Kırmızı Şehir Nottingham

Nottingham’dan herkese merhaba! Beklenen onca sıradan, doldurulan bir sürü formdan, yerine getirilen tüm prosedürlerden sonra ancak klavyenin başına oturabildim. İlk birkaç gün okul kaydı, polis kaydı, sağlık sistemine kayıt, banka hesabı açma, telefon hattı alma, yurda yerleşme derken oldukça yoğun geçti. Her ne kadar okul her şeyi güzel organize etmiş olsa da bir yerden sonra insanın beyni yanıyor. Neyse ki hepsini Sarper’le birlikte kafa kafaya vererek yaptık. Yurttan okula, okuldan şehre ve yurttan şehre tüm güzergahları çalışıp, ilk aşamada yapılması gereken işlerin hepsini birlikte hallettikten sonra şimdi bir başıma kaldım.IMG_8016

Şehir hakkındaki ilk izlenimlerime gelecek olursak, ilk defa geçen sene Ocak ayında görmüştüm Nottingham’ı. Vaktimiz az, hava da soğuk olunca bu kadar sokaklarında gezme şansım olmamıştı. Şimdi daha çok gezip görünce hayatımın bir yılını bu şehirde geçireceğim için şanslı hissettim kendimi. Hani sanki hayattan bir yıl çalmışım, kâra geçmişim gibi değişik bir his. Kırmızı kiremit binalar, yemyeşil bir kampüs, sıcacık bir yurt odası ve keşfedilmeyi bekleyen bir sürü yeni şey..
IMG_8202

IMG_8275

Kültür şoku yaşamamamız, şehre ve okula kolay adapte olmamız için üniversitenin çok güzel bir uygulaması var. Okul, isteyen öğrencilere “buddy” atıyor ve atanan kişiler ilk bir ay boyunca öğrencilere her türlü konuda mentörlük yapıyorlar. Bana da buddy olarak Hintli Hemlata atandı ve ona atanan diğer öğrencilerle birlikte buluşup hep beraber şehri gezdik. Hangi restoranın neyi ünlü, en ucuz market hangisi, kıyafetlerimizi nereden almalıyız gibi onlarca konuda bize yol gösterdi. Sonraki günlerde de buluşup farklı aktiviteler yapacağız. Benim en hoşuma giden tarafı her ihtiyacımız olduğunda, birebir görüşmek istediğimizde, en ufak bir sorunumuz olduğunda ona danışmamızı, bunun bir ayla sınırlı olmadığını ve gerekirse odamıza kadar gelip yardımcı olacağını söylemesiydi.

Aşağıdaki resimde arkada Robin Hood’u görüyorsunuz. Malum Nottingham Robin Hood’un şehri. Kızlardan en soldaki Hemlata, ekibin diğer üyeleri de sırasıyla Malezyalı, Hintli ve İngiliz.
IMG_8264

Bu arada biraz da okulumdan ve yurdumdan bahsetmek istiyorum. Nottingham Üniversitesi’nin üç kampüsü var. Benim yurduma daha yakın olan University Park Kampüsü, içinde sincapların, kazların gezdiği kocaman, yemyeşil bir cennet.IMG_8159

IMG_8153

Bölümümün olduğu Jubilee Kampüsü ise Kraliçe tarafından 1999 yılında açılan daha modern yapıların bulunduğu küçük bir kampüs.
IMG_8097

IMG_8382

Ben burs konularını netleştirene kadar Jubilee yakınındaki tüm yurtlar dolduğu için bölüme yaklaşık yarım saatte gidebileceğim bir yerde kalıyorum. Burası 2.000 öğrencinin konakladığı kocaman bir yer.
IMG_8299

Odam stüdyo daire, içinde mutfağı ve banyosu var. Tertemiz, şirin ve sıcacık. Hani dışarından eve gelince “ohh be dünya varmış” der ya insan, işte o hissi veriyor.IMG_8307

En güzeli de penceremden gördüğüm manzara. Her sabah böyle bir manzaraya uyanmak, mevsimlerin geçişini penceremden izleyebilmek, şu anda bu görüntüye bakarak bu satırları yazabilmek beni çok mutlu ediyor.
IMG_8302

Yurttaki karşı komşum ise İzmir’den Beril. Tanışmamız öyle ilginç oldu ki. Okulu etiketleyerek paylaştığım resmi okul kendi sayfasında paylaşmış, Beril de beni görünce sayfama girip bloğumu okumuş. Sonrasında bana yazdı ve yazışmalarımız sonucunda aynı yurtta karşılıklı komşu olduğumuzu öğrendik. İkimiz de buna çok sevindik. Türk kahvelerimizi yudumlarken keyfimizi resimden görebilirsiniz.
IMG_8282

Bu arada bugün okulun ilk günüydü. Bölüm konusundaki izlenimlerimi daha sonra yazacağım. Şimdilik yorum yapmak için biraz erken. Söyleyebileceğim tek şey sınıfın en az yarısının Hintli olduğu. Diğer insanlar da Endonezya, Nijerya, Zimbabve, Çin ve Ekvador gibi ülkelerden. Beril’in sınıfındakiler de buna benzermiş. Diyoruz ki bu İngilizler nerede? Okumuyorlar mı, okuyorlarsa nerede okuyorlar?

Yine de şimdilik her şey iyi gidiyor çok şükür. Bu blog da benim için hem bir günlük hem de sizlerle buluşma yeri oldu. Şimdilik bu kadar, tekrar görüşelim olur mu?

Kısa Bir Mola

Kısa Bir Mola

İnsanın ihtiyaçlarını gösteren Maslow’un üçgenini koşar adımlarla çıkarken çok şükür ki 30’lu yaşlarımın başında en üstteki “Kendini Gerçekleştirme” basamağına ulaşmıştım. İçeri girince bir de ne göreyim, burası diğerlerinden çok farklı, ucu bucağı olmayan, hiçbir işaret, levha bulunmayan, herkesin yolunu kendine göre belirlemesi gereken dipsiz bir kuyu. Basamak falan da değil zaten, üçgenin içinde bambaşka bir diğer üçgen. Meğerse insan buraya gelmeden diğer basamaklardaki dertlerin aslında ne kadar da tanımlı, başı sonu belli ve bu yüzden de yönetilebilir olduğunu anlayamıyormuş. Buradaki varoluşsal ve cevabı olmayan sorularla savaşmak hepsinden zormuş. Anlattıklarımı en iyi benim gibi aynı üçgende dönüp dolaşan ve yolunu bulmaya çalışan insanlar anlayacaktır. İşte ben birkaç senedir o üçgende bir sağa bir sola gitmeye çalışırken sonunda hayatıma bir senelik bir mola vermeye karar verdim.

Aslında hikayem çok eskilere dayanıyor. Geriye dönük yıllarıma ve işaretlere bakınca daha iyi anlıyorum bunu. Ama çok fazla detaya girmeden yakın zamanı anlatacağım sizlere. Nietzsche’nin çok sevdiğim bir sözü var: “İnsanın dans eden bir yıldız doğurabilmesi için içinde kaosun olması gerekir.” Son yıllarda fark ettim ki benim yıldızım istediğim gibi dans edemiyor, yıllar geçtikçe de kendine olan inancı azalıyor, ışığı gitgide sönüyor. İçimdeki enerji, hayattan beklentilerim, aklımdan geçenler, hayalini kurduğum şeyler yaşadığım hayattan hep daha fazla; oturduğum masalardan, konuştuğum konulardan, tanık olduğum yaşantılardan, yaptığım gelecek planlarından.. Tüm bunların bende tetiklediği kaostan Afrika’ya gitme fikri doğdu, sonra da benim için hayattaki en kıymetli şeylerden biri olan bu bloğu yazmaya başladım. Afrika’da ranzamda uzandığım bir gün yurt dışında yüksek lisans yapma fikri geldi aklıma. Olabilir miydi, yapabilir miydim? Param, cesaretim, şartlarım buna elverir miydi?

Kafamdaki bir sürü soru işaretine rağmen denemeye değer diye düşündüm ve son bir senemi bu işe ayırdım. Hikayenin çıkış noktasından anlaşılacağı üzere benim için asıl amaç hiçbir zaman diploma olmadı. Yine de gitmişken bana en çok katkı sağlayacak olan MBA (İşletme Yüksek Lisansı) diploması ile döneyim istedim. Konu MBA olunca okul ücretleri dudak uçuklatıyor. Avrupa’daki okulları sıraladığınızda bir yıllık okul masraflarının 80.000€’yu bulduğu okullar var. Tüm Avrupa’ya göz gezdirdikten sonra İngiltere’ye gitmeye karar verdim. Okulların çeşitliliği, eğitimin kalitesi, ülkenin güzelliği, ana dilinin İngilizce olması sebeplerden birkaçıydı.

İlk iş olarak bir arkadaşımın yönlendirmesiyle İngiltere’de yaşayan ODTÜ mezunlarının e-mail grubuna üye oldum. Orada sorduğum sorular sonucunda İngiltere’de birkaç üniversitede İşletme Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmış biriyle tanıştım. Kendisi Russell Group Üniversitelerine başvurmamı tavsiye etti. İngiltere’deki 24 üniversitenin üye olduğu bu topluluk en iyi araştırma üniversitelerinden oluşuyor. Bu üniversiteler arasından okul ücreti 20.000£ ile 30.000£ arasındaki okullardan seçtiklerime başvurdum (Southampton, Nottingham, Birmingham, Durham, Leeds, Newcastle ve Liverpool).

Başvuru için dil sınavı sonucu (IELTS veya TOEFL), 2 referans mektubu, diploma, transkript, niyet mektubu ve CV gerekiyor. Bir de yılı okuldan okula değişen iş tecrübesi istiyorlar. Bu arada başvurularımı SI UK adında İngiltere’deki üniversitelerin Türkiye’deki resmi temsilcisi aracılığıyla yaptım. Buradaki en güzel nokta ne biliyor musunuz? Bu ajanslar size okul seçimi, başvuru, vize ve yurt seçimi dahil her konuda yardımcı oluyorlar fakat sizden tek kuruş ücret talep etmiyorlar. Ücretlerini gittiğiniz üniversiteden alıyorlar. Her aşamada bana o kadar yardımları dokundu ki onlarsız bu süreci tamamlamak benim için oldukça zor olurdu.

Okullar başvurumu değerlendirdikten sonra Skype’da benimle mülakat yaptılar. Aslında her aşaması benim için öğretici ve geliştirici bir süreç oldu diyebilirim. 10 yıllık iş tecrübesi sonrası tüm yaptıklarımı gözden geçirmemi, kendimi değerlendirmemi, dışarıya açılmamı ve öğrendiklerimin farkına varmamı sağladı. Mülakatlardan sonra tüm okullardan kabul mektuplarım gelmeye başladı. Sonra anladım ki bu işin zor olan kısmı kabul almak değil burs bulmakmış. Tüm okullar okul ücretlerinde bir miktar indirim yaptılar. Aralarından gitmeyi en çok istediğim, bu yüzden de Ocak ayında İngiltere’ye giderek Uluslararası Ofisi ile görüşüp kampüsünü gezdiğim Nottingham Üniversitesi’nden ise 25.000£’luk tam bursu almayı başardım.

Nasıl oldu derseniz açıkçası birkaç ay süren uğraştırıcı bir süreç oldu. İngiltere Üniversiteleri için oldukça zor olan bu şansı yakalamamda okulu ziyaret etmemin, Türkiye’den bir kadın olmamın (çok ulusluluk ve cinsiyet eşitliği onlar için oldukça önemli), 10 yıllık iş tecrübemin, IELTS notumun, yüksek lisans diploma notumun, yaptığım yazışmaların ve de evren mi dersiniz yaratan mı dersiniz hani siz bir şeyi çok istediğinizde tüm kapıları açan o gücün etkisinin olduğuna inanıyorum. Çok çok şükür.

Ama maalesef masraflar okul ücretiyle bitmiyor. Bir yıllık konaklama ve yaşama masraflarını cepten karşılayacağım. Bir yıl maaş alamamak ve sterlin harcamak çok da kolay olmayacak. Yine de bu parayı evlere arabalara vermek yerine belki de hayatımın en büyük deneyimi olacak olan bu bir sene için harcamamın benim için en doğru seçim olduğunu düşünüyorum.

Burs süreci tamamlandıktan sonra iş yerinden bir yıllık ücretsiz iznimi aldım. Hem başvuru sürecinde hem de izin sürecinde bana destek olan yöneticilerime çok teşekkür ediyorum.

Evden izin almam da kolay oldu diye düşünmeyin. Her ne kadar gitmemi istemese de yine de eşim bana bu sürecin her aşamasında elinden gelen desteği gösterdi. Okulu birlikte ziyaret edip karar verdik, burs başvurularıma yardım etti, sürecin her aşamasında beni yönlendirip fikir verdi. Kocaman yüreğiyle hayatımdaki en büyük destekçim olduğunu bir kez daha gösterdi.

Artık yola çıkma vaktim geldi. Bakalım orada bir senem nasıl geçecek. Bu yaştan sonra yurtta kalmak, derslere girip ödev yapmak, hiç tanımadığım kişilerle arkadaşlık kurmak kolay olacak mı bilemiyorum. Düşündükçe bazen bir endişe kaplıyor içimi o yüzden çok detaylı düşünmemeye çalışıyorum. Bu yol bana dışarıdaki dünyayı gösterdiği gibi kendi sınırlarımı da öğretecek.

Gitmeden birçok kişiden şu yorumu duydum: “Tamam bir sene git gel de, bu bittikten sonra ne yapacaksın onu çok merak ediyorum”. İnanın ben de bunu çok merak ediyorum. Planladığım hiçbir şey yok. Bilmediğim bir yola çıkıyorum. Bence en güzel tarafı da bu zaten. Steve Jobs’ın kendi hayatını anlatırken söylediği bir söz var ya “Hayatınızdaki noktaları geleceğe bakarak birleştiremezsiniz; bunu sadece geçmişe bakarak yapabilirsiniz.” diye. Ben de noktalarımın ileride bir gün güzel bir şekilde birleşeceğine inanıyorum. Belki bir gün yıldızımı istediğim gibi dans ettirmeyi başarabilirim.