarak günümüze kadar gelen Macaristan tarihini anlatıyor. Müzenin özellikle komünist dönemi anlatan kısım oldukça etkileyiciydi.

 

 

Müzenin tasarımı genel hatlarıyla oldukça başarılıydı ancak sadece burayı gezerek ülkenin tarihini anlamanın zor olduğunu baştan söyleyim. Biz ara ara internetten okuyarak gezdik, o şekilde daha anlamlı oldu.

Sonraki durağımız Budapeşte Büyük Pazarı’ydı. Burası içerisinde hediyelik eşyaların, meyve sebze satıcılarının ve Macaristan sokak lezzetlerinin yer aldığı kocaman bir market. 

 

 

Biraz alışveriş yaptıktan sonra Macaristan’ın ünlü pişisi langosu denemek istedik ama ortam oldukça kalabalıktı ve oturacak yer bulmak için uzun süre beklememiz gerekiyordu. Bu nedenle marketin karşı sokağındaki puanı oldukça yüksek olan Krumplis Langos’a doğru yürüdük.

 

Burada tatlısından tuzlusuna çeşit çeşit langos vardı. Yediklerimiz oldukça lezzetliydi. Pişinin üstüne değişik malzemeler koyduğunuzu düşünün, hem lezzetli hem de oldukça düşük maliyetli bir konsept. Her gördüğümüz yeni şeyde olduğu gibi bir yandan yiyip bir yandan da Türkiye’de langos mekanı açmanın hayalini kurduk.

 

Sokağın başından azıcık yürüdüğümüzde Budapeşte Özgürlük Köprüsü’nü, bir diğer ismiyle Yeşil Köprü’yü gördük. Budapeşte’nin diğer köprüleri gibi burası da oldukça gösterişliydi. “Köprüye çıkmak yasaktır” yazısının altında resim çektirmeden geçmek ayıp olurdu.

 

Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Ozan’ın tavsiyeleriyle Budapeşte’deki son akşamımızın hakkını oldukça iyi verdik diyebilirim. Önce Marriott Otel’in terasındaki Liz&Chain Rooftop Bar’a gittik. Önden mutlaka rezervasyon yaptırmanız gerekiyor, yoksa aşağıdan asansöre bile binemiyorsunuz. Biz tam güneşin battığı saatlere rezervasyonumuzu yaptırmıştık. Mekanın ambiyansı ve manzarası olağanüstüydü.

 

 

Resimde gördünüz beyaz köprü, Elizabeth Köprüsü. İsmini Macaristan Kraliçesi Elizabeth’ten alıyor. Ortamın güzelliğine nazaran fiyatları öyle abartılı değildi. Peynirli Fondü ve kayısılı peynirli yerel bir tatlısını denedik. Hepsi oldukça lezzetliydi.

 

 

Buralara gelmişken Macaristan’a özel bir konsept olan ruin barlara uğramadan dönmek olmazdı. Ruin yani harabe barlar, daha çok Eski Yahudi Mahallesindeki terk edilmiş binalarda oradan buradan toplanan eşyalarla dekore edilmiş oldukça yaratıcı mekanlara deniliyor.

Geceye noktayı Budapeşte’nin en ünlü ruin barı olan Szimpla Kert’te koyduk. İsminin anlamı Sade Bahçe’ymiş. İçeride yemyeşil, ışıl ışıl ve oldukça sıcak bir ortam vardı. Burası eskiden bir sinemaymış, o yüzden mekanın bir sürü farklı odası vardı. Kimisi oldukça kalabalık, kimisi daha sakindi.

 

 

Szimpla Kert’te geçirdiğimiz keyifli saatlerin sonunda her gününü dolu dolu yaşadığımız gezimizi noktalamış olduk. Budapeşte’yi daha önce görmeyenlere ilk fırsatta biletlerini almalarını ve gezerken bol bol kulaklarımı çınlatmalarını diliyorum.

Budapeşte gerçekten bir rüya gibi geçmişti ama Ankara’ya geldiğimde evden bir süre uzak kalmanın hissettirdiği vicdan azabı, iş yerinde birikmiş beni bekleyen konular ve nereden kaptığımı bilmediğim grip yüzünden dedim ki uzunca bir süre bir yere gitmeyeceğim. Rutinim bozulunca bıraktığım yerden devam etmekte fizyolojik ve psikolojik olarak zorlanıyorum gerçekten.

Döndükten bir hafta sonra bu yazıyı tamamlarken ve yaşadığım tüm karmaşık duygular büyük ölçüde halının altına süpürülmüşken diyorum ki bu seneyi bitirmeden sizinle bir noel pazarı gezsek güzel olmaz mı 🙂

Hamburg Gezisi

Hamburg Gezisi

Hamburg uzun süredir aklımda olan, oldukça merak ettiğim bir şehirdi. Liman kenti olması, şehrin sokaklarından geçen Elbe Nehri ve yüksek gelir seviyesi nedeniyle hep çok şık ve ihtişamlı hayal etmiştim onu. Sarper’le bayram tatilini fırsat bilip, Atlas’ı babannesi ve dedesine bırakıp Sunexpress’in İzmir’den direkt uçuşuyla kısa bir kaçamak yaptık. 

Tabi insanın bir şehre İzmir’den gitmesi, gittiği yerin değerlendirilmesi sırasında dezavantaj yaratmıyor değil. O yüzden İzmir’in güneşli ışıl ışıl baharından Hamburg’un buz gibi, karanlık havasına inince alışmak için biraz zamana ihtiyacımız oldu.

Otelimiz nispeten merkezi bir konumdaki Super 8 by Wyndham Hamburg Mitte’ydi. Şehirde metroyla her yere ulaşım oldukça rahat, o yüzden metro istasyonu yakınlarında konaklamak en iyisi. Bizim otelimizin en büyük dezavantajı odada buzdolabının olmamasıydı, insan rezervasyon yaparken buzdolabı var mı diye de bakmıyor açıkçası, o yüzden Hamburg’a gelirseniz yine o civarlarda başka bir otelde kalmanızı tavsiye ederim. Odamız bizi duvarda şehrin ünlü bölgesi Speicherstadt’tan güzel bir fotoğrafla karşıladı.

Burası zamanında gümrük vergisinden muaf ticaretin yapıldığı, depolardan oluşan bir bölgeymiş. Konteynırların keşfinden sonra binalar işlevini yitirmiş ve birçoğu müzeye çevrilmiş. 2015 yılında da bölge, Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

İlk akşam büyük bir hevesle Speicherstadt bölgesine doğru gittik. Kanalların arasından geçerek şehrin sokaklarında dolaştık. Ama o da ne? Kırmızı kiremit binaları, kahverengi akan Elbe Nehri ve bolca metal köprüleriyle Hamburg hiç de hayal ettiğim gibi değildi. Yani böyle metalik, ruhsuz, renksiz ve basık bir havası vardı. 

Hamburg’a gelmişken Hamburger yemeden olur mu hiç? Bilmeyenler için zamanında Hamburglu bir tüccar, Orta Asya’da tatar bifteğini görmüş ve bu lezzeti Almanya’ya getirmiş. Daha sonraları bir aşçı bu eti kızartmış ve ona “Hamburg’a ait” anlamında “hamburger” adını vermiş. Biz de akşam yemeği için yolumuzun üzerindeki Jim Block isimli restorana oturduk ve iştahla hamburgerlerimizi yedik.

Sonrasında yürüyerek ünlü konser salonu Elphilharmonie, yanı kısa ismiyle Elphi’ye doğru gittik. Elphi, şehrin tüm o basıklığı içinde insanın içini açıyor, tam anlamıyla güneş gibi parlıyordu.

Buranın asıl amacı konserlere ev sahipliği yapmak olsa da içinde bir otel, restoran ve kafe de var. Tasarım harikası bina, eski kiremitten depoların üzerine su dalgası şeklindeki camların yerleştirilmesiyle oluşturulmuş. 2017’de açılmış ve tam tamına 866 Milyon Euro’ya mal olmuş. Binanın girişinden ücretsiz bir şekilde plaza bileti alarak yukarı çıkabiliyorsunuz, hem şehrin panaromik manzarasını izleyebiliyor, hem de bir şeyler atıştırabiliyorsunuz.

Hamburg’da geçirdiğimiz her gün istisnasız Elphi’yi ziyaret ettik. Tabi bunun bir nedeni de konser bileti kovalamamızdı. Buraya gelmeden bilet almayı düşünmüştüm ama nasıl olduysa aldım sanıp ödemeyi yapmamışım. Geldiğimizde tüm biletler tükendiği için her akşam “box office”e düşen, yani son dakikada gelmekten vazgeçenlerin biletlerini almaya çalıştık. Neyse ki dönmeden son akşamımızda bir konsere girmeyi başarabildik. Konserin detaylarına daha sonra geleceğim.

Gelelim Hamburg’daki ikinci günümüze. İkinci gün, şehri yürüyerek gezdiren turlardan birine katıldık. Daha önce farklı şehirleri gezmek için katıldığım bu turları oldukça seviyorum. Lisanslı bir tur rehberiyle yaklaşık 2 saat süren turda, şehrin önemli yerlerine yürüyerek gidiyorsunuz. Turun belli bir ücreti yok, bitiminde memnun kaldığınız oranda bir ödeme yapıyorsunuz. Get Your Guide üzerinden rezerve ettiğimiz turumuz Hamburg Belediye Binası’nda başladı.

Burası Buckingham Palace’dan sonra dünyanın en büyük ikinci belediye binasıymış. İçine girip giriş katını gezebiliyorsunuz. Tur boyunca rehberimiz bolca 1842’de yaşanan Hamburg yangınından bahsetti. Yangın ilk önce bir sigara fabrikasında başlamış, daha sonra hızla diğer binalara sıçramış. Bu yangın sırasında şehrin yaklaşık üçte biri kül olmuş, binlerce insan evsiz kalmış. Belediye binası da maalesef bu yangından nasibini almış ve sonradan aslına uygun olarak tamir edilmiş. 

Şehir ikinci darbeyi 2. Dünya Savaşı sırasında yaşamış. Atılan 10.000 ton bomba nedeniyle neredeyse bütün şehir bir kez daha yanmış. Hamburglular önemli yerleri korumak ve adres şaşırtmak için tüm nehirlerin üzerini kapatmışlar. Böylece hedeflenen yerlerin yukarıdan tespit edilmesi ve vurulması kolay olmamış. Bu sayede Belediye Binası 2. Dünya Savaşı’ndan sağ salim çıkabilmiş. 

Rehberimiz şehirde neyin eski neyin yeni yapıldığını ayırt edebilmemiz için bize bir tüyo verdi. Çatılarda kullanılan bakırın ilk rengi kahverengi oluyormuş. Bu renk uzun yıllar sonra yeşile dönüyormuş. Buradan çatısı kahverengi olan binaların bombalandığını ve diğerlerine göre daha yeni olduğunu, yeşil olanların ise çok eskiden günümüze kadar gelmeyi başardıklarını anlayabiliyoruz. Yani aynı Belediye Binası’nda olduğu gibi. Böyle detayları öğrenmek ve daha önce görüp farkında olmadığım şeyleri keşfetmek mutluluk veriyor.  

Hamburg’a ilişkin bir diğer bilgi de şehirde toplamda 2.500 tane köprü olmasıymış. Yani Amsterdam ve Venedik’in toplamından bile daha fazla. 

Köprülerden, kiliselerden ve anıtlardan geçtikten sonra gezimiz Elphi’de son buldu.  Meğerse binanın içinde konser salonları ve otel dışında, 45 tane lüks apartman dairesi de varmış. Rehberimizin dediğine göre geçmiş yıllarda sonuncusu tam 11 Milyon Euro’ya satılmış. Maşallah, ne diyelim Allah satın alana ağız tadıyla oturmayı nasip etsin..

Oldukça güzel geçen gezimiz sonrasında öğle yemeğini yemek için bir balık restoranına oturduk. Yerel bir lezzet olan Labskaus’u denemek istedim. Gemicilerin uzun deniz yolculuklarında yediği bir yemekmiş. 

İnternetten resimlerine baktığımda o kadar da korkunç gelmemişti gözüme. Ama tabağımda çiğ bir balık ve kıymalı acayip tadı olan pembe bir şey görünce tüm iştahım kaçtı. Neredeyse her türlü yemeği rahatlıkla yiyebilen ben, zar zor üzerindeki yumurtayı ancak bitirebildim.

Hüsranla geçen bir yemekten sonra tur rehberimizin övgüyle bahsettiği Miniatur Wunderland’a gittik. Biletleri direkt kapıdan aldık ve çok az bekleyerek içeri girebildik.

Burası dünyanın çeşitli bölgelerinin 1:87 ölçüsünde küçültülerek modellendiği akıl almaz bir yer. Ayrıca dünyadaki en büyük model demiryolunu da içeriyor. Her yerde vızır vızır minik trenler dolaşıyor. Amerika, Almanya, İtalya ve daha bir sürü ülkenin ünlü meydanlarının, plajlarının, dağlarının aklınıza gelebilecek her türlü yerin maketini yapmışlar. En ufak bir makette ne kadar detay olduğunu bir görseniz, bu projeyi düşünen de, modelleyen de üreten de aklını kaçırmış dersiniz. 

Biz içeride yaklaşık 3 saat geçirdik. Birkaç saat sonra detaylardan başınız dönmeye başlıyor. Ben en çok Hamburg ve Rio de Janerio maketlerini beğendim. Elphi’nin güzelliğine bakar mısınız? İçinin bile her türlü detayıyla gösterimini yapmışlar.

Ayrıca her 15 dakikada bir her yer kararıyor ve tüm maketlerde ışıklar yanıyor, gördüğünüz yerlerin gecesini de deneyimlemiş oluyorsunuz. Mesela bu resimler Rio de Jenario’nun gündüzü ve gecesinin modelleri, harika değil mi? Hayran kalmamak mümkün değil.

Burası da sistemlerin tasarımlarının yapıldığı bir oda. Hala müzeye yeni şehirler eklemeye devam ediyorlar.

Gerçekten müthiş bir müzeydi. Sarper tüm gezi boyunca mest oldu. Keşke Atlas da bizimle olsaydı da görseydi diye düşündüm. Özellikle erkek çocukları için oldukça ilgi çekici bir yer.

Akşam üzeri yönümüzü gece hayatıyla ünlü St. Pauli’ye çevirdik. Metro istasyonundan çıktığımızda karşımızda Hamburg Dom adındaki festival alanı duruyordu. Mart-Nisan aylarındaki bahar festivali zamanına denk gelmişiz. İçeride eğlence parkları, yiyecek büfeleri ve küçük bira evleri vardı. 

St. Pauli’de yürümeye başladığımızda ömrümde hiç görmediğim çılgınlıkta dükkanlar gördüm. Bu dünyada ne hayatlar yaşanıyor, yolunuz düşerse içlerine girmeden geçmeyin derim. Onun dışında barlar ve gece kulüplerinden oluşan canlı ama bence insana o kadar da tekin hissettirmeyen bir atmosferi vardı. 

Geldik Hamburg’dan ayrılmadan önceki son günümüze. Kahvaltımızı yine favori mekanımızda yaptık. Otelin kahvaltı fiyatı bayağı yüksek olunca, sadece oda ücretini ödemiştik. Otelimizin yakınlarında Mit Herz & Zucker isminde bir kafe keşfettik. İnanılmaz lezzetli bir menüsü var. Avokado tostları, çırpılmış yumurtaları ve pankekleri harika. Sabah erkenden gitmezseniz önünde acayip bir kuyruk oluyor. Hamburg’da geçirdiğimiz her gün kahvaltımızı burada yaptık ve buraya benzer bir mekanı Türkiye’de açmanın hayalini kurmadan edemedik.

Diğer blog yazılarımı okuyanlar bilir, gittiğimiz şehirlerde Primark varsa uğramadan edemeyiz. Hamburg’dakine de birkaç aktarmayla ulaşabildik. Buradaki mağaza,  diğer yerlerde gördüklerime göre inanılmaz zengin çeşitlere sahipti. İçeride resmen kendimizi kaybettik, hiçbir şey anlamadan saatlerimiz geçmiş. Ama inanılmaz güzel şeyleri çok uygun fiyata aldık diyebilirim. Primark’ın içinde bulunduğu alışveriş merkezi de oldukça güzeldi. Dükkanlara girmemek için kendimi zor tuttum resmen.

Akşam üzeri günlük konser bileti kovalama aktivitemiz nedeniyle tekrar Elphi’ye uğradık. Ana salondaki konsere bilet bulamasak da, çok şükür ki küçük salondakine bulabildik. Günlerdir hayalini kurduğumuz şey sonunda gerçekleşmişti. Heyecan içinde salona girmeyi bekliyordum.

Yalnız ortamı bir görseniz gelen insanların çoğu en az 70 yaşın üzerindeydi. Bazılarının ellerinde bastonları zar zor yürüyorlardı. Ama o kadar özenli giyinmişler, öyle güzel gözüküyorlardı ki dedim ki Allah’ım bizlere de şu insanlar gibi yaşlanmayı nasip et.

Konser vakti geldiğinde merakla salona girdim, bir de ne göreyim sıradan dümdüz bir salon. Koltuk bile yok, sandalyelere oturuyorsunuz. Dedim ki, bu insanlar 866 Milyon Euro’yu nereye harcamışlar acaba?

Büyük salonun resimlerine bakarsanız gerçekten oldukça gösterişli. Yani siz siz olun, konsere gelecekseniz mutlaka büyük salondan bilet alın. Ama konser güzeldi gerçekten, birkaç saatliğine bizi başka dünyalara götürdü.

Bu arada katılımcıların yaş ortalamasını saçların beyazlığından anlayabilirsiniz 🙂

Hamburg’daki son günümüzde çok şükür birazcık güneş açtı, yeşillikler içinde yürüyüş yaptıktan sonra havaalanına doğru yola çıktık.

Primark’tan yaptığımız alışverişler için vergi iadesi formu doldurmuştuk. Valizlerimizi verdikten sonra formumuzla birlikte iade bankosuna gittik. Meğerse para iadesi almak istediğimiz ürünleri ayrı bir valize koymalı ve formla birlikte buradan teslim etmeliymişiz. Teker teker ürünleri açıp faturasına bakıp kontrol ediyorlarmış. Bizim valizler çoktan araçlara yüklenmişti bile. Maalesef tek kuruş alamadan uçağımıza binmek zorunda kaldık. Bizim için acı bir tecrübe oldu, aman sizler de gezilerinizde bu konuya dikkat edin.

Hamburg’da geçen birkaç günümüz kültür ve sanat anlamında oldukça besleyiciydi. Rutin hayatımızdan çıkıp yeni şeyler deneyimlemek ufkumuzu açtı. Ama itiraf etmeliyim ki İzmir’de uçaktan indikten sonra derin bir ohh çektim. Bulutsuz, aydınlık ve geniş gökyüzü gibisi yok gerçekten de.. Hamburg gezisinden kalan güzel anılar, bizim hayatımıza ve de umarım bu yazıyı okuyan sizlerin gününe yeni bir renk kattı..

Üç Günlük Zürih Hediyesi

Üç Günlük Zürih Hediyesi

Son zamanlarda evden işe, işten eve koşturmaktan o kadar kendimden uzaklaşmıştım ki.. Hafta içi çok yoğun geçiyor, bitse de bir an önce hafta sonu gelse diye beklerken çocukla hafta sonu daha yorucu oluyor; sonra kendimi keşke bir an önce pazartesi olsa derken buluyordum. Aynı sarmalda dönüp dolaşırken durup dinlenmeye, düşünmeye, nefes almaya, yani yaşamaya vakit bulamıyordum.

30 Ağustos tatilinde ne yapabiliriz diye düşünürken, en çok ihtiyacım olan şeyin daha önce gitmediğim bir yerin sokaklarında gezinmek olduğunu biliyordum. Ama bu sefer çocuksuz, kafama göre, istediğim gibi olmalıydı. Olur mu acaba derken kendimi biletlere bakarken buldum. Biletlere baktıkça cesaretim arttı ve “şimdi değilse ne zaman?” diyerek harekete geçtim. 

Gitmeyi kafaya iyice koyduktan sonra işlerin devamı çorap söküğü gibi geldi. Evdeki gerekli ayarlamaları yaptım, hatta bu yolculuğa çıkmaya en az benim kadar hevesli bir arkadaş bile buldum. Londra yazılarından tanıyacağınız Didem’le başladık hemen hazırlıklara. Budapeşte mi olsa yoksa Kopenhag mı, Hamburg mu yoksa Zürih mi derken, uçuş saatleri, bilet fiyatları, gezilecek yerler açısından en çok içimize sinen ve ikimizin de gitmediği Zürih’te karar kıldık. 

Uçuş günü geldiğinde tüm planları yapmış ve her günün programını belirlemiştik. Tabi her şey planlandığı kadar basit olmadı maalesef. Biz saat 10:30’da şehre inmeyi hayal ederken, Ankara İstanbul Pegasus uçağımız 3 saatlik rötar yaptı ve Zürih uçağını kaçırmış olduk. Bir sonraki uçuş dolu olduğu için bizi ertesi günün uçağına aktardılar. İstanbul’da bir gece geçirecek ve 3 günlük Zürih gezimiz 2 güne düşecekti. Tam bir fiyasko. Moralimiz oldukça bozuk bir şekilde geziyi 1 gün uzatmanın planlarını yaparken bir yandan da tüm yolcuların uçağa binmemesi için dua ederek havaalanında son check-in zamanına kadar bekledik. Neyse ki son dakikada uçakta birkaç kişilik boşluk oluştu ve böylece kendimizi aynı günün bir sonraki uçuşuna zar zor aldırabildik. Saatler süren perişanlık sonrasında akşam vakitlerinde Zürih’e ulaştık. Ohh çok şükür derken kötü kokan havaalanı ve trenlerden sonra şakır şakır yağmurda yürürken acaba yanlış bir seçim mi yaptık diye düşünmeden edemedim. Üstelik hava durumu Ağustos ayında 3 gün aralıksız yağış gösteriyordu.  

Bu saatten sonra yapılabilecek tek şey her anın tadını çıkarmaya çalışmaktı. Neyse ki otelimizi çok merkezi bir yerde tutmuşuz. Visionapartments (Gerechtigkeitsgasse) küçük ama içinde mutfağı olan, merkeze 10 dakikalık yürüme mesafesinde ve fiyatı da görece ekonomik, güzel bir apartman. 

Odamıza yerleştikten sonra başladık şehri keşfetmeye. Öncelikle Altstadt (eski şehir) bölgesine yürüyerek sokak sokak dolaştık ve tam da hayal ettiğim gibi sokaklarda kaybolduk.

Her güzel şehirde olduğu gibi şehrin ortasından bir nehir geçiyor, ismi Limmat Nehri. Görülmesi gereken yerler birbirine oldukça yakın, şehri maksimum 2 günde çok rahatlıkla gezebilirsiniz. Ünlü kiliseler, tarihi binalar ve daracık sokaklar şehre hoş bir hava katmış. 

Akşam saatlerinde dükkanlar kapalı ve sokaklar ıssız olsa da restoran ve kafeleriyle ünlü Niederdorf Sokağı’nda açık mekan sayısı daha fazlaydı. İlk gün Raclette Factory adında ufak ama şirin bir restorana oturduk. Raclette (Raklet), bebek patateslerin üzerine dökülen erimiş peynirden oluşan geleneksel bir yemekmiş. Bizdeki mıhlamayı patatesin üzerine döktüğünüzü düşünün, aslında oldukça güzel bir fikir, evde de denenebilir. Farklı çeşitleri var, biz Deluxe (trüf peynirli) ve Heidi (sade) çeşitlerini denedik, aromalı peynirlerle arası iyi olanlar için trüf peynirlisi oldukça lezzetliydi. Karnımız doyunca tüm gün çektiğimiz acıları unutmuş ve yüzümüz gülmeye başlamıştı. 

Ardından şehrin ünlü caddesi Bahnhofstrasse’ye uğradık. Bu caddeden yukarıya kıvrılan Augustinergasse rengarenk binalarıyla ışıl ışıl ve çok şıktı. Ama gördüğünüz gibi sokaklarda dolaşan insan sayısı oldukça azdı. 

Ertesi sabah ilk işimiz alışveriş için bir Migros bulmak oldu. Evet yanlış duymadınız Migros aslen İsviçreliymiş, burada bayağı çok mağazası var ve ürünleri de oldukça güzel. 

Migros’tan sonraki durağımız Lindt’in fabrikasıydı. İsviçre’ye gelmişken çikolata fabrikası gezmeden dönmek ayıp olurdu. Giriş biletlerimizi buraya gelmeden birkaç gün önce aldık. Dışarısı yağışlı olduğu için giriş saatimizi beklerken Lindt’in kafesinde oturup sıcak çikolatalarımızı yudumladık. 

Sonrasında satış mağazasını gezip çeşit çeşit çikolatalar arasında kendimizi kaybettik. 

Daha tur başlamamıştı ama biz çoktan havaya girmiştik bile. Turumuzun saati gelince sesli rehber eşliğinde başladık bütün hikayeyi dinlemeye. Kakao ağacının nasıl yetiştiğini, ağaçlardan kakaoların nasıl toplandığını, toplandıktan sonra nasıl fermente edildiğini ve çikolataya dönüşürken geçtiği evreleri bir bir öğrendik. Geçmişte kakaoya sadece çok zenginler erişebiliyor ve onu içecek olarak kullanıyorlarmış. Yıllar yıllar sonra içine şeker ve baharatlar karıştırılarak çikolata elde edilmiş. İsviçreliler ise kakaoyu konsantre süt ile birleştirerek dünyanın en kaliteli ve kremamsı çikolatasını keşfetmişler.

Çikolatanın geçmişini öğrenince sıra turun en lezzetli anına yani sıcak çikolata şelalelerinden kaşık kaşık çikolata yemeye gelmişti. Yalnız burada çok önemli bir bilgi vermeliyim, çikolata ikramları bu şelaleyle sınırlı kalmıyormuş. İleride farklı atraksiyonlar olduğunu bilmediğim için biraz bitter, biraz sütlü, biraz beyaz çikolatalı derken kaşıklarca çikolatayı yemiş bulundum. 

Az ileride çikolata tadım köşesini gördüğümde kan şekerim çoktan tavan yapmıştı. Bu kısımda da elinizi makinelere uzatıyorsunuz sonra elinize bir çikolata parçası düşüyor, yedikten sonra neli olduğunu tahmin etmeye çalışıyorsunuz. Aslında acayip zevkli ve lezzetli bir oyun ama ahh o kaşıklar yok mu tüm haklarımı onlarla tüketmenin pişmanlığını yaşadım.

Tüm bu yeme içmeler bittikten sonra çıkışa doğru çeşit çeşit çikolatalardan yiyebiliyor ya da yanınıza alabiliyorsunuz. Çantaları ve montları girişte aldıkları için benim gibi pantolonunuzun cebi de yoksa aldığınız çikolatalar elinizde öylece kalakalıyorsunuz. Neyse yine de ben yediklerimle Didem de cebine sıkıştırdığı çikolatalarla turun masrafını rahatlıkla çıkarttık diyebiliriz 🙂 Yolu Zürih’e düşen herkese tavsiye edebileceğim çok keyifli bir tur oldu gerçekten. 

Fabrika gezisi sonrası yine şehrin ünlü bir noktası olan Lindenhof Tepesi‘ne doğru yola koyulduk. Tepe diyince bayağı bir yol çıkacağımızı düşünüyordum ama oldukça kolay çıkılabilen, manzarası güzel bir yer burası.

Oradan aşağıdaki sokaklara doğru geze geze indik. Münsterhof’taki çeşme çok hoşuma gitti. 

Günün kapanışını peynirli fondüyle yapalım diye düşündük. Önünden her geçtiğimizde fondü yiyen insanları gördüğümüz, puanı da oldukça yüksek gözüken Swiss Chuchi’de oturmaya karar verdik. İkimiz için bir tane fondü sipariş verecektik ki garson tek bir yemek sipariş edip paylaşmak yasak dedi, vicdansızlar. Biz de mecburen yanına makarna eklemek zorunda kaldık. 

Peynir fondünün ekstra bir numarası yok bence ama yine de erimiş peynire makarna batırma fikriyle olaya yeni ve daha lezzetli bir boyut getirdik diyebiliriz.

Geldik gezimizin en heyecanlı gününe. 2 günü şehir merkezinde geçirdikten sonra sıra İsviçre’nin dağlarına çıkmaya gelmişti. Buraya gelmeden önce Get Your Guide’ın en popüler turlardan birisi olan Titlis Dağı turunu satın almıştık. Sabah tren istasyonunun yanından çift katlı otobüsümüz kalktı.

Bütün gün süren turumuzun ilk durağı İsviçre’nin turistik kenti Luzern’di. Burada 1,5 saatlik bir mola verdik. Ünlü tahta köprüsüyle, nehirde yüzen kuğularıyla, şık meyve sebze pazarıyla ve tarihi sokaklarıyla gezilmeye görülmeye değer çok güzel bir şehir.

Luzern’den Titlis Dağı’na giderken yolda karşılaştığımız manzaralar harikaydı. Otobüsün camından uçsuz bucaksız yeşillikler içinde evleri, hayvanları ve gölleri izlemek büyüleyiciydi.

Dağa geldiğimizde istasyondan teleferiğe binerek başladık yukarı çıkmaya. Ben gezinin bu kısmını biraz hafife almışım galiba. Teleferiğin içinde sadece 2 kişiydik ve yükseldikçe yükseliyorduk, yol bir türlü bitmiyordu. Yükseklik korkunuz varsa aşağıya bakmak gitgide bir işkenceye dönüşüyordu. Üstüne üstlük arada teleferik takur tukur sallanıyordu. Burada bize bir şey olsa kimsenin ruhu duymayacak diye endişelenmeye başlamıştım.

Yukarılara çıktıkça göz gözü görmemeye başladı. Tamamen bir sis bulutu içinde nereye gittiğimizi görmeyerek sürekli daha yukarı çıkıyorduk. Yani bence herkesin yapabileceği bir şey değil, çok zevk de alabilirsiniz ya da stresten perişan da olabilirsiniz.

2.400 metrelere geldiğimizde teleferikten aşağıya indik, sıra dönen teleferiğe binmeye gelmişti. Neyse ki bu sefer içerisi geniş ve kalabalıktı, kendimi daha güvende hissettim.

Bu araçta amaç dönerek Alp Dağlarının manzarasını izlemekti. Ama kar yağışı bastırmış, her yer beyazlara bürünmüştü. O yüzden yukarı çıkarken etrafı pek fazla göremedik. 

Dönen teleferiğimiz 3.020 metrede nihayet durdu. Hava buz gibiydi. Önce dağ buzullarının olduğu mağaraları gezdik. Ellerimiz ayaklarımız dondu, yanımıza keşke eldiven ve bere alsaymışız diye düşündük.

İşin en çılgın kısmı ise Avrupa’nın en yüksek asma köprüsünde yürümek oldu. Köprü yürüdükçe sallanıyor, ben bir yandan üşüyor, bir yandan bağırıyor, bir yandan da buralara kadar çıktık köprüyü geçmezsek olmaz diyerek sınırlarımı zorluyordum.

Sonunda ulaşabileceğimiz en yüksek noktaya gelmişken derin bir ohh çekip kafede kendimize ufak bir kutlama yaptık. Her ne kadar tur rehberimiz yukarıda oksijenin bolluğundan dolayı bol bol su içmemiz gerektiğini söylese de biraz olsun rahatlamak ikimize de çok iyi geldi. 

Sonrası tekrar aynı yollardan geçerek aşağıya inmek oldu. Yaşadığım onca strese rağmen İsviçre’deki en güzel günümü burada geçirdim diyebilirim. Gördüğüm güzelliklerden sarhoş olmuş bir şekilde, bir ömür boyu unutamayacağım bambaşka bir deneyim yaşadım.

Akşam yemeğimizi tur rehberimizin de tavsiye ettiği 125 yıllık, dünyanın en eski ve en büyük vejeteryan mutfağı olan Hiltl’de yedik. Restoranın açık büfesinden seçtiğiniz yemekleri tabağınıza koyup tarttırıyorsunuz. Dünyanın farklı mutfaklarından çeşit çeşit yiyecekleri var. Ne aldıysam hepsi çok lezzetliydi, kesinlikle tavsiye ederim.

Günler çabucak bitmiş, 3 günlük gezimizin sonuna gelmiştik. Otelimizin yolunu tutarken kendime böylesine güzel bir hediye verebildiğim için çok çok şükrettim. Zürih’e tekrar gelir miyim bilmiyorum ama İsviçre’nin dağlarına tekrar çıkmak, doğanın içinde konaklamak, yürüyüşler yapmak ve olağanüstü güzellikteki o yerlerde birkaç günümü geçirmeyi çok isterim. 

Ama önce geride bıraktığım kaotik hayatıma geri dönmem gerekiyor 🙂 Aman arayı fazla açmayalım, en kısa zamanda yeni maceralarda tekrar görüşmek üzere..

Liverpool Gezisi

Liverpool Gezisi

Şansıma bu seneki doğum günüm derslerin olmadığı bir haftaya denk geldi. Ben de doğum günlerini birlikte kutladığımız çekirdek ekibe Liverpool’a gitmek istediğimi söyledim. Sağ olsunlar beni kırmadılar ve iki araba kiralayıp düştük yollara.

Bu arada gece yarısı yeni yaşıma girdiğim saatlerde benimle aynı yerde kalan iki arkadaşım gelerek bana Hint elbisesi armağan ettiler. Buralarda uğraşıp bulmuşlar, o kadar hoşuma gitti ki.. Sabah diğerlerine sürpriz yapmak için yola çıkarken o kıyafetleri giydim. Burası arabayı kiraladığımız Europcar ofisi, iki günlük maceranın ilk dakikaları, gördüğünüz gibi herkesin mutluluğu gözlerinden okunuyor.IMG_0118

Neden Liverpool diyecek olursanız, şehir Ortaçağ Ticari Liman Şehri olarak UNESCO Dünya Mirasları listesine girmiş. Görülmeye değer bir yer olduğunu düşündüm. Nottingham’a da oldukça yakın, yaklaşık 2,5 saat sonra şehre vardık. Hava öyle güzeldi ki.. Ekip kalabalık olunca her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Kimisi plaja gidip denize girmek istiyor, bazısının karnı açıkmış, birileri dondurma yemekten bahsediyor, benimse görmek istediğim birkaç müze var. Zaten girişi ücretli müzelere gitmeye kimsenin gönlü yok, bir de hava sıcak olunca fazla yürümek istemiyorlar. Dedim yandık, iyi bir fikir değil miydi acaba bu kadar kalabalık buraya gelmek?

Neyse kızlar ve erkekler iki gruba bölündük. Kızlarla önce yakınımızdaki World Museum’a girdik. Müze dışarıdan ne kadar güzel gözükse de ücretsiz bölümleri bir o kadar başarısızdı.IMG_0185

Ücretli bölümünde şu aralar Çin’den gelen Terracotta Ordusu yani toprak askerler sergileniyor. Paralı olmasına rağmen aynı güne bilet bulmanız imkansız. Güzel bir sergi olduğuna eminim. Normal şartlarda kesin ayarlar giderdim ama bu sefer kısmet olmadı maalesef.

Sonra biraz şehrin sokaklarında dolaştık. Şehir oldukça canlı ve renkliydi. Liverpool One denilen, geniş bir alana yayılmış güzel bir alışveriş merkezi de var.IMG_0136

IMG_0228

IMG_0230

Konaklayacağımız evin giriş saati gelince eve yerleştik. İngiltere’de genel adet gece dışarı çıkmadan önce bir evde buluşuluyor, içecekler içiliyor, muhabbetler ediliyor, böylece hem mekanların açılmasına kadar birlikte vakit geçiriliyor hem de dışarıda olabildiğince az harcama yapılıyor. Bu birkaç saatlik sürede her zamanki gibi benim soru oyunumdan oynadık. Ben sorular soruyorum, herkes sırayla cevap veriyor. Bir tane de siz sorun diyorum, ilginç bir şekilde kimsenin aklına soru gelmiyor. Onlar düşünene kadar ben başka bir soru buluyorum. Mesela hayatınızdaki en büyük pişmanlığınız, vücudunuzdaki değiştirmek istediğiniz yer, en sevmediğiniz özelliğiniz, hayatınızdaki en yakın insan gibi sorular. Böylece birbirimizi daha iyi tanıyıp yakınlaşıyoruz, hem de hayat adına çok enteresan şeyler öğrenmiş oluyoruz.

Evde geçirilen birkaç saatten sonra kendimizi Liverpool gecelerine bıraktık. Hafta içi olmasına rağmen şehrin gece hayatı da oldukça renkliydi. Gece boyunca birkaç mekan gezdik. Yeni yaşıma girmişken itiraf etmeliyim ki artık belli bir saatten sonra eğlence mekanlarında yatağımı düşünürken buluyorum kendimi.

Ertesi sabah kahvaltı için Albert Dock’a gittik. Bu limanın şehrin dünya mirasları listesine girmesinde önemli bir payı var. Eskiden ambar olarak kullanılan alanlar restoranlara, kafelere ve müzelere çevrilmiş. Liverpool’un ünlü dönme dolabı da burada. Şehre gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer.IMG_0238

IMG_0297

IMG_0298
IMG_0249

Museum of Liverpool da burada yer alıyor. Şu anda müzede The Beatles grubunun üyelerinden John Lennon’un Yoko Ono ile olan birlikteliğini anlatan Double Fantasy adında bir sergi var ve girişi de ücretsiz.IMG_0233

John Lennon Liverpool doğumlu, Beatles da yine bu şehirde doğmuş bir grup olduğu için şehrin birçok yerinde gruba ait şeyler görmeniz mümkün. Buraya gelmeden önce John&Yoko sergisine gitmeyi kafama koymuştum. Ekiptekilere Beatles diyorum, John diyorum, Yoko diyorum yüzüme bakıyorlar. En sonunda dedim ki siz kahvaltınızı yapın ben şu sergiye gidip geliyorum.

Sergi alanına girmeden önce barış ağaçları koymuşlar, herkes dileğini yazıp ağaca asıyor. Dilekleri okumak gerçekten etkileyiciydi. İnsanlar “keşke kanserin tedavisi olsaydı”, “keşke onu bir daha görebilseydim” gibi şeyler de eklemişler. Zaten daha sergiye girmeden duygusal bir havaya giriyorsunuz.IMG_0261

Daha sonra Imagine şarkısı eşliğinde asıl alana ilerliyorsunuz. Girişteki ekranlarda dönen savaş videolarıyla, bombalarla ve toz bulutlarıyla başlıyor sergi. Sonrasında dünyanın bir ucundaki Japonya’dan gelen Yoko ile John’un tanışmalarıyla başlıyor hikaye. Birbirlerine olan delice aşklarından ve birlikte oldukları sürece barış için yaptıkları onlarca çılgın şeyden bahsediyor.  Arkada da Imagine şarkısı enstrümantal olarak çalıyor sürekli. Bazen duvarda kendi ağızlarından cümleleri okuyorsunuz, bazen videolarını izliyorsunuz veya resimlerini görüyorsunuz, kimi zaman da onlara ait bir eşyaya bakıyorsunuz. IMG_0262

IMG_0267

IMG_0339

IMG_0274

Hikayenin sonlarına doğru John Lennon öldürülüyor ve ondan kalan boşluktan bahsediliyor.IMG_0284

IMG_0283

Tek kelimeyle mükemmel bir sergiydi, ben zaten ilk anlarından itibaren gözyaşlarımı tutamadım. O kadar güzel düzenlemişler, öyle bir havaya sokuyorlar ki sizi.. John ve Yoko’nun tanıştıkları andan evlenme şekillerine kadar hayat tarzları o kadar alternatif ki 68 kuşağında yaşamış ne çılgın insanlar varmış bu dünyada, neler için uğraşmışlar, tüm bunları nasıl yapmışlar diyorsunuz. Tabi işin içinde uyarıcı madde kullanmalarının etkisi de yok değil ama birlikte yarattıkları o dünyaya şahit olmak benim için inanılmaz güzel bir deneyim oldu.IMG_0280

IMG_0275

IMG_0279

Müzenin çıkışında çok güzel bir satış alanı da vardı, kendime ufak tefek bir şeyler almadan geçemedim.IMG_0291

Bambaşka alemlere gitmiş ve hala tam olarak dönememiş bir şekilde bizimkilerin yanına gittim. Onlara müzeyi nasıl anlattıysam, kızlar biz de görmek istiyoruz demesinler mi? Toparlanıp bir kez daha gittik. Baktım bir tek ben değilmişim, herkes müzeyi gözyaşları içinde gezdi ve bana teşekkür etti. Bence Liverpool macerasının en güzel kısmı bu müzeydi.

Sonrasında yine Albert Dock’ta Beatles’ın hikayesinin anlatıldığı müzeye ve Beatles heykellerinin olduğu yere uğradık.IMG_0301

IMG_0323

Sonra da Nottingham’a doğru yola koyulduk. Geçen sene bu zamanlar doğum günümü daha önce hiç tanımadığım sekiz kişiyle birlikte Liverpool’da geçireceğimi söyleseler inanmazdım. Yaşadığım bu son yılın bana kattığı en güzel şey ne oldu derseniz, cevabım ne daha fazla olgunluk ne daha fazla mutluluk ne de daha fazla insan tanıyıp yer görmek. Bana kattığı en güzel şey kendi içimde aldığım yol ve artık daha fazla hissettiğim “tamamlanmışlık” duygusu diyebilirim.

 

Büyük Britanya Gezisi

Büyük Britanya Gezisi

Her ne kadar birbirini tanısa da daha önce birlikte hiç tatil yapmamış bir ekiple İskoçya’yı gezme adına yollara düştük. Yazıya başlamadan önce gittiğimiz yerleri haritada çizdireyim dedim meğerse biz İskoçya gezisi derken bir haftada neredeyse Büyük Britanya Adası’nı baştan uca fethetmişiz.Britanya

Gezimize Londra’da başladık. Daha sonra Nottingham’dan aracımızı kiralayarak Lake District (Ambleside), Glasgow, Edinburgh ve Highlands derken macerayı tekrar Nottingham’da sonlandırdık. Bu süre zarfında neredeyse her gece başka bir yerde konakladık.

Ankara’dan yola çıkan ekiple Londra’da buluştum. Tüm yolları severim ama insanı sevdiklerine kavuşturan yolculuğun tadı kesinlikle bambaşka oluyor. Otobüs terminalindeki kavuşma anımız gezinin en güzel anlarından biriydi.

İlk gece Londra’da konakladık. Daha önce şehirle ilgili birkaç yazı yayınladığım için detaylara girmeyip sadece benim için de farklı bir tecrübe olan Greenwich Gözlemevi ziyaretimizden bahsedeceğim. Aslında Greenwich Londra’nın bir kasabası. Yemyeşil ve kocaman Greenwich Parkı’nın içinde dünyanın en büyük denizcilik müzesi, Kraliçe’nin eski evi ve bir de rasathane bulunuyor.IMG_7306

Şu anda müze olarak gezilebilen rasathanede geçmişte astronomi ve navigasyon alanında oldukça önemli buluşlara imza atılmış.IMG_7331

Eskiden şehirlerde saatler güneşin doğuş ve batışına göre ayarlandığı için her şehrin saati birbirinden farklıymış. İngiltere Sanayi Devrimi sonrasında bu karmaşayı önlemek için ülkedeki tüm saatlerin Greenwich Gözlemevi’ne göre ayarlanması gerektiğine ilişkin bir yasa çıkarmış. 1884 yılından itibaren buradan geçen meridyen diğer ülkelerce de sıfır derece olarak kabul edilmiş ve yerel saat ayarlamaları buraya göre yapılmaya başlanmış.

Rasathanenin ücretli ve ücretsiz bölümleri var ama maalesef sıfır çizgisinin geçtiği alana giriş için 10 pound ödemeniz gerekiyor. Buraya gelmişken başlangıç meridyenini iki ayağımızın arasına alarak aynı anda Batı ve Doğu Yarım Küre’ye ayak basmasak olmazdı.IMG_7314

IMG_7320

En son buna benzer bir pozu Afrika’nın en güneyindeki Hint Okyanusu ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği noktada vermiştim. Yıllarca kitaplarda okuduğumuz şeyleri yerinde görmek acayip hoşuma gidiyor.

İkinci günün akşamında otobüsle Nottingham’a gelerek, burada konakladık. Sabah erkenden kiralık aracımıza binip kuzeye doğru yola çıktık. Bu arada aracı Londra’da kiralamakla Nottingham’da kiralamak arasında ciddi bir fiyat farkı vardı. Zaten Londra’da arabaya ihtiyaç da yok, Nottingham’ın konumundan faydalanıp hem konaklamayı hem de arabayı ucuza getirmiş olduk.

Yola çıktık derken o kadar da basit bir şeymiş gibi algılanmasın. İngiltere’de trafik soldan aktığı için başta birazcık endişeliydik. Aramızdan kimsenin ters tarafta araba sürme tecrübesi olmadığı için bu görevi ekibin tek erkeği Sarper’e verdik. Kulağa biraz cinsiyetçi gelse de kabul edelim ki erkekler bu işlerde daha iyi.

Yaşayarak öğrendik ki ters tarafta araba sürmenin en zor iki yanı arabayı fazla sola yanaştırıp kaldırıma çıkmamak ve göbekleri doğru bir şekilde dönebilmekmiş. Başta ufak tefek tehlikeler atlatsak da sürekli inen lastik basıncımızı ve her gördüğümüz benzinlikte lastiğe hava basmak zorunda kalışımızı saymazsak performansımız oldukça iyiydi.

İskoçya’ya gitmeden önce ilk durağımız Lake District’ti. Burası göllerden, ormanlardan ve dağlardan oluşan İngiltere’nin en büyük ve turistik milli parkı. İçinde birçok yerleşim yeri de var. Birkaç gününüzü ayırarak kasabalarını gezip trekking yapıp bot turlarına katılabilirsiniz. Oldukça huzur dolu bir yer.

Biz sadece en popüler yerlerine vakit ayırabildik. İlk önce İngiltere’nin en büyük gölü olan Windermere’e uğradık. Gölün kıyısındaki Bowness-on-Windermere kasabasını gezdik. Küçücük bu yerleşim yerinin çok güzel evleri ve sevimli bir sahili vardı. Şansımıza iki gündür ortalarda gözükmeyen güneş de birazcık yüzünü gösterdi.IMG_7409

IMG_7419

Kafelerden birine oturup İngiltere’nin en ünlü yiyeceği “fish and chips” siparişlerimizi verdik. İlk durağımıza sağ salim ulaşmış, azıcık açan güneşte ısınmış, bir de üstüne gelen kocaman balıkları görünce keyfimiz iyice yerine gelmişti.IMG_7470

Oradan gece konaklayacağımız Ambleside Kasabası’na geçtik. Bu arada arabanın lastik basıncı biz doldurdukça düşüyordu, en sonunda kiraladığımız şirketi aradık ve birini göndereceklerini söylediler. Bu sırada biz de kasabayı gezmeye başladık. Burası konakladığımız Rysdale Guest House ve camdan manzaramız.thumbnail

IMG_7555

Akşamüzeri her yer daha sessizleşti. Göle doğru yürüyüş yaptık. Ortamın güzelliğine bakar mısınız?

IMG_7494

IMG_7534

IMG_7515

Saatler sonra kiralama şirketinin gönderdiği teknik personel gelip lastiğimizi değiştirdi. Nasıl olduysa içine çivi girmiş. Böyle bir ülkede yoldaki çiviye nasıl denk geldiğimizi anlayamadık.IMG_7549

Ertesi sabah güne tam bir İngiliz gibi başladık. Adeti bozmayalım diye çayımıza süt bile ekledik.IMG_7554

Glasgow’a geçmeden önce kuzeydeki başka bir göl olan Ullswater’a uğradık. Yine her yer tablo gibiydi.IMG_7572

IMG_7574

Sonrasında Glasgow’a vardık. Burası İskoçya’nın en büyük şehriymiş. Glasgow’a gelmeyi özellikle ben istemiştim. Yıllar önce Edinburgh’u gördüğüm için rotada başka bir şehir daha olsun diye düşündüm. Şehrin çok güzel olmadığını duyduğum için fazla bir beklentim de yoktu ama o da ne, şehre bir girdik ki buranın Birleşik Krallıkta bir yer olduğuna inanamadım. Öyle köhne, bakımsız ve döküntü gözüktü ki gözüme. Glasgow’un en güzel yanı Edinburgh’a dönüşü diye bir laf var, boşuna böyle söylememişler diye düşündüm.

Airbnb’den bir ev ayarlamıştık, sağ olsun ev sahibi gezilecek yerleri yazmış güzelce. Necropolis yani ölü şehir dedikleri mezarlık ilgimizi çekti. Önce Glasgow Katedrali’ne uğrayıp sonrasında arkasındaki mezarlığa gittik.IMG_7617

Katedralde ilginç bir şey yok ama mezarlık kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir yer. Öyle büyülü bir havası var ki burada saatlerinizi geçirebilirsiniz.IMG_7631

IMG_7663

IMG_7667

Mezarlıktan kilisenin ve şehrin manzarası da çok güzel gözüküyor.IMG_7651

IMG_7644

Alan oldukça geniş, hava da acayip soğuk olunca mezar taşlarını ve anıtları uzun uzun inceleyemedik. Ama çok rahatlıkla söyleyebilirim ki bence Glasgow’un en etkileyici yeri burasıydı.

Daha sonra şehir merkezine indik. Bu arada şehirde hep Uber kullandık, 4 kişi olunca oldukça uygun fiyata geldi. George Square merkezde bir meydan. Onun etrafında da alışveriş caddeleri ve merkezleri var. Bunchanan Caddesi de en ünlülerinden bir tanesi.

IMG_7686

IMG_7699

IMG_7705

Glasgow’da çok hoşuma giden bir diğer şey ise Mural Trail dedikleri sokak sanatıyla bezenmiş binalardı. Biz yolumuzun üstünde birkaç tane inanılmaz güzel çizime denk geldik. İnternette yer alan haritayı takip ederek tüm yerleri sırasıyla gezebilirsiniz. Fotoğraflarını gördüm de daha neler var neler..IMG_7671

IMG_7682

SMWB1171

Mural Trail fikrini çok beğendim. Şehri güzelleştirmenin güzel bir yolunu bulmuşlar. Keşke bizim kentlerimizde de böyle çizimler olsa. Başta çirkinliğiyle beni şoke eden şehir, mezarlığı ve sokak sanatıyla kalbimi kazandı.

Şehirde dikkatimi çeken bir diğer şey de insanların aksanı oldu. Aylardır İngiltere’de İngiliz aksanına bayağı alıştım diye düşünüyordum ama buradaki gerçekten bambaşka bir dil gibi.

Geceyi evimizde geçirdikten sonra her sabah olduğu gibi valizimizi toplayıp yine düştük yollara. Edinburgh’a geçmeden önce yolda The Kelpies denilen 30 metre yükseklikteki devasa at kafalarının olduğu yere uğradık. At gücü İskoçya’nın endüstriyel ve ekonomik tarihini şekillendiren önemli bir etkenmiş. Anıtlar ismini 10 atın gücüne ve dayanıklılığına sahip şekil değiştirebilen mitolojik periden almış. Atlara bu ismi vererek İskoçya’nın değişen peyzajı, dayanıklı suyolları ve güçlü toplumu ile analoji kurmuşlar. Bu kocaman çelik heykellere hepimiz bayıldık. İskoçya’ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın derim.IMG_7746

Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla gece ışıklandırılmış hallerinin de muhteşem olduğunu söyleyebilirim. Heykellerin karşısında atlarla ilgili hediyelik eşyaların satıldığı ufak bir dükkan ve kafe de vardı.

Sonrasında tekrar yola çıktık ve kısa bir süre sonra Edinburgh’a vardık. Bu arada şehir “Edinbra” diye telaffuz ediliyor, aman dikkat! Burada 2 gece Kuzey Denizi’nin kenarındaki Portobello semtinde bir evde kaldık. Bu seferki evimiz ve üst katımızda yaşayan ev sahibimiz tam anlamıyla mükemmeldi. 13 yaşındaki ikiz oğulları okuldan dönüşte Kuzey Denizi’nde yelkenliyle açıldılar. Dünyada böyle güzel hayatlar da yaşanıyor. Benim de payıma düşen hiç tanımadığım insanların evlerine, yaşantılara tanık olmaktan yaşadığım mutluluk oldu.IMG_7755

IMG_7982

Eşyalarımızı bırakıp doğruca Edinburgh Kalesi’ne gittik. Şehrin kalbi, sönmüş bir yanardağın üzerinde kurulmuş kalenin etrafında atıyor. Daha önce içini gezdiğim için bu sefer dışarıdan bakmakla yetindik.IMG_7775

IMG_7779

Buralara geleli 6 sene olmuş ama sanki ilk defa görüyormuşçasına şehirden yine çok etkilendim. Bir de insan Glasgow’dan gelince resmen bir masalın içine düşmüş gibi hissediyor kendini.IMG_7765

IMG_7767

Kaleden aşağıya inen yola Royal Mile deniyor. Aslında bu yol tam bir mil değil 1 mil 150 yardaymış.  Bu nedenle ölçümün içkiliyken yapıldığı halk arasındaki alay konularından birisiymiş. Bu yol üzerinde restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve gayda çalan etekli amcalar vardı.IMG_7795

IMG_7798_2

Oradan Edinburgh’nın ünlü alışveriş caddesi Princess Street’e indik. Bu caddenin sol tarafında hiç bina yok, onun yerine kocaman yemyeşil Princess Street Gardens adında bir park var. Buradan kalenin manzarası da mükemmel. IMG_7822

IMG_7828

Bahçeyi gezip geçen gelişimizde yaptığımız gibi yolun karşısındaki Starbucks’a oturup kale manzarasına karşı kahvelerimizi yudumladık. Bence burası dünyanın en güzel manzaralı Starbuckslarından birisi.

Akşam çok geç olmadan evimize döndük. Çünkü ertesi sabah saat 08:00’de kalkacak olan günübirlik bir Kuzey İskoçya yani “Highlands” turu satın almıştık. Edinburgh çıkışlı çeşit çeşit Highlands turları var. Kaleler, göller ve viski tadım turlarına günübirlik veya konaklamalı katılabilirsiniz.

Biz geçen gelişimizde Loch Ness turu yapmış ve memnun kalmıştık. Bu sefer yine aynı turdan satın aldık. Loch İskoççada göl anlamına geliyor. Loch Ness, bizdeki Van Canavarı gibi adı Nessie olan Loch Ness Canavarı’yla ünlü bir göl.

İskoç ezgileri eşliğinde büyük bir otobüsle yola çıktık ve gün boyunca 560 km yol yaptık. Sisli ve karlı yollardan geçtik. Birkaç yerde ufak ufak molalar verip Fort Augustus Kasabası’nda durduk. Buradan isteyenler tekne turuna katılıp gölde gezinti yaptılar.IMG_7894

IMG_7905

Biz geçen sefer tekne turu yaptığımız için bu sefer kasabada kalmayı tercih ettik.IMG_7913

Sonrasında yine birkaç mola vererek akşam 20:00’de Edinburgh’ya vardık.IMG_7939

Bu arada rehber yol boyunca ülke ve bölge hakkında bilgi verdi bizlere. Harry Potter, James Bond, Game of Thrones gibi filmlerin çekildiği yerlerden geçtik. Yolculuğumuzun büyük bir kısmı otobüs içinde geçtiği için biraz yorucu oldu açıkçası. Ama yine de buralara gelmişken Highlands’i görmeden dönmek olmazdı diye düşünüyorum.

Tur sonrasında Grassmarket’te akşam yemeğimizi yedik. Burası yan yana bar ve restoranların olduğu, kaleye yakın, çok güzel bir cadde.

Ertesi gün İskoçya ile vedalaşma vakti gelince yola çıkmadan kahvaltımızı evin yakınındaki Portobello Sahili’nde yapalım dedik. Kuzey Denizi’ne açılan bu sahil inanılmaz güzeldi. Romantik sahil fotoğraflarına bayıldığımı önceki yazılarımdan biliyorsunuz zaten.IMG_7994

IMG_7999

Bu sefer istikamet güneye doğruydu. Akşamüzeri Nottingham’a vardık, arabayı sağ salim teslim edip rahat bir nefes aldık.

Ertesi gün Nottingham’da hava muhteşemdi. Günlerdir üşümekten büzüşen vücutlarımızın mutluluğunu tahmin edebilirsiniz. Zaten ekip bütün tatil boyunca havanın soğuğundan, ülkenin pahalılığından ve İngiliz mutfağının kısırlığından başımın etini yemişti. Son günü böyle geçirmek tüm her şeyi unutturdu.

Güne Wollaton Park’ta başladık. Sıcak havadan geyiklerin de keyfi oldukça yerindeydi.IMG_8119

IMG_8141

Daha sonra şehir merkezine indik. Old Market Square’de tüm çocuklar süs havuzundaydı. Burada böyle bir manzara gördüğüme şaşırmadım değil.IMG_8144

Akşama doğru kaleye doğru yürüyüp 1189’de kurulmuş ve İngiltere’nin en eski barı olduğu iddia edilen Ye Olde Trip to Jerusalem’e gittik. Herkes sokaklara taşmıştı. Şehri hiç bu kadar güzel görmemiştim. IMG_8156

IMG_8169

Gezinin kapanışını da Robin Hood’la yaptık.IMG_8193

Ertesi gün sabahtan herkes Türkiye’ye doğru yola çıktı. O kadar güzel geçen bir haftadan sonra odama yalnız dönmek benim için biraz buruk oldu haliyle. Ama yine de herkesin memnun kaldığı, unutulmayacak bir geziye vesile olmaktan memnun oldum. Bu geziyle birlikte bu topraklarla ilgili kurduğum hayalleri tamamlamaya çok yaklaştım. Kalan aylar içinde aklımdaki bir iki yeri de görebilirsem iç rahatlığıyla valizimi toplayıp döneceğim inşallah.

Manchester Gezisi

Manchester Gezisi

Birleşik Krallığın Londra ve Edinburgh’tan sonra en çok ziyaret edilen üçüncü şehri Manchester’dan merhaba! Sınıftan birkaç kişi trene atlayıp hem okul turu için vize başvurusu yapmaya hem de şehri görmeye geldik. Güne tren yolculuğuyla başlamak benim için zaten anlatılamaz bir mutluluk, şehir de hoşumuza gidince oldukça keyifli bir gün geçirmiş olduk.IMG_6518

Manchester Piccadilly Tren İstasyonu’nda şehre ilk adımımızı attık. Manchester, sanayi devrimin doğduğu yer olarak biliniyor. Şehir, bilim, sanat, müzik, spor gibi birçok alanda başarıları ile tanınıyor. Aynı zamanda atomun ilk parçalandığı ve dünyadaki demir yolunun ilk kurulduğu yermiş.IMG_6520

Şehir bizi değişik köprüleri, kiremit rengi binaları ve sapsarı tramvaylarıyla karşıladı.IMG_6523

IMG_6524

İlk durağımız yürüme mesafesindeki Market Street’ti. Burası şehrin ünlü alışveriş caddelerinden biri. Yolda kurulu ufak bir pazardan geçip merkez sokaklarda gezindik. Şehir merkezi gerçekten büyük ve hafta içi olmasına rağmen kalabalıktı.IMG_6530

IMG_6535

IMG_6538

Manchester Katedrali’nin girişinin ücretsiz olduğunu öğrenince buraya da uğradık. Öğrenci bütçemle kiliselere ve katedrallere para vermekten yorulduğumdan daha önceki yazımda bahsetmiştim.IMG_6541

Kilisenin kulesinde restorasyon, içerisinde de akşam yapılacak bir organizasyonun hazırlığı vardı.IMG_6543

IMG_6545

Araya vize başvurumuzu sıkıştırıp, otobüse binip Manchester United’ın stadyumunda soluğu aldık. Bu arada şehrin Premier Lig’de oynayan iki takımı var: Manchester United ve Manchester City. Şehre gelmişken yapılacak aktivitelerin en başında da bu takımların stadyumlarını gezmek geçiyor. Biz de geleneği bozmayıp birini gezelim diye düşündük. Ama sorun şu ki, şehir resmen hangi stadyumun gezilmesi gerektiğine dair ikiye bölünmüş durumda.

İnsanların bir kısmı Manchester United’ın köklü bir tarihi olduğu için Old Trafford Stadyumu’nu görmenin daha anlamlı olduğundan; diğer kısmı ise Manchester City’ye ait Etihad Stadyumu’nun daha gösterişli olduğundan bahsediyorlar.

Biz ekipçe oyumuzu Manchester United’dan yana kullanarak yaklaşık 1,5 saat süren stadyum turuna katıldık. Tura başlamadan önce takımın müzesini gezme şansınız da var. Bana kupalarla dolu gelen bu alan, takımın tarihinin anlatıldığı ve eminim ki fanatiklerin çok hoşuna gideceği bir bölüm.IMG_6564

Sonrasında tura başladık. Stadyuma bir girdik ki, o yeşil ile kırmızının canlılığını ve güzelliğini fotoğraflarla anlatmak inanın çok zor. Takımın takma adı da “the Red Devils” yani “Kırmızı Şeytanlar”mış.IMG_6575

Rehber uzun uzun sahanın malzemesinin %97’sinin çimen olduğundan, bakımının ne kadar maliyetli olduğundan ve tasarımından bahsetti. Daha sonra maçların bitiminde yapılan basın açıklaması salonuna gittik. Burada bazen futbolcu sözleşmeleri de imzalanıyormuş.IMG_6585

Turun en güzel yanlarından biri de oyuncuların soyunma odasını görmek oldu. Ronaldo sürekli aynada kendine baktığı için odadaki aynanın ismi Ronaldo aynasıymış.IMG_6599

IMG_6609

IMG_6600

Turun bitiminde bizi iki takıma ayırıp anonslar eşliğinde futbolcuların çıktıkları yerden sahaya çıkarttılar. O yüksek ses eşliğinde ısınma hareketleriyle hep birlikte sahaya koştuk. Bu kısma bayıldım, acayip heyecanlıydı. Ünlü bir futbolcu olmak inanılmaz güzel bir duygu olmalı.

Sonrasında fotoğraf çekimleri ve hediyelik eşya mağazasında alışverişler derken turu bitirdik. Futbolla hiç ilgisi olmayan birkaç kişi olarak hepimiz turdan çok memnun kaldık. Kesinlikle tavsiye ederim.IMG_6682

Akşamüzeri Salford Quay denilen rıhtıma indik. Buradaki köprülerin ve binaların mimarileri gerçekten ilginçti. Hava kapalı olmasına rağmen ortam çok güzel gözüküyordu. Birleşik Krallığın en büyük BBC merkezi de buradaymış. Dilerseniz turla stüdyolar gezilebiliyor.IMG_6647

IMG_6634

IMG_6638

IMG_6639

Akşam yemeğimizi burada yiyip tekrar şehir merkezine indik. Trenimizin kalkmasına birkaç saat daha vardı. Şehrin gece hayatı çok ünlü, şehrin ekonomisinde de büyük bir katkısı varmış. Sokaklarda gezinirken aramızdaki gece hayatları konusundaki en uzman kişi burada güzel yerlerin kokusunu alıyorum, şu tarafa dönelim, sonra şuraya gidelim diyerek bizi bir sokağa çıkarttı. Tamamen tesadüf bir şekilde kendimizi Canal Street’te bulduk, meğerse burası Manchester’ın gey mahallesiymiş. Hepimiz arkadaşın koku alma yeteneğine çok güldük.

Cadde boyunca bir sürü bar vardı ve her yer rengarenk gök kuşağı ışıkları, LGBT bayraklarıyla doluydu. Henüz gece tam başlamamış olsa da hayatın burada oldukça renkli aktığı belliydi.IMG_6665

Rastgele bir yere oturup bir şeyler içtik. Neyse ki barlara herkes girebiliyor. Benim için oldukça ilginç bir tecrübe oldu.
IMG_6664

Tren vakti gelince mecburen istasyona doğru yola koyulduk. Hızlıca geçen keyifli bir günün ardından metropollerin de istenirse güzel bir şekilde tasarlanıp insana mutluluk verebileceğine şahit oldum.

 

Galler Gezisi

Ben bahar tatili için Türkiye’deyken sınıftan 4 kişi araba kiralayıp, kalınacak yerleri ayarlayarak daha önce Galler’de yaşamış birinin oluşturduğu bir gezi planıyla Galler’e gitmeye hazırlanmışlar. Nottingham’a dönünce öğrendim ki son dakikada çıkan başka şeyler yüzünden geziyi ertelemişler. Kısacası evren benim ülkeye dönüp o geziye katılmam için tüm şartları öyle güzel ayarlamış ki ben de mesajı alarak hemen konaklamayı ayarlayıp, 5. koltuktaki yerimi aldım. Kısmet denen şey bazen ne kadar can sıkıcı olsa da bazen de hayatımıza böyle umulmadık heyecanlar katabiliyor.

Gezi detaylarına geçmeden önce kafaları karıştıran Birleşik Krallık ve İngiltere kavramlarına kısaca değinmek istiyorum. Aşağıdaki şekil her şeyi çok güzel özetlemiş. Birleşik Krallık 4 ülkeden oluşuyor: İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda. Bu dört ülkeden en büyüğü ve en çok nüfusa sahip olanı İngiltere olduğu için biz genelde hepsinden İngiltere olarak bahsetmeye alışmışız. Hepsi monarşiyle yönetilse de hepsinin ayrı dili (Galce, İskoçça ve İrlandaca) ve kendi ulusal meclisleri var.Harita

İskoçya ve Kuzey İrlanda’ya nazaran Galler, birçok açıdan İngiltere’yle iç içe geçmiş bir ülke. Örneğin İngiltere’yle aynı hukuk sistemini kullanıyor ve bazı sporlarda ortak takım çıkarıyorlar. Ama yine de Galce o kadar farklı bir dil ki, ben İngilizceyle hiçbir benzerlik bulamadım. Halkın sadece 4’te biri bu dili konuşabiliyormuş.IMG_5997

Ülkenin başkenti ve en büyük şehri Cardiff olduğu için 3 gece Cardiff’te konaklayıp buradan gezeceğimiz yerlere gittik. Genel olarak ülkenin güney bölgelerini ve kuzeyde de bir kasabasını gezdik. İşin açıkçası yola çok bir beklentim olmadan çıktım. Çünkü daha önceden ne Galler’e giden birini duymuştum ne de Galler’de çekilmiş güzel fotoğraflar görmüştüm. Ama gittiğimiz yerlerde her gün beni şaşırtacak başka güzellikler gördüm ve hepsinde ayrı bir heyecan yaşadım.

İlk günümüz Cardiff şehir merkezinde geçti. Burası İngiltere’ye göre çok farklı gerçekten. Mimari açıdan eskiyle yeni biraz karışmış gibi geldi bana. O yüzden şehrin etkileyici olduğunu söyleyemeyeceğim. Yine de şehre indiğimiz anda kocaman kırmızı ejderhalı Galler bayraklarıyla bizi karşılayan High Street hoşuma gitti.  IMG_5785

IMG_6009

Bu caddenin üzerinde “arcade” dedikleri küçük şirin çarşılar var. Çarşıların içinde de hem yemek hem de alışveriş için çeşit çeşit dükkanlar.IMG_6139

High Street’in bitiminde Cardiff Kalesi bizi karşıladı. İçinde kocaman bir bahçesi olan kaleyi ilk kez milattan sonra 55 yılında Romalıların inşa ettiği düşünülüyor. Sonrasında başka topluluklar tarafından da kalenin inşasına devam edilmiş.IMG_5797

IMG_5809

IMG_5921

YIEM7633

Kaleye girerken mutlaka “House Tour” dahil bilet almak lazım çünkü bu biletle kaledeki odaları rehberle birlikte gezebiliyorsunuz. Her odanın ayrı bir teması var ve rehber anlatmaya başlayınca her şeyin ne kadar ayrıntılı düşünülerek yapıldığını görüp hayret ediyorsunuz. Astrolojik burçların olduğu tavanlar, haftanın günlerinin resmedildiği pencereler, masal kahramanlarının anlatıldığı çocuk odaları gibi ilk başta baktığımızda göremediğimiz ama anlatıldıkça fark ettiğimiz detaylar hepimizin çok hoşuna gitti. Rahatlıkla söyleyebilirim ki kale, bugüne kadar gezdiğim kaleler içinde en iyilerinden biriydi.IMG_5848

IMG_5847

Daha sonra Mermaid Quay denilen ve Bristol Kanalı’na açılan sahil şeridine gittik. Burası da restoranların olduğu ve bot turlarının yapıldığı güzel bir yer.IMG_6101

Bu arada resimde gördüğünüz nergisler ülkenin ulusal sembollerinden biri. Yollarda, kafelerde hep bu çiçekten var. Bulundukları her ortamı güzelleştiriyorlar.

Buradan Kamna’nın arkadaşının tavsiyesiyle 15 dakikalık hızlı bot turuna bindik.IMG_5959

Önce yavaş yavaş başlayan bot sonra acayip hızlanıp değişik manevralarla bizi oradan oraya savurdu. Aylardan Nisan olmasına rağmen hava buz gibiydi; bot zaten hızlı, bir de en öne oturmuşum, rüzgar resmen bütün iliklerime kadar işledi. İndiğimde de başım dönüyordu. Ama hep birlikte güzel eğlendik. Hatta sürücü bir ara botu durdurup hepimizi azarladı: “Anlattığımız tüm güvenlik kurallarını ihlal ediyorsunuz. Geriye bakmak yok, elinizi bırakmak yok, telefonla çekim yapmak yok” diye. Neyse ki ayrılırken gönlünü alıp hep birlikte bir fotoğraf çektirdik.IMG_5965

İkinci güne Hint kahvaltısıyla başlayıp bir başka şehir olan Swansea’ye doğru yola çıktık. Ekibin kalan 4 üyesi Hintli olunca, tatil boyunca dinlemediğim Hintçe şarkı kalmadı. Çok ilginç ki, şarkılarının hemen hepsi bir filmle ilişkili. Şarkıyı duyunca film hakkında konuşmaya başlıyorlar. 4 günün sonunda ben de bazı şarkıların nakaratlarına eşlik etmeye başladım.

Swansea şirin bir sahil kasabası. Buradaki Mumbles sahiline gittik. Hava oldukça rüzgarlı olduğu için su da çamurlu ve kahverengiydi.IMG_6030

Evlerin mimarisi oldukça hoş. Daha sıcak havalarda ziyaret edilse daha keyifli olacaktır mutlaka.IMG_6043

LCZH7062

Bir sonraki durağımız ise Three Cliffs Bay’di. Buranın Birleşik Krallığın en güzel sahili olduğu söyleniyor. Hava her ne kadar puslu ve kapalı da olsa hepimiz buraya bayıldık. Öyle romantik, öyle etkileyici bir yerdi ki.. Uzun uzun yürüyüp, bir sürü fotoğraf çektirdik.IMG_6046

IMG_6070

IMG_6081

Üçüncü gün ev ahalisi bir türlü toparlanıp çıkamadı. Ben de kendimi vurdum yollara. Cardiff’i birazcık daha keşfetmeye çalıştım. Burası şehrin kütüphanesi.IMG_6127

Şehirdeki St David’s alışveriş merkezi de Birleşik Krallıktaki en büyük alışveriş merkezlerinden biriymiş.
IMG_6120

Sokaklarda dolaşırken gözüme Efes Restoran adında bir Türk restoranı takıldı. Bir merhaba demek için uğrayım dedim meğerse tam kahvaltı sofrasını kurmuşlar, yemeğe başlayacaklarmış. Kaynanan seviyormuş diyerek beni de davet ettiler. Hoş sohbet eşliğinde kahvaltımı yapıp çayımı içtim. O kadar iyi geldi ki, ne kadar mutlu olduğum gözlerimden anlaşılıyor zaten.IMG_6132

Sonra bizim ekiple buluşup Cardiff’in biraz dışındaki Caerphilly Kalesi’ne gittik. Buranın doğası ve mimarisi tek kelimeyle muhteşemdi. Galler’in en büyük, Birleşik Krallığın ise 2. en büyük kalesi olan Caerphilly’nin özelliği duvarlarının silindir şeklinde oluşuymuş. Kalenin etrafı güvenlik nedeniyle suyla çevrili ve bu suda yaşayan kuğular ve kazlarla öyle masalsı bir havası vardı ki..IMG_6179

IMG_6188

IMG_6239

IMG_6216

Buradan da Penarth kasabasına geçip, kasabanın ünlü iskelesini gördük. İskelede çok hoş bir kafe ve resim sergisi de vardı. Nergis çiçekleri eşliğinde kahvelerimizi içtik. IMG_6272

IMG_6277

CAKU4157

Gezinin son günü ise hepimiz için oldukça vurucu oldu. Ülkenin kuzeyinde, Cardiff’ten 3,5 saat uzaklıktaki Portmeirion’a gittik. Yollar uçsuz bucaksız yemyeşil araziler ve yeni doğmuş kuzularla doluydu. Zaten Birleşik Krallık’ta et deyince akla Galler gelirmiş, ülkenin koyun eti makbulmüş.IMG_6315

Portmeirion’a geldiğimizde ise hepimizin ağzı açık kaldı. Gerçekten Galler’de miyiz inanamadık. Burası mimar Clough Williams-Ellis tarafından İtalyan mimarisine göre inşa edilmiş turistik bir kasaba. Kasabaya ücret ödeyerek giriyorsunuz. İçeride rengarenk binalar ve çeşit çeşit bitkilerle mükemmel bir dünya kurmuşlar. İnsan isteyince elini değdiği her yeri ne kadar güzelleştirebiliyor, inanılmaz..IMG_6328

IMG_6422
IMG_6420

IMG_6383

IMG_6409

Bir de bizim şansımıza hava o kadar güzel ve güneşliydi ki kasabanın ruhunu tam anlamıyla yaşayabildik. İnsanlar deniz kenarındaki havuzda yüzüyorlardı.IMG_6356

IMG_6393

Kasabadaki restoranların birinde İtalyan pizzamızı yedikten sonra Nottingham’a doğru yola çıktık. Bu kadar güzel geçen 4 günden sonra diyebilirim ki hayat size birazcık göz kırpıyorsa siz ona koşun. Kapının arkasında neler olacağını asla tahmin edemezsiniz..

 

İlk Dönemin Ardından

Şaka maka İngiltere’de 4 ayı devirdim ve bu süre zarfında çok şey gördüm, çok şey öğrendim, bunun yanında çok koşturup, çokça da yoruldum. Gelmeden önce burada düzenli spor yapacağımı, iki dönem arasındaki bir aylık tatili Türkiye’de geçireceğimi, hafta sonları çevredeki yerleri gezeceğimi falan sanıyordum ki meğerse ben bu işi bayağı bir hafife almışım. Öyle zamanlarım oldu ki prensesler gibi bir hayatım varmış, kendimi bu kadar işin içine niye soktum ben diye de düşünmedim değil. Sonra camdan dışarıyı izleyen bir prenses olmanın hiç de zevkli olmadığını hatırlattım kendime.

10 yıllık iş hayatından sonra ödevi, sınavı, sunumu, derdi, tasası hiç bitmese de kısa bir süreliğine öğrenci olmak iyi geldi yine de. Neden derseniz bir kere okul hayatı iş hayatına göre kesinlikle daha masum. Yani iş yerindeki gibi politikalara, çıkar ilişkilerine ve sanal düşmanlıklara hiç gerek olmayan bir ortam. Zaten buradaki sistemde çan eğrisi de olmadığı için kimsenin notu kimseyi ilgilendirmiyor. O yüzden her şey daha sahici. Bilmiyorum biraz da şanlıyım herhalde, ne zaman neye ihtiyacım olduysa arkadaşlarım koşa koşa yardımcı oldular. Hastalanınca ülkelerinden getirdikleri bitkilerden verdiler, taksiye bindiğimde aracın plakasının fotoğrafını çektiler, her geç saatte eve döndüğümde vardın mı diye mesaj attılar, öyle bir sürü küçücük ama önemli şey..

Buradaki sistem demişken birazcık da eğitim sistemi hakkındaki izlenimlerimden bahsedeyim. Öncelikle içerik olarak MBA’de konuşulan hemen hemen her şey gerçek hayatla ilgili olduğu için konular oldukça ilgi çekiciydi. Mesela strateji yönetimi dersinde her hafta bilinen bir şirketin düştüğü stratejik açmazı inceleyip belli yöntemler kullanarak şirketin yapması gerekenleri analiz ettik. Acayip hayatın içinden ve zihin açıcıydı.IMG_3636

Resimdeki de bu dersin hocası Jeannie. Ne kadar sevimli gözükse de yeri geldiğinde acayip sert olabiliyor, aman dikkat! Okulun ikinci haftası okuyalım diye verdiği dokümanları doğru düzgün okumadık diye yediğimiz azar hala aklımda. İngiliz aksanıyla “I am serious about my lecture because I am serious about your learning” diye bağırmıştı. Hepimiz süt dökmüş kediye dönmüştük. Bense tarzından etkilenip içimden “Helal olsun sana kadın!” demiştim.

Ama onun yanında vasat derslerimiz de olmadı değil. Hani herkesin uyukladığı, başka şeylerle uğraştığı dersler. Ben burada okurken en çok konuların ülkedeki olup bitenlerle ilişkilendirilmesini sevdim. Örneğin buradaki zincir marketlerin stratejilerini anlamak veya pazarlama dersinde ülkedeki müşteri profillerini analiz etmek ya da Nottingham’daki evsizler için proje geliştirmek gibi birçok farklı konuyla ülkeyi keşfetme fırsatı buldum. Böylece sokaklarda yanından geçip gittiğim çoğu şey daha fazla anlam ifade etmeye başladı.

Bir de burada ilginç bir notlandırma sistemi var. Geçme notu 50. 60’lı bir şey aldıysanız bayağı iyisiniz; 70’li bir şey aldıysanız mükemmelsiniz; 80 üzerini görebilirseniz zaten olağanüstüsünüz, eşiniz benzeriniz yok. Döneme bir başladık, ilk ödevin notları açıklandı herkes 50’ler, 60’larda bir şeyler almış, tabi hepimizde bir hayal kırıklığı. Hoca sınıfa geldi ve dedi ki, eğer burada 60’ın üzerinde bir not alırsanız akşam bir şampanya patlatmalısınız. Hele bir de 70’in üzerine çıkabildiyseniz gidin en pahalısından bir şampanya patlatın. Meseleyi anlayınca rahatladık. Ben de o günden sonra her pahalı şampanya patlatma hakkı kazandığımda bayağı mutlu oluyorum doğrusu.
IMG_1973

IMG_3155

İntihal konusunu da es geçmemek lazım. Burada başkalarının fikirlerini kullanırken kaynak göstermek o kadar önemli ki iki cümlelik bir ödev yazsak Turnitin denilen intihal tespit programı aracılığıyla sisteme yüklüyoruz. Tüm hocalar da her seferinde bizi tekrar tekrar uyarıyor. Konu o kadar beynime işlemiş ki, geçen gün Türkçe bir edebiyat dergisi okurken Nazım Hikmet’in hayatını anlatan metnin referanslarını ararken buldum kendimi. E sonuçta Nazım’ın hayatı neyi nasıl anlattığına göre o kadar çok değişebilir ki. Yazan kişi bu bilgileri nereden derledi topladı önemli değil mi? Hadi dergiyi geçtim de Türkiye’deki intihal vakalarını düşünecek olursak tüm üniversitelere şöyle bir sistem kurmak çok mu imkansız?

Bir de hocaların değerlendirilme işlemi var. ODTÜ’deyken her dönem sonunda elimize bir kağıt tutuştururlardı, ders ve hoca hakkında bir şeyler yazardık ama yazdıklarımız ne olacak, ne işe yarayacak bilmezdik. Kağıdı boş versek de hiçbir şey olmazdı. Burada online olarak yaptığımız değerlendirmeler hocaların direkt olarak terfilerini etkiliyor. O yüzden de bu işi acayip ciddiye alıyorlar. Yakından takip edip defalarca hatırlatma gönderiyorlar. Bence bu da eğitimin kalitesi için önemli bir etken.IMG_1823

Tabi ben üniversiteden mezun olduktan sonra gelişen teknoloji de her süreci acayip kolaylaştırmış. Tüm derslerin programları, ders notları, kütüphaneden ödünç alınan kitaplar ve son teslim tarihleri gibi her türlü bilgi okulun cep telefonu uygulamasında mevcut. Teknoloji namına benim en çok hoşuma giden şey tabi ki de sınıfın whatsapp grubu. Derste canın mı sıkıldı, hocanın yaptığı bir şey komiğine mi gitti, birini uyurken mi gördün, gruba bir iki cümle yaz veya bir fotoğraf gönder sonra bütün sınıf oradan yürüsün. Benim gibi sıkılganlar için süper ötesi bir icat. Ahh yıllarca neredeydin whatsapp?

Son olarak bir de “reflection” yani yansıtma konusuna değinmek istiyorum. Geldiğim günden beri bunu bir gün olsun dillerinden düşürmediler. Örneğin bir derste bir probleme çözüm geliştiriyoruz, raporlar yazıyoruz, grup sunumları yapıyoruz ama işimiz bitiyor mu? Hayır, en sonunda bir de kişisel yansıtma raporu var. Bu rapor, neler yaptık, bunları yaparken neler hissettik, bir daha yapıyor olsak neyi farklı yapardık gibi tüm yaşanan sürecin tekrar gözden geçirilmesini ve değerlendirilmesini içeriyor. Böylece kişisel farkındalığın gelişeceğine, kritik düşünme kabiliyetinin artacağına, yaşananların unutulmadan bir sonraki çalışmalarda kullanılacağına inanıyorlar. Buraya gelmeden böyle bir şeyi ne gördüm ne de duydum. O yüzden en çok derslerin bu kısmında zorlanıyorum. İçimden çoğu zaman “bir daha yapsam yine aynısını yapardım” demek geçse de olmuyor çünkü bu kısımdan da ciddi anlamda notlandırılıyoruz.

Eğitim sistemindeki durumlar bu şekilde. Sınıf arkadaşlarıma gelecek olursak anlatacak öyle çok hikaye var ki. Mesela ben burada yıllardır okullarda bize öğretilen Türkiye’nin jeopolitik konumunun gerçekten de ne kadar önemli olduğunu ve ülkemizde dört mevsimi birden yaşadığımız için ne kadar şanslı olduğumuzu bir kez daha anladım. Dünyanın başka ucundan gelen arkadaşlarım için bu bir sene biraz da Avrupa’yı tanıma senesi oluyor. Buraya gelmişken görebildikleri kadar çok ülkeyi görmeye çalışıyorlar.

Mevsim konusuna gelirsek bazıları hayatında hiç kar görmemiş, ellerinin ayaklarının üşüdüğünü bile hissetmemiş. Şansımıza bu sene Nottingham’a azıcık kar yağınca öyle mutlu oldular ki tabi benim de onların o heyecanını paylaşmak çok hoşuma gitti. Yağan karın altında birlikte dans ettik. Jamaikalı Otis’in sorduğu soruyu da unutmam mümkün değil: “Senin de soğukta burnun akıyor mu?”. Düşünsenize bunu daha önce hiç yaşamayan bir insan için ne kadar garip bir durum. Hayatın böyle detaylarını görmek çok hoşuma gidiyor.IMG_1166

İşin ilginç tarafı da her şeyin bir yıl sonra biteceğini bilerek yaşamak oluyor. Yani bu ortamımızın, yaşananların, konuşulanların bir daha asla tekrarlanmayacağını bilmek, herkesin bir yerlere savrulacağının ve çoğu şeyin zamanın içinde kaybolacağının farkında olmak. Bu kısım da benim için işin en buruk kısmı..IMG_1994

IMG_3630

Özet olarak geçen aylar sonrasında diyebilirim ki insanın zaman zaman daha önce düşündüğü, önemsediği, uğraştığı şeylerden kendini tamamen çıkarıp dikkatini bambaşka şeylere odaklamasının oldukça faydalı bir şey olduğuna inanıyorum. Böylece geriye dönüp baktığınızda bıraktığınız çoğu şey gözünüze bambaşka görünüyor, aklınız, zihniniz, algınız ve ruhunuz yenileniyor. Sanki üzerimdeki toprağı atmış gibi hissediyorum kendimi. Günden güne de Türkiye’yi daha çok özlüyorum. Bence bu benim için oldukça iyi bir gelişme. Koşarak geldiğim yerle aramda yeniden bağlar kuruyorum. Bakalım hikayenin devamında neler olacak ben de çok merak ediyorum.

Cambridge Gezisi

Cambridge’e gideli epey zaman oldu ama sonrasında öyle yoğun bir temponun içine düştüm ki ancak şimdi fırsatını bulup yazının başına oturabildim. Sınıftan 9 kişi toplandık günübirlik bir tur aldık. Şehrin bir sürü güzel yanı var ama benim kalbimi Cam Nehri fethetti. Cambridge Üniversitesi’ni, sokakları, köprüleri, şapelleri falan boş verin; Cam Nehri’nin üzerinde yapacağınız kayık turunun verdiği duyguyu inanın başka yerde bulmanız çok zor. Hani böyle sessiz bir doğanın içinde meditasyon yapar gibi, başka bir boyuta geçmiş gibi, huzura ermiş de hafiflemiş gibi inanılmaz güzel bir duygu.

Diğerlerini boş verin dedim ama aslında nehir turunun beni bu kadar etkilemesinin bir nedeni de etrafındaki manzaranın güzelliği. Şehir aynen Oxford’da olduğu gibi Cambridge Üniversitesi’ne bağlı 31 kolejin tarihi binalarıyla kuşatılmış durumda. Zaten üniversite, 1209 yılında yerel halk ile anlaşmazlık sonucunda Oxford’dan ayrılan akademisyenler tarafından kurulduğu için her iki okul arasında büyük benzerlikler bulunuyor. Hatta iki üniversiteyi kastetmek için Oxbridge tabiri bile geliştirilmiş.

Güne Queens’ College’ın bahçesinde bulunan Mathematical Bridge ile başladık. Tanjant ve radyal yapı elemanlarıyla oluşturulmuş bu mühendislik harikası köprünün görüntüsü de oldukça estetik.  Köprü, 1749 yılından bugüne kadar gelmiş.IMG_1196

Oradan yürüyerek Trinity College’e gittik. İngiltere’de gördüğüm diğer şehirler gibi Cambridge de ufacık, her yere yürüyerek gidilebiliyor.IMG_1288

Trinity College, Nobel Ödülleriyle ünlü bir okul. 32 tane Nobel Ödüllü üyesiyle diğer tüm Oxbridge kolejlerini sollamış durumda. Başbakanlardan, Prens Charles da dahil olmak üzere kraliyet ailesinden, ünlü şairlerden, filozoflardan ve bilim insanlarından oluşan oldukça değerli bir mezun profili var. Bizim gittiğimizde kapalı olduğu için içeri giremedik ama bahçesindeki Newton’un ağacını gördük.IMG_1290

Isaac Newton da Trinity College’den mezunmuş ve kolejin önündeki bu minik ağacın Newton’un yerçekimini keşfettiği elma ağacının tohumundan yetiştirildiği söyleniyor. Ne kadar sevimli değil mi?IMG_1298

Oradan Corpus Christi College’e geçtik. Kolejin önündeki adı Corpus Clock olan saat oldukça ünlü. 1 milyon sterlin harcanan saatin yapımı tam 5 yıl sürmüş. Açılışını 2008 yılında yine Cambridge Üniversitesi mezunu Stephen Hawking yapmış. IMG_1670

IMG_1328

Saatin üzerinde çirkin bir çekirge var. Çekirgenin altında yer alan altın kaplama levhadaki mavi ışıklar saati, dakikayı ve saniyeyi gösteriyor. Her saniyede bir çekirgenin hareket etmesiyle en dıştaki daire dönüyor ve o döndükçe de çekirge ağzını açıp kapatıyor. Bu yüzden de zaman ilerledikçe sanki çekirge zamanı yiyormuş gibi duruyor. Mekanik açıdan müthiş bir buluş olsa da anlamı oldukça derinlere uzansa da bu saat benim tüylerimi ürpertti. Kendisinden çok hoşlandığımı söyleyemeyeceğim.

Sıra geldi günün en güzel anına yani Cam Nehri’ndeki punting turuna. Punting kayığı sırıkla sürmeye deniyor. Şehirde bu işi yapan bir sürü şirket var ama anladığım kadarıyla bu şirketlerden ruhsatlı olanlar var, olmayanlar var. Cambridge Belediyesi’nin sayfasında ruhsatlı şirketlerin ismi yazıyor. Biz turla geldiğimiz için herhangi bir ayarlama yapmamıza gerek kalmadı ve 10£ ödeyerek teknemize bindik. İnanılmaz keyifli bir tecrübeydi, herkese tavsiye ederim.IMG_1465

IMG_1349

IMG_1345

IMG_1677

IMG_1360

Bir ara ördekler teknemizle yarıştı. Sonra yağmur başladı ama neyse ki teknenin içindeki şemsiyeleri kullanarak turumuza devam ettik.IMG_1381

IMG_1373

Daha sonra King’s College’a gittik. Girişi 9£ ve bu ücreti ödeyerek sadece bahçesini ve şapelini görebiliyorsunuz.IMG_1324

IMG_1484

Şapeli vitraylarıyla ünlü, gerçekten de çok güzeller ama ben artık bu geziden sonra bir süreliğine şapellere, kiliselere ve katedrallere para vermemeye karar verdim. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar bir yerden sonra hep aynı döngüye girmiş gibi hissediyor insan kendini. Araya birazcık zaman koymakta fayda var.IMG_1525

Şehirdeki son durağımız ise Market Square’di. Ufak bir alanda hediyelik eşyalar ve yiyeceklerin satıldığı açık bir pazar yeri kurmuşlar. Oradan da atıştırmalık bir şeyler alıp günümüzü tamamladık.IMG_1543

Yine oldukça hızlı geçen ve koşturmalı bir gün oldu. Oxford’u ve York’u görmeyen arkadaşlarım sordular “hangisi daha güzeldi?” diye. Karşılaştırmak doğru değil çünkü çok ilginç ki her şehrin insanda uyandırdığı duygu bambaşka. Ben Cambridge’in sakinliğini ve bende yarattığı huzuru sevdim ve şehri hep bana hissettirdiği o duyguyla hatırlayacağım.

Noel Zamanı Londra

Bu sene gördüm ki bir Londra var, bir de Noel zamanı Londra var. Yani şehrin iki hali birbirinden o kadar farklı ki fırsatı olanlar hazır yeni yıl yaklaşırken 2018 yılı yapılacaklar listesine Noel zamanı Londra’ya gitmeyi mutlaka eklesinler.

Aslında Londra’ya gitmek hiç aklımda yoktu. İngiltere’de görülecek o kadar yer var ki, öncelikle daha önce gitmediğim yerleri keşfetmek istiyordum. Ama Ankara’dan arkadaşım özellikle yılın bu zamanı Noel marketleri görmek için gelmek istediğini söyleyince Nottingham sonrası Londra için 2 günlük bir plan yaptık. Süper bir fikirmiş gerçekten, Didem olmasa yanı başımdaki bu güzelliği kaçırmış olacaktım.

Detaylara girmeden önce şunu belirtmeliyim ki işin tüm cazibesi akşamlarda. Yani gündüzü müzelere, sergilere veya katedrallere ayırıp, akşamı sokaklarda ve festival alanlarında geçirmek gerekiyor. Hava kararıp ışıklar bir yandı mı mekanlar öyle büyülü bir hal alıyor ki heyecanlanmamak elde değil. Bizim 1,5 akşamımız olduğu için yollarda canımız çıktı, adım sayılarımız rekora koştu. Siz en az iki hatta üç akşamı ayarlarsanız en güzel şekilde keyfini çıkartabilirsiniz.

Gittiğimiz yerlere gelince, gezimize sabahın erken saatlerinde Tower Bridge’le başladık. Burada Thames Nehri’nin kenarında “Christmas By The River” denilen sıra sıra dizilmiş Noel marketleri vardı. Hediyelik eşyalar, takılar, yeme içme yerleriyle güzel bir ortam kurmuşlar ama eminim akşam ışıklarıyla daha çekici bir hal alıyordur.IMG_2468

IMG_8436

Bu arada şehirde bir sürü yerde buz pateni pisti vardı. Her yaştan insanlar buz pateni yapıyor. Resimdeki yer Tower of London’daki pist.IMG_2512

Buradan Westminister’e geçerek Big Ben, Westminister Abbey ve London Eye derken şehrin en ikonik yerlerine şöyle bir uğradık. London Eye’ın orada “Southbank Center’s Winter Market” yer alıyor. Yine konseptler aynı. Akşam ışıklarıyla daha süper olacağına eminim.IMG_2515

Hemen nehrin karşısına geçtiğinizde Somerset House’u görebilirsiniz. Bu ihtişamlı yapının önüne de Noel zamanı buz pateni pisti kuruyorlar. Buradaki süslemeler ve pist çok hoşumuza gitti. Ama içeride biraz soluklanalım dediğimizde kahveler ve tatlı için gelen hesap o kadar da hoş değildi açıkçası. Siz şöyle bir bakıp çıksanız daha iyi edersiniz.IMG_2522

IMG_2537

Buradan Trafalgar Square’e yürüdük. Aslında bu meydanı çok severim ama nedense süsleme namına hemen hemen hiçbir şey yoktu. Yani kısacası günün bu saatine kadar şehirde her şey normal gözüküyordu. Bilindik Noel marketleri ve süslemeler. Hatta Didem Nottingham’ı Londra’dan daha çok beğendiğini bile söyledi. Piccadilly’e de şöyle bir bakıp Hyde Park’taki festivale gitmeye karar verdik.

Piccadilly Circus’a yaklaştıkça hava kararmaya ve sokaklar daha bir hareketlenmeye, ışıltılar artmaya başladı. Merkezine adım atar atmaz her tarafımız parlak kocaman meleklerle sarıldı. Aman Allah’ım sokaklar çıldırmış gibiydi. Her yerde kırmızı otobüsler, ışıklar, sokak çalgıcıları, insanlar, o heyecanı anlatamam. Demek ki olay güneşin batmasındaymış. Bayıldık, bir sürü fotoğraf çektik.IMG_8535

IMG_8523

IMG_8561

IMG_8563

Buradan Hyde Park’taki Winter Wonderland’e geçtik. Burada da ortam bir harikaydı. Kocaman bir alana dönme dolaplar, roller coasterlar, buz pateni pisti, buz barı, konser alanları, sirk, yeme içme mekanları yani aklınıza ne geliyorsa hepsini kurmuşlar. Yüksek sesli müzik, bol eğlence, mahşer gibi bir kalabalık vardı. Burada çok güzel birkaç saat geçirdik.  Saat 22:00’de kapatmasalar daha da gideceğimiz yoktu.IMG_8612

IMG_8591

IMG_8593

IMG_8586

IMG_8590

IMG_8617

Otele bir geldik ki her yerimiz tutulmuş, oturup kalkamıyoruz. Bir baktık toplamda 23 km yürümüşüz. İki gezikolik kendimizi kaybetmişiz resmen.

Ertesi sabah yine yollara düştük. İlk durağımız Covent Garden’dı. Buranın ayrı bir havası var zaten, Noel zamanı daha bir güzel olmuş.IMG_2650

IMG_2653

IMG_2670

IMG_8666

Sonra oradan Camden Town’a geçtik. Camden Town her zamanki havasındaydı, Noel’e özel çok bir şey yapılmış gibi durmuyordu. Ama yine de akşam görmediğim için çok bir şey söyleyemiyorum. IMG_2722

IMG_2708

Son durağımız ise Carnaby Caddesi’ydi. O kadar şirin, o kadar sıcak yapmışlar ki caddeyi, bayıldık. Cadde boyunca dükkanlar var, şöyle bir yürüseniz bile havanız değişiyor.IMG_8700

IMG_8703

2 gün içinde gitmeyi planladığımız yerlerin neredeyse hepsine gittik. Bayağı yorulduk ama zevkle gezdik. Noel’de Londra bir masal gibiydi gerçekten. Korkarım bundan sonra normal bir zamanda gittiğimde şehir gözüme o kadar da güzel gözükmeyecek.

Didem’i Türkiye’ye yolculayıp Nottingham’daki öğrenci hayatıma geri döndüm. O kadar koşuşturmadan sonra minik ve sakin şehrimin tadını çıkartmaya devam ediyorum.