Dubai’yi Keşfetme Zamanı

Dubai’yi Keşfetme Zamanı

Buralara yazmayalı uzun zaman oldu. Geçen zaman içerisinde İngiltere’deki Elifa okulunu bitirip Türkiye’ye döndü. Küçücük odasından çıktı, sırtındaki çantasını çıkardı, çok sevdiği arkadaşlarıyla vedalaştı ve kocaman evine, her gün gittiği işine ve eski arkadaşlarına geri döndü. Elifa’yı öyle çok sevdim ki, onunla ilerde başka yerlerde de karşılaşmayı dört gözle bekliyorum.

Gel gör ki, insan bazı hikayelere noktayı koymadan yeni hikayelere başlayamıyor. Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra anne oldum. Böylece oldukça zorlu ama bir o kadar da mucizevi yeni bir hikayeye adım atmış oldum. Atlas hayatıma girdikten sonra blog yazmak yerine ona mektuplar yazmaya başladım. Bu süre içerisinde hepimizin hayatına aklımıza bile gelmeyecek, nelere sebep olacağını tahmin bile edemeyeceğimiz küçücük bir virüs girdi. Uzun lafın kısası, burada tekrar bir araya gelmemiz uzunca bir zaman aldı.

Aslında Dubai gezmeyi istediğim yerler arasında yer almıyordu. Fotoğraflarını gördüğüm yüksek yüksek binalar, uçsuz bucaksız alışveriş merkezleri, lüks ve şatafat nedeniyle biraz önyargılıydım. Ama hem MBA’dan Hintli bir arkadaşımın orada yaşıyor olması ve beni sık sık davet etmesi, hem de Sarper’in daha önce gidip sevmesi ve bizimle tekrar gitmek istemesi nedeniyle planlarım arasına girdi. Tabi Dubai’ye gidilecek en güzel zaman da havaların Türkiye’de soğuk olduğu, Dubai’de ise fazla bunaltıcı olmadığı Kasım-Mayıs ayları.

Yolculuğumuzu 1 hafta planladık, bunun birkaç günü arkadaşımda kalacak, diğer günlerimizi otelde geçirecektik. Planın içinde 3 yaşındaki Atlas olunca bilmediğim bir ülkeye gitmek ve başkalarının evinde kalmak bende endişe yaratmadı değil.

Yolculuğa başlamadan önce size evinde kaldığımız arkadaşımdan bahsetmek istiyorum. Rohen, ben İngiltere’deyken bir senemi birlikte geçirdiğim, aynı yurtta kaldığım Hintli arkadaşım. Orada kimsenin yanında ailesi olmadığı için hepimiz birbirimizin ailesi olmuş ve geçirdiğimiz bir senede yıllara sığamayacak kadar çok anı biriktirmiştik. Rohen diyince aklıma gelen ilk şey, odamdan dışarı çıkamayacak kadar hasta yatıyorken, bir arkadaşımızın tavuk suyu çorbanın iyi geleceğini söylemesi üzerine, kendisinin vejeteryan olmasına ve tavuğun tadını hiç bilmemesine rağmen, Çin lokantasından çorba bularak odama kadar getirmesidir. O gün benim için yaptığı şeyi ömrümün sonuna kadar unutmam mümkün değil. Bunun dışında taksiye yalnız binince plakasının fotoğrafını çekmesi, eve gidince haber ver demesi, Tesco’dan birlikte yaptığımız mutfak alışverişleri, Beeston Marina’da yapılan yürüyüşler, birlikte gidilen geziler.. Hepsinin kalbimde ayrı yeri var.

Rohen’in ailesi yıllar önce Hindistan’dan Dubai’ye göç etmiş. O da bir senenin sonunda Dubai’ye geri döndü ve ailesi ona Hindistan’dan bir gelin buldu. Mikita ile görücü usulü evlendiler. Mikita da kendisi gibi dünya tatlısı bir insan. Şu anda annesi, babası ve kardeşiyle birlikte bir villada yaşıyorlar.

Dubai’ye geliş uçaklarının saatleri çok kötü olduğu için gece 3 gibi iniş yaptık. Neyse ki Rohen ve Mikita bizi karşılayıp evlerine getirdiler. Kendi odalarını bize ayırmışlar sağolsunlar. Ertesi gün sabah erkenden Dubai maceramız başladı. Yapılacak o kadar çok şey vardı ki, her gün için planlarımız hazırdı. Sabah evdeki kahvaltının ardından düştük yollara.

İlk durağımız Palm Island, yani Palmiye Adasıydı. Tamamen yapay olarak inşa edilmiş bu adayı görmenin en güzel yolu The View at The Palm’e çıkmak. Ama biz bunun yerine monorail denilen adanın üzerinde dolaşan raylı sisteme binmeyi tercih ettik.

Adanın biraz yukarısından giden yeşil hat üzerinde yolculuk ederken palmiyenin dallarını oluşturan yolları ve evleri görebiliyorsunuz. Binerken ilk kapıdan girmeye dikkat edin, böylece önden tüm manzarayı izleyebiliyorsunuz. Son durak Atlantis’e doğru yaklaşınca, adanın en ucunda bulunan muhteşem Atlantis Otel ve aquaparkları çıkıyor karşınıza.

Son durakta indiğinizde Atlantis Otel’i yakından görebiliyorsunuz. Aynı yerde küçük bir alışveriş merkezi de var, tavanları çok güzel süslenmiş.

Bir sonraki durağımız Palm West Beach’ti. Haftasonu olduğu için tüm mekanlar doluydu. Gündüz vakti olmasına rağmen müzik bangır bangır çalıyordu ve mekanlarda parti havası vardı.

Burada Dubai’de yaşayan bir diğer sınıf arkadaşımız Kaşmir’li Haseeb ve eşi de bize katıldılar. 4 yıllık ayrılıktan sonra tekrar bir araya gelmek çok güzeldi. Ankara’daki kış günlerinden sonra güneşi ve masmavi denizi görmek içimi açtı resmen. Hemen dizilip kumsalda pozumuzu verdik.

Bu arada bahsetmeyi unuttum. Biz tüm bunları yaparken Atlas mutsuzluktan ölüyordu. Konuştuğumuz dili anlamıyor, insanları tanımıyor, gittiğimiz yerleri yabancılıyor ve sürekli huysuzluk yapıyordu. İçimden çocukla bu son yurtdışı gezim diye düşünüyordum ki Allahtan birkaç gün içinde değişime ayak uydurdu ve hatta Ankara’ya dönmeyelim demeye bile başladı 🙂

Neyse Palm West Beach’te mekanlar tıklım tıklım dolu olduğu için oturacak yer bulamadık ve buradan Bluewaters Island’a geçtik. Burası da yine yapay olarak oluşturulmuş, ufacık bir ada. Üzerinde dönme dolap, restoranlar ve kafeler bulunan renkli bir yer.

Bu küçücük adanın karşı tarafı da JBR (Jumeirah Beach Residence). Yani önünde denize girebileceğiniz bir kumsal, kumsalın arkasında kısa binalarda restoranlar ve kafeler, en arkada da uzun uzun bloklar var.

Bluewaters Island ile JBR’ı birbirine bağlayan, yürüyerek geçebileceğiniz bir köprü var. Bu iki yerin gündüzü ayrı bir dünya, gecesi bambaşka bir dünya.

Bluewaters Island’da kordon boyunca dondurma, lokma, mısır ve kestane satıcıları var. Satıcıların neredeyse tamamı Türk. Akşam saatlerine yaklaştıkça her yer ışıklar içinde kalıyor.

Şansımıza bizim gittiğimiz gün Dubai Alışveriş Festivali nedeniyle gökyüzünde drone ve lazer gösterileri vardı. Dronelarla gökyüzüne çizilen şekiller bir harikaydı, hepimiz heyecanla izledik.

Sonrasında köprüden yürüyerek JBR’a geçtik.

Tüm kumsala nargile kokusu yayılmıştı. Sahilde bir sürü nargile içilen mekan vardı ve hepsi gençlerle doluydu. Burada nargile çok popülermiş, hatta Rohenlerin evinde bile varmış.

JBR’da iç kısımlarda çocuklara yönelik atlıkarıncalar ve türlü türlü oyun istasyonları vardı. Burada uzunca vakit geçirdik. Eve döndüğümüzde pestilimiz çıkmıştı.

İkinci gün sabah Rohen’lerle JBR’daki Bosporus adındaki restorana kahvaltıya gittik. Türk kahvaltısını hep duyuyorlarmış ama hiç denememişler. 4 kişilik sultan kahvaltısından sipariş verdik ve Türkiye’de bile bulmakta zorlandığımız kalite ve lezzette envai çeşit kahvaltılıkla mest olduk.

Sonrasında restoranın hemen önünden kumsala indik. Denizden manzara müthişti.

Kumsala baktığınızda ise kafanız karışıyordu. Bir tarafta bikinili kadınlar, diğer tarafta çarşaflılar; bir yanda yüksek yüksek binalar, öbür yanda develer.. Bir süre ben nasıl bir ortama düştüm diye düşünmedim değil. İşin ilginç tarafı kimse kimseden rahatsız olmuyor, herkes halinden memnundu. Her türden insanı kapsayıcı, güzel bir yaşam biçimi kurmuşlar.

Daha sonra eski Dubai’ye yani Bur Dubai’ye geçtik. Buraya tek kelimeyle bayıldım. Yüksek binalardan ve AVM’lerden eser yoktu. Eski sokaklar, otantik dükkanlar, sokak aralarındaki gizli saklı restoranlar..

Rohenler bizi Arabian Tea House adındaki bir restorana götürdüler, önünde uzunca bir kuyruk vardı. Yarım saat kadar sıra bekledik ama kesinlikle beklediğimize değdi. İçerinin ambiyansı, tertemiz oluşu, yiyeceklerin lezzeti müthişti. Yolunuz düşerse sakın uğramadan geçmeyin.

Türk mutfağıyla başladığımız ve Arap mutfağıyla devam ettiğimiz günü, Hint mutfağıyla noktalamaya karar verdik. Hint restoranımıza giderken yolda Museum of the Future isimli fütüristik müzeye uğradık. Rohenler müzeyi gezmişler ama o kadar da beğenmemişler o yüzden biz de dışından fotoğraf çektirmekle yetindik. Binanın mimarisi harikaydı.

Akşam yemeğimizi yiyeceğimiz Khyber adındaki Hint restoranı, lüks bir otelin üst katlarındaydı. İçerisi oldukça otantik bir şekilde dizayn edilmişti. Nottingham’dan aşina olduğum Hint yemekleri de oldukça lezzetliydi. Her şeyden öte soframızdaki sohbet ve muhabbet çok keyifliydi.

Geceye damgasını vuran şey ise Haseeb’in Diriliş Ertuğrul dizisini ne kadar çok sevdiğini anlatması oldu. Meğerse Hindistan’da ve Pakistan’da dizi Netflix’teymiş, milyonlar tarafından tutkuyla izleniyormuş. Haseeb 5 sezonluk diziyi anlata anlata bitiremiyordu, bense kulaklarıma inanamıyor, bir sürü sorular sorarak bu aşkın nedenini anlamaya çalışıyordum.

Bol sohbetli ve çok lezzetli geçen gecenin sonunda Dubai’deki evimize döndük. Burada geçirdiğimiz iki günün ardından Rohen’in odasında yatarken bir kez daha düşündüm ki beni bu hayatta en çok mutlu eden şeylerin başında insanlarla kurduğum derin bağlar geliyor ve her seferinde iyi ki diyorum..

Yarın sabah otelimize geçeceğiz. Rohenler hafta içi çalıştığı için gezinin bundan sonraki kısmını büyük ölçüde kendimiz geçireceğiz. Dubai hakkında tam bir kanıya varamadım henüz, bakalım önümüzdeki günler duygu ve düşüncelerimi nasıl şekillendirecek..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir