Şansıma bu seneki doğum günüm derslerin olmadığı bir haftaya denk geldi. Ben de doğum günlerini birlikte kutladığımız çekirdek ekibe Liverpool’a gitmek istediğimi söyledim. Sağ olsunlar beni kırmadılar ve iki araba kiralayıp düştük yollara.
Bu arada gece yarısı yeni yaşıma girdiğim saatlerde benimle aynı yerde kalan iki arkadaşım gelerek bana Hint elbisesi armağan ettiler. Buralarda uğraşıp bulmuşlar, o kadar hoşuma gitti ki.. Sabah diğerlerine sürpriz yapmak için yola çıkarken o kıyafetleri giydim. Burası arabayı kiraladığımız Europcar ofisi, iki günlük maceranın ilk dakikaları, gördüğünüz gibi herkesin mutluluğu gözlerinden okunuyor.
Neden Liverpool diyecek olursanız, şehir Ortaçağ Ticari Liman Şehri olarak UNESCO Dünya Mirasları listesine girmiş. Görülmeye değer bir yer olduğunu düşündüm. Nottingham’a da oldukça yakın, yaklaşık 2,5 saat sonra şehre vardık. Hava öyle güzeldi ki.. Ekip kalabalık olunca her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Kimisi plaja gidip denize girmek istiyor, bazısının karnı açıkmış, birileri dondurma yemekten bahsediyor, benimse görmek istediğim birkaç müze var. Zaten girişi ücretli müzelere gitmeye kimsenin gönlü yok, bir de hava sıcak olunca fazla yürümek istemiyorlar. Dedim yandık, iyi bir fikir değil miydi acaba bu kadar kalabalık buraya gelmek?
Neyse kızlar ve erkekler iki gruba bölündük. Kızlarla önce yakınımızdaki World Museum’a girdik. Müze dışarıdan ne kadar güzel gözükse de ücretsiz bölümleri bir o kadar başarısızdı.
Ücretli bölümünde şu aralar Çin’den gelen Terracotta Ordusu yani toprak askerler sergileniyor. Paralı olmasına rağmen aynı güne bilet bulmanız imkansız. Güzel bir sergi olduğuna eminim. Normal şartlarda kesin ayarlar giderdim ama bu sefer kısmet olmadı maalesef.
Sonra biraz şehrin sokaklarında dolaştık. Şehir oldukça canlı ve renkliydi. Liverpool One denilen, geniş bir alana yayılmış güzel bir alışveriş merkezi de var.


Konaklayacağımız evin giriş saati gelince eve yerleştik. İngiltere’de genel adet gece dışarı çıkmadan önce bir evde buluşuluyor, içecekler içiliyor, muhabbetler ediliyor, böylece hem mekanların açılmasına kadar birlikte vakit geçiriliyor hem de dışarıda olabildiğince az harcama yapılıyor. Bu birkaç saatlik sürede her zamanki gibi benim soru oyunumdan oynadık. Ben sorular soruyorum, herkes sırayla cevap veriyor. Bir tane de siz sorun diyorum, ilginç bir şekilde kimsenin aklına soru gelmiyor. Onlar düşünene kadar ben başka bir soru buluyorum. Mesela hayatınızdaki en büyük pişmanlığınız, vücudunuzdaki değiştirmek istediğiniz yer, en sevmediğiniz özelliğiniz, hayatınızdaki en yakın insan gibi sorular. Böylece birbirimizi daha iyi tanıyıp yakınlaşıyoruz, hem de hayat adına çok enteresan şeyler öğrenmiş oluyoruz.
Evde geçirilen birkaç saatten sonra kendimizi Liverpool gecelerine bıraktık. Hafta içi olmasına rağmen şehrin gece hayatı da oldukça renkliydi. Gece boyunca birkaç mekan gezdik. Yeni yaşıma girmişken itiraf etmeliyim ki artık belli bir saatten sonra eğlence mekanlarında yatağımı düşünürken buluyorum kendimi.
Ertesi sabah kahvaltı için Albert Dock’a gittik. Bu limanın şehrin dünya mirasları listesine girmesinde önemli bir payı var. Eskiden ambar olarak kullanılan alanlar restoranlara, kafelere ve müzelere çevrilmiş. Liverpool’un ünlü dönme dolabı da burada. Şehre gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer.



Museum of Liverpool da burada yer alıyor. Şu anda müzede The Beatles grubunun üyelerinden John Lennon’un Yoko Ono ile olan birlikteliğini anlatan Double Fantasy adında bir sergi var ve girişi de ücretsiz.
John Lennon Liverpool doğumlu, Beatles da yine bu şehirde doğmuş bir grup olduğu için şehrin birçok yerinde gruba ait şeyler görmeniz mümkün. Buraya gelmeden önce John&Yoko sergisine gitmeyi kafama koymuştum. Ekiptekilere Beatles diyorum, John diyorum, Yoko diyorum yüzüme bakıyorlar. En sonunda dedim ki siz kahvaltınızı yapın ben şu sergiye gidip geliyorum.
Sergi alanına girmeden önce barış ağaçları koymuşlar, herkes dileğini yazıp ağaca asıyor. Dilekleri okumak gerçekten etkileyiciydi. İnsanlar “keşke kanserin tedavisi olsaydı”, “keşke onu bir daha görebilseydim” gibi şeyler de eklemişler. Zaten daha sergiye girmeden duygusal bir havaya giriyorsunuz.
Daha sonra Imagine şarkısı eşliğinde asıl alana ilerliyorsunuz. Girişteki ekranlarda dönen savaş videolarıyla, bombalarla ve toz bulutlarıyla başlıyor sergi. Sonrasında dünyanın bir ucundaki Japonya’dan gelen Yoko ile John’un tanışmalarıyla başlıyor hikaye. Birbirlerine olan delice aşklarından ve birlikte oldukları sürece barış için yaptıkları onlarca çılgın şeyden bahsediyor. Arkada da Imagine şarkısı enstrümantal olarak çalıyor sürekli. Bazen duvarda kendi ağızlarından cümleleri okuyorsunuz, bazen videolarını izliyorsunuz veya resimlerini görüyorsunuz, kimi zaman da onlara ait bir eşyaya bakıyorsunuz. 



Hikayenin sonlarına doğru John Lennon öldürülüyor ve ondan kalan boşluktan bahsediliyor.

Tek kelimeyle mükemmel bir sergiydi, ben zaten ilk anlarından itibaren gözyaşlarımı tutamadım. O kadar güzel düzenlemişler, öyle bir havaya sokuyorlar ki sizi.. John ve Yoko’nun tanıştıkları andan evlenme şekillerine kadar hayat tarzları o kadar alternatif ki 68 kuşağında yaşamış ne çılgın insanlar varmış bu dünyada, neler için uğraşmışlar, tüm bunları nasıl yapmışlar diyorsunuz. Tabi işin içinde uyarıcı madde kullanmalarının etkisi de yok değil ama birlikte yarattıkları o dünyaya şahit olmak benim için inanılmaz güzel bir deneyim oldu.


Müzenin çıkışında çok güzel bir satış alanı da vardı, kendime ufak tefek bir şeyler almadan geçemedim.
Bambaşka alemlere gitmiş ve hala tam olarak dönememiş bir şekilde bizimkilerin yanına gittim. Onlara müzeyi nasıl anlattıysam, kızlar biz de görmek istiyoruz demesinler mi? Toparlanıp bir kez daha gittik. Baktım bir tek ben değilmişim, herkes müzeyi gözyaşları içinde gezdi ve bana teşekkür etti. Bence Liverpool macerasının en güzel kısmı bu müzeydi.
Sonrasında yine Albert Dock’ta Beatles’ın hikayesinin anlatıldığı müzeye ve Beatles heykellerinin olduğu yere uğradık.

Sonra da Nottingham’a doğru yola koyulduk. Geçen sene bu zamanlar doğum günümü daha önce hiç tanımadığım sekiz kişiyle birlikte Liverpool’da geçireceğimi söyleseler inanmazdım. Yaşadığım bu son yılın bana kattığı en güzel şey ne oldu derseniz, cevabım ne daha fazla olgunluk ne daha fazla mutluluk ne de daha fazla insan tanıyıp yer görmek. Bana kattığı en güzel şey kendi içimde aldığım yol ve artık daha fazla hissettiğim “tamamlanmışlık” duygusu diyebilirim.