Üç Günlük Londra Havası

Yürünen onca yoldan, geçilen onlarca istasyondan, yaşanan 3 upuzun günden sonra Londra’dan Bath’a doğru gidiş yolundayız. Gördüklerim, duyduklarım, hissettiklerim, izlenimler, izlenimler, izlenimler.. Hepsi o kadar birikti ki içimde, yazıya dökülmek için sabırsızlanıyorlar.

3 güne bir sürü şey sığdırdık ama Londra’nın yüzde birini bitirebildik mi emin değilim. Neyse ki bu ikinci gelişim. Londra’ya ilk kez gelecekler için fikir vermesi açısından geçen seferden aklımda kalanlar şu şekilde: London Eye’a binmiş, London Bridge, Piccadilly Circus, Hyde Park ve Covent Garden’ı gezmiş, Sherlock Holmes Müzesi’ne gitmiş ve Opera’daki Hayalet’i izlemiştik. Daha sonra İskoçya’ya geçmiş, Edinburg’da birkaç gün kalmıştık. Bu seferki program ise 3 gün Londra, 1 gün Bath, sonra ver elini Dublin, İrlanda.

Heathrow Havaalanı’nda iner inmez doğruca Arsenal-Southampton maçının oynandığı Emirates Stadyumu’na gidiyoruz. Benim maçla, futbolla çok alakam olmasa da evde izlenen Premier Lig maçlarından konuya aşinalığım oldukça yüksek. Maç biletleri çok pahalı, 150£’dan başlıyor. Uçak biletlerini henüz lig fikstürünün belli olmadığı zaman aldığımız için maçı akşam olur diye düşünmüştük. Ama maç şansımıza saat 15:00’te. Bu saate yetişebileceğimizden emin olamadığımız için biletleri internetten almak yerine kapıdan alırız diye düşünüyoruz. Allahtan uçağımızda rötar falan yok, elimizde valizlerle koştur koştur Arsenal metro durağına gidiyoruz. Ortalık mahşer günü gibi, herkes çoluğunu çocuğunu almış, üzerlerinde Arsenal formaları, atkıları stadyuma koşuyor. Yağmurmuş, içine su alan spor ayakkabılarımmış demeden ben de koşuyorum. Saat tam 15:00’te stattayız. İçimizde bir umut bilet satış ofisini buluyoruz. Ama o da ne? Görevliler teker teker biletler tükendi yazısını koyuyorlar bankoların önüne. O kadar heveslenmişiz, pes etmeyip karaborsacı aramaya başlıyoruz. Buluyoruz da, 100£ fiyat veriyorlar ama bir polisin dediğine göre bileti alıp içeri girememe riskimiz yüksek olduğu için vazgeçiyoruz. Stattan gelen ıslıklar, bağrışlarla fotoğrafımızı çektiriyoruz. Yaşanan hayal kırıklığına rağmen maç öncesi şahit olduğumuz o atmosfer, o heyecan mutlu ediyor bizi. Ne yapalım, Londra’ya tekrar gelmemize bir bahane çıktı diye düşünüyoruz.
813ed-fab2fb76-d9a8-4120-ba1d-9afb78f9fd27

Sonrasında otelimize yerleşiyoruz, Hyde Park Boutique Hotel. Otelimizin yeri çok güzel, içi tertemiz ama diğer standart Londra otelleri gibi küçücük. Düşünün ki yüzümü yıkarken damlayan sular lavabo yerine ayaklarıma akıyor. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra akşam üstü Soho’ya gidiyoruz. Soho’da bir şeyler yiyip içerek hayata karışıyoruz.

Ertesi gün sabah Cape Town’daki gönüllülük günlerinden arkadaşım Jennifer, Londra dışından trenle bizi görmeye geliyor. Birlikte Kensington Gardens’a gidip, kocaman bahçeleri gezip, sonra çimenlerde oturup muhabbet ediyoruz. Afrika’daki günlerden, Türkiye’de yaşanan darbeden, İngiltere’nin AB’den çıkmasına kadar bir sürü şey hakkında konuşuyoruz. Jennifer, 70 yaşında emekli olacak olması, Basingstoke’ta tek odalı bir eve ayda 750£ ödemesi, ülkedeki doktorların, öğretmenlerin sürekli grev yapması, okul yetersizliğinden dolayı insanların çocuklarını okula başlatmak için birkaç sene sıra beklemeleri gibi hikayelerle neden Brexit’e oy verdiğini anlatıyor ve ben cennet vatanımızda barış olduğu sürece sultanlar gibi yaşadığımızı bir kez daha anlıyorum. Aman maşallah diyelim.
img_9625

Sonrasında birlikte ünlü Harrods mağazasını geziyoruz. İngiltere’nin üst tabakasına hitap eden bu mağaza tam 182 yıllık. Şu anda Qatar Holding’in sahibi olduğu mağaza zamanında Dodi El Fayed’in babasına ait olduğu için alt katında Dodi ve Prenses Diana’ya ait bir de anı heykeli bulunuyor. Rastgele elimi attığım bir elbisede 2.000£ fiyatı görünce, müze gezermiş gibi geziyorum mağazayı.
img_9629

img_9637

Akşam Jennifer’la vedalaşıp, Camden Town’a gidiyoruz. Aman Allahım hiç bu kadar alternatif insanı bir arada görmemiştim. Her çeşit insan var, özellikle yüzleri dövme dolu olanlara hayret içinde bakıyorum. Amy Winehouse’un çıktığı bu semt tam da Amy’ye yakışacak renklere sahip. Alternatif bir sürü dükkan, açık sergiler, Venezualla, Kore, Malezya gibi çeşitli ülkelerin sokak yemekleri ve yüksek müzik sesleri. Sanki bir karnavalın içindeyiz. Çok seviyorum bu semti.
e5562-a93c415d-f64c-42d8-b821-ffaafe536e16

708a9-c110fe76-37d6-4844-8cb0-ee3159ff9e18

94354-af9d8c71-8c05-4afb-95c0-8f88190fe999

349f9-b4d6e0b8-83a8-4e81-bb49-f9a27619f7b0

Ufak tefek bir şeyler alıp, karnımızı doyurduktan sonra saat 18:00’de satıcılar sergilerini toplamaya başlıyorlar. Biz de şehrin kalbi Piccadilly’e gidiyoruz. Sokak gösterileri, çalgıcılar, Çin Mahallesi derken otelimize geldiğimizde ayaklarımız isyanda, bizse mutlu hemen kendimizi uykuya bırakıyoruz.

Son gün Primark ve Tate Modern günü. Primark’ı geçen gelişimizde herkesin elinde gördüğümüz Primark yazılı torbalardan keşfetmiştik. Herkes neden buradan alışveriş yapmış, bir şey var bu işte diyerek mağazayı bulmuştuk. Sonrası zaten tam bir çılgınlık. Çantalar, pantolonlar, gömlekler, pijamalar derken artık biz de Primark torbalılar arasındaydık. Normalde yurtdışına gidip çılgınca alışveriş yapmayı sevmem, çula çaputa vakit ve para harcayacağıma güzel bir yer görmeyi, güzel bir yemek denemeyi tercih ederim. Ama Primark başka bir dünya. Hem pound olup hem bu kadar uygun olması, istediğiniz her şeyi bulabiliyor olmanız ve de uzun senelerce kullanabilmeniz gerçekten inanılmaz. Her şey kaliteli diyemem ama girip de boş çıkmanız imkansız diyebilirim.

Kalabalığa kalmamak için Primark’a sabahtan gidiyoruz. Mağazada harcanan birkaç saatin ardından ve aldıklarımızı koymak için valizimizi de satın aldıktan sonra eşyaları bırakmak için otelimize dönüyoruz. Artık sanat zamanı.
1d129-38eb57a9-80f5-4191-bd22-95a867f75bb6

Tate Modern, iki binadan oluşan bazı katları ücretsiz, bazı katlarında ise değişen, ücretli sergilerin olduğu, modern sanatın kalbinin attığı Londra’daki en tanınmış müzelerden birisi. Eserlere bakıp “Ee burda şimdi ne anlatmak istiyor?” veya “Bu gördüğümün bana ne faydası oldu?” diyenlerdenseniz gitmenizi tavsiye etmem. Yok eğer sanatta zeka, farklılık, yenilik ve heyecan arıyorsanız hiç düşünmeyin derim. Sergiler dışında, binanın 10. katından Londra’yı izlemek de mümkün. Thames Nehri ve St. Paul Katedrali’ne bakan çok güzel bir manzarası var.
4d7b0-0d4a79bd-2e13-42ea-a232-088b9a370750

img_9804

Tate Modern’de geçen 2 saatin ardından saat 18:00’de sergiler kapandığı için müzeden çıkmak zorunda kalıyoruz, hem de ücretsiz sergilerin bile hepsini göremeden. Daha sonra nehrin karşısındaki St. Paul Katedrali’ne gidiyoruz. Burayı özellikle Lady Diana’nın evlendiği yer olduğu için merak ediyorum. Ayrıca Kraliçe Elizabeth de 80. ve 90. yaş günlerini bu kilisede kutlamış. Ama maalesef kilise kapandığı için içeri giremiyoruz. Bir sonraki gelişte gidilecek yerlere kiliseyi de ekliyorum.
9a310-9e7e2367-6460-4176-9cd9-b29fd787e8ac

Akşam son kez şehir merkezine iniyoruz. Piccadilly’deki Waterstones kitapçısını gezip, yanındaki Kahve Dünyası’ndan dondurmamızı alıyoruz. Kahve Dünyası zaten Türkiye’de de çok sevdiğim bir yer. Londra’nın merkezinde kocaman mağazasını ve mağazadaki kalabalığı görmek mutlu ediyor beni. Sonra yine metromuza atlayıp otelin yolunu tutuyoruz. Sabah erkenden kalkıp, dolu dolu ve rengarenk geçen Londra günlerine virgül koyup Bath şehrine doğru yola çıkıyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir