Üç Günlük Zürih Hediyesi

Üç Günlük Zürih Hediyesi

Son zamanlarda evden işe, işten eve koşturmaktan o kadar kendimden uzaklaşmıştım ki.. Hafta içi çok yoğun geçiyor, bitse de bir an önce hafta sonu gelse diye beklerken çocukla hafta sonu daha yorucu oluyor; sonra kendimi keşke bir an önce pazartesi olsa derken buluyordum. Aynı sarmalda dönüp dolaşırken durup dinlenmeye, düşünmeye, nefes almaya, yani yaşamaya vakit bulamıyordum.

30 Ağustos tatilinde ne yapabiliriz diye düşünürken, en çok ihtiyacım olan şeyin daha önce gitmediğim bir yerin sokaklarında gezinmek olduğunu biliyordum. Ama bu sefer çocuksuz, kafama göre, istediğim gibi olmalıydı. Olur mu acaba derken kendimi biletlere bakarken buldum. Biletlere baktıkça cesaretim arttı ve “şimdi değilse ne zaman?” diyerek harekete geçtim. 

Gitmeyi kafaya iyice koyduktan sonra işlerin devamı çorap söküğü gibi geldi. Evdeki gerekli ayarlamaları yaptım, hatta bu yolculuğa çıkmaya en az benim kadar hevesli bir arkadaş bile buldum. Londra yazılarından tanıyacağınız Didem’le başladık hemen hazırlıklara. Budapeşte mi olsa yoksa Kopenhag mı, Hamburg mu yoksa Zürih mi derken, uçuş saatleri, bilet fiyatları, gezilecek yerler açısından en çok içimize sinen ve ikimizin de gitmediği Zürih’te karar kıldık. 

Uçuş günü geldiğinde tüm planları yapmış ve her günün programını belirlemiştik. Tabi her şey planlandığı kadar basit olmadı maalesef. Biz saat 10:30’da şehre inmeyi hayal ederken, Ankara İstanbul Pegasus uçağımız 3 saatlik rötar yaptı ve Zürih uçağını kaçırmış olduk. Bir sonraki uçuş dolu olduğu için bizi ertesi günün uçağına aktardılar. İstanbul’da bir gece geçirecek ve 3 günlük Zürih gezimiz 2 güne düşecekti. Tam bir fiyasko. Moralimiz oldukça bozuk bir şekilde geziyi 1 gün uzatmanın planlarını yaparken bir yandan da tüm yolcuların uçağa binmemesi için dua ederek havaalanında son check-in zamanına kadar bekledik. Neyse ki son dakikada uçakta birkaç kişilik boşluk oluştu ve böylece kendimizi aynı günün bir sonraki uçuşuna zar zor aldırabildik. Saatler süren perişanlık sonrasında akşam vakitlerinde Zürih’e ulaştık. Ohh çok şükür derken kötü kokan havaalanı ve trenlerden sonra şakır şakır yağmurda yürürken acaba yanlış bir seçim mi yaptık diye düşünmeden edemedim. Üstelik hava durumu Ağustos ayında 3 gün aralıksız yağış gösteriyordu.  

Bu saatten sonra yapılabilecek tek şey her anın tadını çıkarmaya çalışmaktı. Neyse ki otelimizi çok merkezi bir yerde tutmuşuz. Visionapartments (Gerechtigkeitsgasse) küçük ama içinde mutfağı olan, merkeze 10 dakikalık yürüme mesafesinde ve fiyatı da görece ekonomik, güzel bir apartman. 

Odamıza yerleştikten sonra başladık şehri keşfetmeye. Öncelikle Altstadt (eski şehir) bölgesine yürüyerek sokak sokak dolaştık ve tam da hayal ettiğim gibi sokaklarda kaybolduk.

Her güzel şehirde olduğu gibi şehrin ortasından bir nehir geçiyor, ismi Limmat Nehri. Görülmesi gereken yerler birbirine oldukça yakın, şehri maksimum 2 günde çok rahatlıkla gezebilirsiniz. Ünlü kiliseler, tarihi binalar ve daracık sokaklar şehre hoş bir hava katmış. 

Akşam saatlerinde dükkanlar kapalı ve sokaklar ıssız olsa da restoran ve kafeleriyle ünlü Niederdorf Sokağı’nda açık mekan sayısı daha fazlaydı. İlk gün Raclette Factory adında ufak ama şirin bir restorana oturduk. Raclette (Raklet), bebek patateslerin üzerine dökülen erimiş peynirden oluşan geleneksel bir yemekmiş. Bizdeki mıhlamayı patatesin üzerine döktüğünüzü düşünün, aslında oldukça güzel bir fikir, evde de denenebilir. Farklı çeşitleri var, biz Deluxe (trüf peynirli) ve Heidi (sade) çeşitlerini denedik, aromalı peynirlerle arası iyi olanlar için trüf peynirlisi oldukça lezzetliydi. Karnımız doyunca tüm gün çektiğimiz acıları unutmuş ve yüzümüz gülmeye başlamıştı. 

Ardından şehrin ünlü caddesi Bahnhofstrasse’ye uğradık. Bu caddeden yukarıya kıvrılan Augustinergasse rengarenk binalarıyla ışıl ışıl ve çok şıktı. Ama gördüğünüz gibi sokaklarda dolaşan insan sayısı oldukça azdı. 

Ertesi sabah ilk işimiz alışveriş için bir Migros bulmak oldu. Evet yanlış duymadınız Migros aslen İsviçreliymiş, burada bayağı çok mağazası var ve ürünleri de oldukça güzel. 

Migros’tan sonraki durağımız Lindt’in fabrikasıydı. İsviçre’ye gelmişken çikolata fabrikası gezmeden dönmek ayıp olurdu. Giriş biletlerimizi buraya gelmeden birkaç gün önce aldık. Dışarısı yağışlı olduğu için giriş saatimizi beklerken Lindt’in kafesinde oturup sıcak çikolatalarımızı yudumladık. 

Sonrasında satış mağazasını gezip çeşit çeşit çikolatalar arasında kendimizi kaybettik. 

Daha tur başlamamıştı ama biz çoktan havaya girmiştik bile. Turumuzun saati gelince sesli rehber eşliğinde başladık bütün hikayeyi dinlemeye. Kakao ağacının nasıl yetiştiğini, ağaçlardan kakaoların nasıl toplandığını, toplandıktan sonra nasıl fermente edildiğini ve çikolataya dönüşürken geçtiği evreleri bir bir öğrendik. Geçmişte kakaoya sadece çok zenginler erişebiliyor ve onu içecek olarak kullanıyorlarmış. Yıllar yıllar sonra içine şeker ve baharatlar karıştırılarak çikolata elde edilmiş. İsviçreliler ise kakaoyu konsantre süt ile birleştirerek dünyanın en kaliteli ve kremamsı çikolatasını keşfetmişler.

Çikolatanın geçmişini öğrenince sıra turun en lezzetli anına yani sıcak çikolata şelalelerinden kaşık kaşık çikolata yemeye gelmişti. Yalnız burada çok önemli bir bilgi vermeliyim, çikolata ikramları bu şelaleyle sınırlı kalmıyormuş. İleride farklı atraksiyonlar olduğunu bilmediğim için biraz bitter, biraz sütlü, biraz beyaz çikolatalı derken kaşıklarca çikolatayı yemiş bulundum. 

Az ileride çikolata tadım köşesini gördüğümde kan şekerim çoktan tavan yapmıştı. Bu kısımda da elinizi makinelere uzatıyorsunuz sonra elinize bir çikolata parçası düşüyor, yedikten sonra neli olduğunu tahmin etmeye çalışıyorsunuz. Aslında acayip zevkli ve lezzetli bir oyun ama ahh o kaşıklar yok mu tüm haklarımı onlarla tüketmenin pişmanlığını yaşadım.

Tüm bu yeme içmeler bittikten sonra çıkışa doğru çeşit çeşit çikolatalardan yiyebiliyor ya da yanınıza alabiliyorsunuz. Çantaları ve montları girişte aldıkları için benim gibi pantolonunuzun cebi de yoksa aldığınız çikolatalar elinizde öylece kalakalıyorsunuz. Neyse yine de ben yediklerimle Didem de cebine sıkıştırdığı çikolatalarla turun masrafını rahatlıkla çıkarttık diyebiliriz 🙂 Yolu Zürih’e düşen herkese tavsiye edebileceğim çok keyifli bir tur oldu gerçekten. 

Fabrika gezisi sonrası yine şehrin ünlü bir noktası olan Lindenhof Tepesi‘ne doğru yola koyulduk. Tepe diyince bayağı bir yol çıkacağımızı düşünüyordum ama oldukça kolay çıkılabilen, manzarası güzel bir yer burası.

Oradan aşağıdaki sokaklara doğru geze geze indik. Münsterhof’taki çeşme çok hoşuma gitti. 

Günün kapanışını peynirli fondüyle yapalım diye düşündük. Önünden her geçtiğimizde fondü yiyen insanları gördüğümüz, puanı da oldukça yüksek gözüken Swiss Chuchi’de oturmaya karar verdik. İkimiz için bir tane fondü sipariş verecektik ki garson tek bir yemek sipariş edip paylaşmak yasak dedi, vicdansızlar. Biz de mecburen yanına makarna eklemek zorunda kaldık. 

Peynir fondünün ekstra bir numarası yok bence ama yine de erimiş peynire makarna batırma fikriyle olaya yeni ve daha lezzetli bir boyut getirdik diyebiliriz.

Geldik gezimizin en heyecanlı gününe. 2 günü şehir merkezinde geçirdikten sonra sıra İsviçre’nin dağlarına çıkmaya gelmişti. Buraya gelmeden önce Get Your Guide’ın en popüler turlardan birisi olan Titlis Dağı turunu satın almıştık. Sabah tren istasyonunun yanından çift katlı otobüsümüz kalktı.

Bütün gün süren turumuzun ilk durağı İsviçre’nin turistik kenti Luzern’di. Burada 1,5 saatlik bir mola verdik. Ünlü tahta köprüsüyle, nehirde yüzen kuğularıyla, şık meyve sebze pazarıyla ve tarihi sokaklarıyla gezilmeye görülmeye değer çok güzel bir şehir.

Luzern’den Titlis Dağı’na giderken yolda karşılaştığımız manzaralar harikaydı. Otobüsün camından uçsuz bucaksız yeşillikler içinde evleri, hayvanları ve gölleri izlemek büyüleyiciydi.

Dağa geldiğimizde istasyondan teleferiğe binerek başladık yukarı çıkmaya. Ben gezinin bu kısmını biraz hafife almışım galiba. Teleferiğin içinde sadece 2 kişiydik ve yükseldikçe yükseliyorduk, yol bir türlü bitmiyordu. Yükseklik korkunuz varsa aşağıya bakmak gitgide bir işkenceye dönüşüyordu. Üstüne üstlük arada teleferik takur tukur sallanıyordu. Burada bize bir şey olsa kimsenin ruhu duymayacak diye endişelenmeye başlamıştım.

Yukarılara çıktıkça göz gözü görmemeye başladı. Tamamen bir sis bulutu içinde nereye gittiğimizi görmeyerek sürekli daha yukarı çıkıyorduk. Yani bence herkesin yapabileceği bir şey değil, çok zevk de alabilirsiniz ya da stresten perişan da olabilirsiniz.

2.400 metrelere geldiğimizde teleferikten aşağıya indik, sıra dönen teleferiğe binmeye gelmişti. Neyse ki bu sefer içerisi geniş ve kalabalıktı, kendimi daha güvende hissettim.

Bu araçta amaç dönerek Alp Dağlarının manzarasını izlemekti. Ama kar yağışı bastırmış, her yer beyazlara bürünmüştü. O yüzden yukarı çıkarken etrafı pek fazla göremedik. 

Dönen teleferiğimiz 3.020 metrede nihayet durdu. Hava buz gibiydi. Önce dağ buzullarının olduğu mağaraları gezdik. Ellerimiz ayaklarımız dondu, yanımıza keşke eldiven ve bere alsaymışız diye düşündük.

İşin en çılgın kısmı ise Avrupa’nın en yüksek asma köprüsünde yürümek oldu. Köprü yürüdükçe sallanıyor, ben bir yandan üşüyor, bir yandan bağırıyor, bir yandan da buralara kadar çıktık köprüyü geçmezsek olmaz diyerek sınırlarımı zorluyordum.

Sonunda ulaşabileceğimiz en yüksek noktaya gelmişken derin bir ohh çekip kafede kendimize ufak bir kutlama yaptık. Her ne kadar tur rehberimiz yukarıda oksijenin bolluğundan dolayı bol bol su içmemiz gerektiğini söylese de biraz olsun rahatlamak ikimize de çok iyi geldi. 

Sonrası tekrar aynı yollardan geçerek aşağıya inmek oldu. Yaşadığım onca strese rağmen İsviçre’deki en güzel günümü burada geçirdim diyebilirim. Gördüğüm güzelliklerden sarhoş olmuş bir şekilde, bir ömür boyu unutamayacağım bambaşka bir deneyim yaşadım.

Akşam yemeğimizi tur rehberimizin de tavsiye ettiği 125 yıllık, dünyanın en eski ve en büyük vejeteryan mutfağı olan Hiltl’de yedik. Restoranın açık büfesinden seçtiğiniz yemekleri tabağınıza koyup tarttırıyorsunuz. Dünyanın farklı mutfaklarından çeşit çeşit yiyecekleri var. Ne aldıysam hepsi çok lezzetliydi, kesinlikle tavsiye ederim.

Günler çabucak bitmiş, 3 günlük gezimizin sonuna gelmiştik. Otelimizin yolunu tutarken kendime böylesine güzel bir hediye verebildiğim için çok çok şükrettim. Zürih’e tekrar gelir miyim bilmiyorum ama İsviçre’nin dağlarına tekrar çıkmak, doğanın içinde konaklamak, yürüyüşler yapmak ve olağanüstü güzellikteki o yerlerde birkaç günümü geçirmeyi çok isterim. 

Ama önce geride bıraktığım kaotik hayatıma geri dönmem gerekiyor 🙂 Aman arayı fazla açmayalım, en kısa zamanda yeni maceralarda tekrar görüşmek üzere..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir