Bugün günümüz İzlanda’nın şelaleleri ve yanardağlarıyla geçti. Detaylara girmeden önce bu doğal güzellikleri görmenin bedelinden bahsetmek istiyorum. Burada İzlanda kronu kullanılıyor ve her şey gerçekten çok çok pahalı. Sabah kredi kartı harcamalarıma baktığımda dün öğlen içtiğim sıradan bir kahvenin 20 TL, akşam yediğim çorbanın ise 60 TL tuttuğunu görmüş oldum. Allahtan suyu çeşmeden içebiliyoruz da bir de bunların üzerine su parası ödemiyoruz. Otobüse bindiğimde rehberimize ülke sizin için de çok pahalı mı diye sorduğumdaysa, hayır biz iyi kazanıyoruz cevabını aldım. Allah bereket versin ne diyelim.
Bugünkü ilk durağımız Seljalandsfoss Şelalesi’ydi. Şelalenin kaynağı ünlü Eyjafjallajökull yanardağıymış.

Daha sonra Eyjafjallajökull yanardağının bilgilendirme ofisine gittik. Gün içinde beni en çok etkileyen şey de bu oldu. Bize 2010 yılında yanardağın patlamasıyla bölgede yaşananları anlatan bir video izlettiler. İnsanların ve hayvanların nasıl küller içinde kaldıklarını, nefes bile almakta zorlandıklarını, elektriklerin ve suların kesildiğini, kurtarma ekiplerinin insanları evlerinden nasıl kurtardıklarını ve her şey bittiğindeyse her yeri kaplayan külleri ne kadar zorluklarla temizlediklerini gördük. Gerçekten korkunç bir afet. Yine de o dönemde herkes canla başla birbirine yardım ettiği için yaşananların bölge halkını birbirine bağladığını söylediler. Çıktığımızda yanardağ karşıdan bize masum masum bakıyordu.

Bu arada tahmin edebileceğiniz üzere yanardağın okunuşu aramızda sürekli espri konusu oldu. Videoyu izledikten sonra bu konuda türlü türlü espriler içeren kupalar, tişörtler ve magnetlerin olduğu satış ofisini gezdik. Her ne kadar rehberimiz e harfinden sonra 15 harf daha geldiği için yanardağa kısaca E15 diyebileceğimizi söylese de herkes ismini uzun uzun okumayı denedi. Ama hiçbirimiz başarılı olamadık maalesef çünkü İzlandaca’da olan ve dili dişlerin arasına sokarak söylenen değişik bir harf kullanıyorlar ve yerli olmadığınız sürece o sesi tam olarak çıkarabilmeniz imkansız.

Bir sonraki durağımız Skogafoss Şelalesi’ydi. Bu şelale sabah gördüğümüzden daha geniş olduğu için daha çok etkiledi bizi. Resimden şelalenin yanında insanların nasıl küçücük kaldığını görebilirsiniz. Gerçekten olağanüstü bir görüntüsü var.

Daha sonra Atlantik Okyanusu kıyısındaki siyah kumlarıyla ünlü Reynisfjara Kumsalı’na gittik. Ortam o kadar rüzgarlı, okyanus öyle dalgalıydı ki, arada sular çekilip sonra birden kocaman dalgalar geldikçe çığlıklar içinde kaçıştık.


Yanıbaşında da volkanik kayalar vardı. İzlanda’da 30’un üzerinde yanardağ olduğu için adanın her yerinde türlü türlü volkanik oluşumlarla karşılaşıyorsunuz.

Sonrasında yine ufak tefek şelaleleri, bir anda yolumuza çıkan gökkuşağını ve yollardaki volkanik kayaları gördükten sonra otelimize vardık. Kuzey ışıklarını görebilmek için şehir ışıklarından uzak olmak gerekiyor. Bu nedenle otelimiz şehrin oldukça dışında ve gökyüzünü her an görebilmemiz için odalarımızın kocaman camları var.

İki gece burada kalacağız ve gece herhangi bir hareketlenme olursa bizi uyandıracaklar. Bu gece için pek ümidimiz yok çünkü hava oldukça bulutlu. Işıklar en iyi bulutsuz ve ay ışığının az olduğu gecelerde görülebiliyormuş. Bu arada hepimiz cep telefonlarımıza ışıkların takibini yapan, bir gelişme olduğunda bildirim gönderen ve grafiklerle ihtimalleri gösteren uygulamalar indirdik.
Biz hazırız hazır olmasına da ışıklar sanki bizim kadar hazır değil gibiler. Çünkü uygulamaların dediklerine göre önümüzdeki günler ihtimaller o kadar da yüksek değil. Christine’e diyorum ki eğer göremezsek üzülmek yok tamam mı? Daha bunun Norveç’i var, İsveç’i var, Finlandiya’sı var hatta Çin’i bile var. O da gülümseyip, kafa sallıyor. Yine de içimizde bir umut, buralara kadar geldik doğa bize bir güzellik yapar inşallah diyerek bekliyoruz.