Hamburg Gezisi

Hamburg Gezisi

Hamburg uzun süredir aklımda olan, oldukça merak ettiğim bir şehirdi. Liman kenti olması, şehrin sokaklarından geçen Elbe Nehri ve yüksek gelir seviyesi nedeniyle hep çok şık ve ihtişamlı hayal etmiştim onu. Sarper’le bayram tatilini fırsat bilip, Atlas’ı babannesi ve dedesine bırakıp Sunexpress’in İzmir’den direkt uçuşuyla kısa bir kaçamak yaptık. 

Tabi insanın bir şehre İzmir’den gitmesi, gittiği yerin değerlendirilmesi sırasında dezavantaj yaratmıyor değil. O yüzden İzmir’in güneşli ışıl ışıl baharından Hamburg’un buz gibi, karanlık havasına inince alışmak için biraz zamana ihtiyacımız oldu.

Otelimiz nispeten merkezi bir konumdaki Super 8 by Wyndham Hamburg Mitte’ydi. Şehirde metroyla her yere ulaşım oldukça rahat, o yüzden metro istasyonu yakınlarında konaklamak en iyisi. Bizim otelimizin en büyük dezavantajı odada buzdolabının olmamasıydı, insan rezervasyon yaparken buzdolabı var mı diye de bakmıyor açıkçası, o yüzden Hamburg’a gelirseniz yine o civarlarda başka bir otelde kalmanızı tavsiye ederim. Odamız bizi duvarda şehrin ünlü bölgesi Speicherstadt’tan güzel bir fotoğrafla karşıladı.

Burası zamanında gümrük vergisinden muaf ticaretin yapıldığı, depolardan oluşan bir bölgeymiş. Konteynırların keşfinden sonra binalar işlevini yitirmiş ve birçoğu müzeye çevrilmiş. 2015 yılında da bölge, Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

İlk akşam büyük bir hevesle Speicherstadt bölgesine doğru gittik. Kanalların arasından geçerek şehrin sokaklarında dolaştık. Ama o da ne? Kırmızı kiremit binaları, kahverengi akan Elbe Nehri ve bolca metal köprüleriyle Hamburg hiç de hayal ettiğim gibi değildi. Yani böyle metalik, ruhsuz, renksiz ve basık bir havası vardı. 

Hamburg’a gelmişken Hamburger yemeden olur mu hiç? Bilmeyenler için zamanında Hamburglu bir tüccar, Orta Asya’da tatar bifteğini görmüş ve bu lezzeti Almanya’ya getirmiş. Daha sonraları bir aşçı bu eti kızartmış ve ona “Hamburg’a ait” anlamında “hamburger” adını vermiş. Biz de akşam yemeği için yolumuzun üzerindeki Jim Block isimli restorana oturduk ve iştahla hamburgerlerimizi yedik.

Sonrasında yürüyerek ünlü konser salonu Elphilharmonie, yanı kısa ismiyle Elphi’ye doğru gittik. Elphi, şehrin tüm o basıklığı içinde insanın içini açıyor, tam anlamıyla güneş gibi parlıyordu.

Buranın asıl amacı konserlere ev sahipliği yapmak olsa da içinde bir otel, restoran ve kafe de var. Tasarım harikası bina, eski kiremitten depoların üzerine su dalgası şeklindeki camların yerleştirilmesiyle oluşturulmuş. 2017’de açılmış ve tam tamına 866 Milyon Euro’ya mal olmuş. Binanın girişinden ücretsiz bir şekilde plaza bileti alarak yukarı çıkabiliyorsunuz, hem şehrin panaromik manzarasını izleyebiliyor, hem de bir şeyler atıştırabiliyorsunuz.

Hamburg’da geçirdiğimiz her gün istisnasız Elphi’yi ziyaret ettik. Tabi bunun bir nedeni de konser bileti kovalamamızdı. Buraya gelmeden bilet almayı düşünmüştüm ama nasıl olduysa aldım sanıp ödemeyi yapmamışım. Geldiğimizde tüm biletler tükendiği için her akşam “box office”e düşen, yani son dakikada gelmekten vazgeçenlerin biletlerini almaya çalıştık. Neyse ki dönmeden son akşamımızda bir konsere girmeyi başarabildik. Konserin detaylarına daha sonra geleceğim.

Gelelim Hamburg’daki ikinci günümüze. İkinci gün, şehri yürüyerek gezdiren turlardan birine katıldık. Daha önce farklı şehirleri gezmek için katıldığım bu turları oldukça seviyorum. Lisanslı bir tur rehberiyle yaklaşık 2 saat süren turda, şehrin önemli yerlerine yürüyerek gidiyorsunuz. Turun belli bir ücreti yok, bitiminde memnun kaldığınız oranda bir ödeme yapıyorsunuz. Get Your Guide üzerinden rezerve ettiğimiz turumuz Hamburg Belediye Binası’nda başladı.

Burası Buckingham Palace’dan sonra dünyanın en büyük ikinci belediye binasıymış. İçine girip giriş katını gezebiliyorsunuz. Tur boyunca rehberimiz bolca 1842’de yaşanan Hamburg yangınından bahsetti. Yangın ilk önce bir sigara fabrikasında başlamış, daha sonra hızla diğer binalara sıçramış. Bu yangın sırasında şehrin yaklaşık üçte biri kül olmuş, binlerce insan evsiz kalmış. Belediye binası da maalesef bu yangından nasibini almış ve sonradan aslına uygun olarak tamir edilmiş. 

Şehir ikinci darbeyi 2. Dünya Savaşı sırasında yaşamış. Atılan 10.000 ton bomba nedeniyle neredeyse bütün şehir bir kez daha yanmış. Hamburglular önemli yerleri korumak ve adres şaşırtmak için tüm nehirlerin üzerini kapatmışlar. Böylece hedeflenen yerlerin yukarıdan tespit edilmesi ve vurulması kolay olmamış. Bu sayede Belediye Binası 2. Dünya Savaşı’ndan sağ salim çıkabilmiş. 

Rehberimiz şehirde neyin eski neyin yeni yapıldığını ayırt edebilmemiz için bize bir tüyo verdi. Çatılarda kullanılan bakırın ilk rengi kahverengi oluyormuş. Bu renk uzun yıllar sonra yeşile dönüyormuş. Buradan çatısı kahverengi olan binaların bombalandığını ve diğerlerine göre daha yeni olduğunu, yeşil olanların ise çok eskiden günümüze kadar gelmeyi başardıklarını anlayabiliyoruz. Yani aynı Belediye Binası’nda olduğu gibi. Böyle detayları öğrenmek ve daha önce görüp farkında olmadığım şeyleri keşfetmek mutluluk veriyor.  

Hamburg’a ilişkin bir diğer bilgi de şehirde toplamda 2.500 tane köprü olmasıymış. Yani Amsterdam ve Venedik’in toplamından bile daha fazla. 

Köprülerden, kiliselerden ve anıtlardan geçtikten sonra gezimiz Elphi’de son buldu.  Meğerse binanın içinde konser salonları ve otel dışında, 45 tane lüks apartman dairesi de varmış. Rehberimizin dediğine göre geçmiş yıllarda sonuncusu tam 11 Milyon Euro’ya satılmış. Maşallah, ne diyelim Allah satın alana ağız tadıyla oturmayı nasip etsin..

Oldukça güzel geçen gezimiz sonrasında öğle yemeğini yemek için bir balık restoranına oturduk. Yerel bir lezzet olan Labskaus’u denemek istedim. Gemicilerin uzun deniz yolculuklarında yediği bir yemekmiş. 

İnternetten resimlerine baktığımda o kadar da korkunç gelmemişti gözüme. Ama tabağımda çiğ bir balık ve kıymalı acayip tadı olan pembe bir şey görünce tüm iştahım kaçtı. Neredeyse her türlü yemeği rahatlıkla yiyebilen ben, zar zor üzerindeki yumurtayı ancak bitirebildim.

Hüsranla geçen bir yemekten sonra tur rehberimizin övgüyle bahsettiği Miniatur Wunderland’a gittik. Biletleri direkt kapıdan aldık ve çok az bekleyerek içeri girebildik.

Burası dünyanın çeşitli bölgelerinin 1:87 ölçüsünde küçültülerek modellendiği akıl almaz bir yer. Ayrıca dünyadaki en büyük model demiryolunu da içeriyor. Her yerde vızır vızır minik trenler dolaşıyor. Amerika, Almanya, İtalya ve daha bir sürü ülkenin ünlü meydanlarının, plajlarının, dağlarının aklınıza gelebilecek her türlü yerin maketini yapmışlar. En ufak bir makette ne kadar detay olduğunu bir görseniz, bu projeyi düşünen de, modelleyen de üreten de aklını kaçırmış dersiniz. 

Biz içeride yaklaşık 3 saat geçirdik. Birkaç saat sonra detaylardan başınız dönmeye başlıyor. Ben en çok Hamburg ve Rio de Janerio maketlerini beğendim. Elphi’nin güzelliğine bakar mısınız? İçinin bile her türlü detayıyla gösterimini yapmışlar.

Ayrıca her 15 dakikada bir her yer kararıyor ve tüm maketlerde ışıklar yanıyor, gördüğünüz yerlerin gecesini de deneyimlemiş oluyorsunuz. Mesela bu resimler Rio de Jenario’nun gündüzü ve gecesinin modelleri, harika değil mi? Hayran kalmamak mümkün değil.

Burası da sistemlerin tasarımlarının yapıldığı bir oda. Hala müzeye yeni şehirler eklemeye devam ediyorlar.

Gerçekten müthiş bir müzeydi. Sarper tüm gezi boyunca mest oldu. Keşke Atlas da bizimle olsaydı da görseydi diye düşündüm. Özellikle erkek çocukları için oldukça ilgi çekici bir yer.

Akşam üzeri yönümüzü gece hayatıyla ünlü St. Pauli’ye çevirdik. Metro istasyonundan çıktığımızda karşımızda Hamburg Dom adındaki festival alanı duruyordu. Mart-Nisan aylarındaki bahar festivali zamanına denk gelmişiz. İçeride eğlence parkları, yiyecek büfeleri ve küçük bira evleri vardı. 

St. Pauli’de yürümeye başladığımızda ömrümde hiç görmediğim çılgınlıkta dükkanlar gördüm. Bu dünyada ne hayatlar yaşanıyor, yolunuz düşerse içlerine girmeden geçmeyin derim. Onun dışında barlar ve gece kulüplerinden oluşan canlı ama bence insana o kadar da tekin hissettirmeyen bir atmosferi vardı. 

Geldik Hamburg’dan ayrılmadan önceki son günümüze. Kahvaltımızı yine favori mekanımızda yaptık. Otelin kahvaltı fiyatı bayağı yüksek olunca, sadece oda ücretini ödemiştik. Otelimizin yakınlarında Mit Herz & Zucker isminde bir kafe keşfettik. İnanılmaz lezzetli bir menüsü var. Avokado tostları, çırpılmış yumurtaları ve pankekleri harika. Sabah erkenden gitmezseniz önünde acayip bir kuyruk oluyor. Hamburg’da geçirdiğimiz her gün kahvaltımızı burada yaptık ve buraya benzer bir mekanı Türkiye’de açmanın hayalini kurmadan edemedik.

Diğer blog yazılarımı okuyanlar bilir, gittiğimiz şehirlerde Primark varsa uğramadan edemeyiz. Hamburg’dakine de birkaç aktarmayla ulaşabildik. Buradaki mağaza,  diğer yerlerde gördüklerime göre inanılmaz zengin çeşitlere sahipti. İçeride resmen kendimizi kaybettik, hiçbir şey anlamadan saatlerimiz geçmiş. Ama inanılmaz güzel şeyleri çok uygun fiyata aldık diyebilirim. Primark’ın içinde bulunduğu alışveriş merkezi de oldukça güzeldi. Dükkanlara girmemek için kendimi zor tuttum resmen.

Akşam üzeri günlük konser bileti kovalama aktivitemiz nedeniyle tekrar Elphi’ye uğradık. Ana salondaki konsere bilet bulamasak da, çok şükür ki küçük salondakine bulabildik. Günlerdir hayalini kurduğumuz şey sonunda gerçekleşmişti. Heyecan içinde salona girmeyi bekliyordum.

Yalnız ortamı bir görseniz gelen insanların çoğu en az 70 yaşın üzerindeydi. Bazılarının ellerinde bastonları zar zor yürüyorlardı. Ama o kadar özenli giyinmişler, öyle güzel gözüküyorlardı ki dedim ki Allah’ım bizlere de şu insanlar gibi yaşlanmayı nasip et.

Konser vakti geldiğinde merakla salona girdim, bir de ne göreyim sıradan dümdüz bir salon. Koltuk bile yok, sandalyelere oturuyorsunuz. Dedim ki, bu insanlar 866 Milyon Euro’yu nereye harcamışlar acaba?

Büyük salonun resimlerine bakarsanız gerçekten oldukça gösterişli. Yani siz siz olun, konsere gelecekseniz mutlaka büyük salondan bilet alın. Ama konser güzeldi gerçekten, birkaç saatliğine bizi başka dünyalara götürdü.

Bu arada katılımcıların yaş ortalamasını saçların beyazlığından anlayabilirsiniz 🙂

Hamburg’daki son günümüzde çok şükür birazcık güneş açtı, yeşillikler içinde yürüyüş yaptıktan sonra havaalanına doğru yola çıktık.

Primark’tan yaptığımız alışverişler için vergi iadesi formu doldurmuştuk. Valizlerimizi verdikten sonra formumuzla birlikte iade bankosuna gittik. Meğerse para iadesi almak istediğimiz ürünleri ayrı bir valize koymalı ve formla birlikte buradan teslim etmeliymişiz. Teker teker ürünleri açıp faturasına bakıp kontrol ediyorlarmış. Bizim valizler çoktan araçlara yüklenmişti bile. Maalesef tek kuruş alamadan uçağımıza binmek zorunda kaldık. Bizim için acı bir tecrübe oldu, aman sizler de gezilerinizde bu konuya dikkat edin.

Hamburg’da geçen birkaç günümüz kültür ve sanat anlamında oldukça besleyiciydi. Rutin hayatımızdan çıkıp yeni şeyler deneyimlemek ufkumuzu açtı. Ama itiraf etmeliyim ki İzmir’de uçaktan indikten sonra derin bir ohh çektim. Bulutsuz, aydınlık ve geniş gökyüzü gibisi yok gerçekten de.. Hamburg gezisinden kalan güzel anılar, bizim hayatımıza ve de umarım bu yazıyı okuyan sizlerin gününe yeni bir renk kattı..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir