Yeşilin Şehri Dublin

İşte geldik gezinin en heyecanlı yerine. Sonunda Dublin maceramız başlıyor. Daha önce hiç İrlanda’ya gitmediğim için gezinin bu kısmıyla ilgili oldukça heyecanlıyım. British Airways’ten aldığımız uçak biletleriyle yaklaşık 1,5 saatte Londra’dan Dublin’e iniyoruz. Ama ülkeye giriş konusunda kafamızda soru işaretleri var. Çünkü internette vize konusunda birbirinden farklı bilgiler dolaşıyor. Neyse ki problemsiz girmeyi başarıyoruz.

Dublin’e gelmek isteyenler için konuyu özetleyecek olursak, İrlanda adası ikiye bölünmüş bir ada. Başkentin Belfast olduğu kuzey kısmı, Kuzey İrlanda olarak geçiyor ve Birleşik Krallık’a bağlı. Dublin’in başkent olduğu güney kısmı ise 1922 yılında bağımsızlığını ilan ederek Birleşik Krallık’tan ayrılmış ve İrlanda Cumhuriyeti adını almış. İrlanda Cumhuriyeti, Schengen ülkesi ve para birimi Avro. Ancak ülkeye Schengen vizesi ile giremiyorsunuz, İrlanda vizesi almanız gerekiyor. Birleşik Krallık’la yapılan seyahat anlaşması sayesinde İngiltere vizesi ile de giriş mümkün. Ama belli şartlara bağlı, vizenin minimum 180 günlük, çok girişli olması gibi. Biz ülkeye İrlanda vizesi almadan 6 aylık turistik İngiltere vizemizle giriş yaptık ve bir sıkıntı yaşamadık çok şükür.

Havaalanında iner inmez tabelalarda gördüğüm dil dikkatimi çekiyor. Meğerse İrlanda’nın iki resmi dili varmış, İngilizce ve İrlandaca. Tabelaları inceledikçe İrlandaca’nın İngilizce’den oldukça farklı bir dil olduğu anlıyorum. Havaalanında ulaşım konusunda bir danışma ofisi var. Onlara sorup otelimize gitmek için bir otobüse biniyoruz. Zaten bizim gittiğimiz günün ertesi günü şehirdeki tüm otobüsler greve başlıyor ve tüm şehri yürüyerek keşfediyoruz.

Otelimiz merkezde, Belvedere Hotel. Londra’daki otelden sonra odasıyla banyosuyla saray yavrusu gibi geliyor bize. Yeri de oldukça merkezi. Şehri yürüyerek gezmek hiç yorucu olmuyor.

Dublin’de üç günümüz var. Nerelere gideceğiz, hangi gün neler yapacağız, hiçbiri belli değil. Biraz üşengeçlikten, biraz da spontanlığı sevdiğimden pek fazla araştırma yapmadan geliyorum. Zaten şehir küçük, benim de çok en merak ettiğim yerler İrlanda barları. Biraz barları göreyim, biraz sokaklarında gezineyim, birazcık da parklarında uzanayım yeter diye düşünüyorum. Diğer gördüklerim işin tuzu biberi olacak. Bu durumlarda en çok kullandığım taktik resepsiyona gidip nereleri gezmek gerektiğini sormak. Görevli eline haritayı alıp gezilecek yerleri birer birer işaretleyip haritayı bize vermiyor mu işte en sevdiğim çözüm yolu bu benim için. Üzerine biraz da Foursquare uygulamasına baktık mı tamamdır.

Eşyaları odaya bırakıp merkeze doğru yürümeye başlıyoruz. Şehrin en ünlü caddesi O’Connell Caddesi ama maalesef diğer ana caddelerde olduğu gibi burada da metro çalışmaları var. Yani birazcık inşaat halinde. Yolumuzun üzerindeki uzun direk dikkatimi çekiyor. Ucu bak bak bitmiyor. Meğerse dünyanın en uzun anıtıymış. İsmi “Spire of Dublin”. Yapımı 4 milyon €’ya mal olan bu anıt tam tamına 121 metreymiş. Hani haritaya bakınca şehrin tam merkezinde yıldız işareti olur ya işte tam o yıldızın üzerinde yer alıyor. Şehri gezerken birçok yerden göründüğü için de yer ve yön bulmada acayip kolaylık sağlıyor.
img_0292

Şehrin ortasından Liffey Nehri geçiyor. İçinden nehir geçen her şehir gibi Dublin de Liffey ile güzelleşiyor. Liffey’in üzerinde çeşit çeşit köprüler var. Hatta bir tanesini şehrin sembollerinden biri olan arp şeklinde yapmışlar, ismi de Samuel Beckett Köprüsü. Samuel Beckett demişken Dublin, UNESCO tarafından Edebiyat Şehri olarak seçilmiş. Oscar Wilde, James Joyce gibi birbirinden ünlü yazarları ve 4 tane de Nobel Edebiyat Ödülü var.
e7b6c-84c45d42-4ba8-4834-aeb1-8a16166b622d

613b9-22750153-601d-43e9-aac1-32332547dba8

Akşam üzeri Dublin’in ünlü barlarının yer aldığı Temple Bar semtine gidiyoruz. Hava kararmaya başladıkça mekanlar kalabalıklaşıyor. Canlı müzik sesi gelen bar sayısı artıyor ve sokaklar insan seline dönüşüyor. Biz de ünlü Temple Bar Pub’a giderek bir köşede oturup başlıyoruz ortamı incelemeye. İrlanda barlarının diğer barlardan ne farkı var derseniz bence en büyük farkı müzikte. Gitar ve kemanla hızlı bir şekilde çalınan İrlanda şarkıları öyle coşkulular ki insan yerinde durmakta zorlanıyor. Ayrıca tavanlara kadar süslü duvarlar, loş ışıklar ve yaşlısından gencine farklı yaş gruplarındaki insanlar.. Herkes halinden memnun, eğleniyor.
img_0038

6e4cd-a0b91255-cee0-4270-a3fc-aa0b68dae26c

7e4ca-ac8cba23-c44f-421b-99a2-802316303550

Ertesi gün Dublin Kalesi’ne gidiyoruz. Rehberli gezi ücreti 8,5€. Kaleyi gezerken rehber İrlanda tarihinden, bağımsızlıklarını nasıl kazandıklarından, kalenin hala ileri gelen misafirler için kabul yeri olduğundan, başbakanlık seçimleri sonrası göreve başlama töreninin burada yapıldığından bahsediyor.
img_0109

1 saatlik gezi sonrası kalenin arka tarafındaki Dubhlinn Gardens’a oturuyoruz. Kale duvarlarıyla çevrili, yemyeşil, küçücük bir alan. Yolunuz Dublin’e düşerse, kaleye gitmeseniz bile buraya mutlaka gelmelisiniz.
b5484-4c69eb08-c3d7-492b-9e10-fde1ca489e24

Kalan günümüzü Dublin sokaklarında, ünlü Hodges Figgis kitabevinde ve alışverişiyle ünlü Henry Caddesi’nde geçiriyoruz. İrlanda hediyelik eşyaları satan Carrolls mağazası o kadar güzel ki, içeride neredeyse her şey yemyeşil. İrlanda’nın sembollerinden bir diğeri de 3 yapraklı yonca. O yüzden 3 sayısı ve yeşil rengi şehrin her yerinde karşınıza çıkıyor. 3 yapraklı yonca konusunu biraz araştırınca aslında anlamının Teslis inancına dayandığını öğreniyorum. Katolik inancındaki İrlandalılar için yapraklar Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’u temsil ediyor.

Henry Caddesi’nde yürürken yine güruh halinde insanların elinde taşıdıkları poşetler gözümüze çarpıyor. Primark renklerinde ama bu sefer ismi Penneys. Meğerse İngiltere’deki Primark’ın İrlanda’daki ismi Penneys’miş. Şeytana uyup bir içeri bakalım diyoruz, hikayenin geri kalan kısmını anlatmak istemiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki eğer buraya İngiltere’den geçecek olursanız kalabalık Primark’larda helak olmanıza gerek yok. Buradaki Penneys’ler hem daha büyük hem de oldukça sakin.
img_0284

Geldik şehirdeki son günümüze. Dublin’de birçok yerde içki fabrikası var ve bunlardan en ünlüsü de Guinness. Guinness’in siyah birası şehrin üçüncü sembolü. Guinness tişörtleri, bardakları, çikolataları hatta cipsleri bile şehrin dört yanını sarmış. Fabrikasını da gezebiliyorsunuz ama biz geçtiğimiz aylarda Heineken’in fabrikasına gittiğimiz için bu sefer Viski Müzesi’ni gezmeyi tercih ediyoruz.
8dddb-371fe99c-f48d-4c63-89a3-40dea8dc219f

Herhangi bir markaya ait olmayan müzenin girişi 16€. Müzede genel İrlanda viskilerilerinin tarihi ve viskinin nasıl üretildiği anlatılıp en sonunda da viski tadımı yapılıyor. Benim için viski içmek benzin içmekten farksız. O yüzden tadım kısmında biraz zorlanıyorum. Diğer herkes halinden oldukça memnun. Gözlerim çikolata arıyor ama çikolata ikram etmiyorlar maalesef.
9a15b-d62730cf-e532-4448-b194-27b395363d0d

img_0265

Akşam üzeri anlıyoruz ki meğerse şehirde o gün bağımsızlık kutlamaları varmış. Yılda bir yapılan kutlamalar tam da bizim orada olduğumuz zamana denk geliyor. Konserler, tiyatro gösterileri, şiir dinletileri, şehrin farklı farklı yerinde bir sürü farklı aktivite. Posta Binası’ndaki gösteriyi izledikten sonra yine kendimizi barlar sokağına atıyoruz. Son gecemizi de İrlanda şarkıları dinleyip, dans ederek geçiriyoruz.
11cd1-b6235892-9db8-4ac5-990c-37a98e218e64

42383-d92b2ac8-288d-40be-9010-57a7a92c853b

Ertesi sabah şehirle vedalaşma vakti geliyor. Türk Hava Yolları’nın direkt uçuşuyla Dublin’den İstanbul’a iniyoruz. İstanbul’dan Ankara’ya vardığımızda otoparktaki aracımıza giderken yine değişik duyguların içinde buluyorum kendimi. Dolu dolu geçen bir yolculuktan dönünce size de aynısı oluyor mu? Hani o arabayı oraya park ettiğiniz kişiyle şimdiki olduğunuz kişi arasındaki farkı hissetmek gibi, aradan sanki çok uzun zaman geçmiş de onca yaşanmışlıkları, onca görülen ve öğrenilen şeyleri bir anda fark edip, idrak etmek gibi. Anlatabildim mi bilmiyorum ama gelişmek, büyümek, farklı bir aşamaya geçmek gibi.. Unutulmayacak günlerden sonra arabamıza binip evimizin yolunu tutuyoruz..

Bath Gezisi

Bath Londra’nın 156 km batısında, Unesco Dünya Mirasları Listesi’ne girmiş bir İngiliz şehri. Şehir ilk defa Romalılar tarafından kaplıca bölgesi olarak kurulduğu için İngilizce’de “banyo” anlamına gelen “Bath” adını almış. Bizim Bath’a geliş amacımız hem burada yaşayan arkadaşımızı ziyaret etmek, hem de günübirlik şehir turu yapmak.

Bath’a Londra’dan hem tren hem de otobüsle gelmek mümkün. İngiltere’de tren biletleri oldukça pahalı olduğu için yolculuk süresi daha uzun olsa da otobüsle gelmeyi tercih ediyoruz. Böylece bana da blog yazılarım için zaman kalmış oluyor.

Victoria Coach Station’dan bindiğimiz National Express otobüsü ile yaklaşık 3 saat süren yolculuğumuzun ardından Gözdem bizi terminalde karşılıyor. Şehre adım atar atmaz geçmişte yolculuğa başlıyoruz sanki, şehir o kadar gösterişli ve tarihi ki. İlk durağımız şehrin merkezindeki Roma Kaplıcaları. Şu anda müze olarak kullanılan kaplıcalara giriş 15£.
5007f-939e9759-edeb-4aef-8414-dd645b868985

Müzenin içinde hem eski kaplıcalar yer alıyor, hem Romalılar zamanından kalma mezar taşları, sikkeler, eşyalar sergileniyor, hem de şifalı kaplıca suyu içilebiliyor. Yaklaşık bir buçuk saatlik etkileyici bir gezinin ardından kaplıca suyunun tadına bakıyoruz. Ülkemizdeki içmelerde olduğu gibi su hem sıcak, hem de tadı oldukça ağır ama şifadır diyerek zor da olsa bir bardağı bitiriyoruz.
7afab-a4a26144-e8ce-4875-a94e-7aca329197ce

image1-2

Sonrasında Roma kaplıcalarının yanındaki Bath Manastırı’nı da gezip şehrin sokaklarında yürüyüşe başlıyoruz.

9cadc-24ec9f61-05f6-4a62-9c55-ead59cd6d289

Tarihi sokaklara bir de sokak çalgıcılarının müziği eklenince şehir iyice büyülü bir hal alıyor. Sokaklarda eski zamanlardan kalma İngiliz kıyafetleri giyen insanlar dikkatimi çekiyor. Meğer Jane Austen Bath’lıymış, hani “Aşk ve Gurur” kitabının yazarı, ve Eylül ayında şehirde Jane Austen Festivali kutlanıyormuş. Festival boyunca insanlar bu şekilde giyinerek sokağa çıkıyorlarmış.
img_9886

4c360-a8c8b152-f983-48bb-98ce-03a8fa887944

Birkaç park ve bahçeden geçtikten sonra Gözdem’in evine doğru yola çıkıyoruz. Hava nemli, ara sıra yağmur bastırıp sonra güneş açıyor ama etrafın yeşilliğini görüp mis gibi kokusunu duyunca otobüse binmektense yürümeyi tercih ediyoruz.
73484-b94ac26f-a1b2-4a28-9f38-06f94e762f6c

20606-9248955b-4de1-4575-bd2b-07c4330381a8

Eve vardığımızda bize kapıyı Gözdem’in anne ve babası açıyor. Bayram günü birbirimizi İngiltere’de bulmuşuz, sarılıp bayramlaşıyoruz. Sohbet, muhabbet derken annesinin bizim için yaptığı börekler, kekler, salatalar ve demleme çay günlerdir yediğimiz sandviç, hamburger vs. den sonra bayram sevincimizi arttıyor.
acc23-155c251e-f6bd-45f4-9c14-4060d3f7af1f

Yemek sonrası evin yakınındaki kanalda gezintiye çıkıyoruz. Kanaldaki botlarda yaşayan insanlar var. Ellerinde kitapları, gazeteleri öyle sakin ve huzurlu görünüyorlar ki. Bath’da da yaşam diğer yerlerde olduğu gibi pahalı. Hatta bir taksici Gözdem’e “Bath kadın gibidir. Çok güzeldir ama bir o kadar da masraflıdır.” demiş. Belki de bu yüzden burada yaşayan insanlar hiç lüks düşkünü değiller. Gözdem’in dediğine göre ofise öğle yemeklerini kendileri hazırlayıp getiriyorlar, giyinmek, süslenmek için para harcamıyorlar. Sadece neye ihtiyaçları varsa onu alıyorlar ama bunu bir yaşam şekli haline getirdikleri için eksikliğini de hissetmiyorlar.
5dfe8-fd029734-5e0b-4e33-9491-941bb279f167

78d87-b9f4bbbf-6aaa-4d03-b9b7-16990c091253

Daha sonra Royal Crescent (Kraliyet Hilali) denilen yarım daire şeklindeki konutları görmeye gidiyoruz. Bir süre daha merkezde gezindikten sonra saate bir bakıyoruz ki gitme vakti yaklaşmış bile.
032cc-9274a7ab-2c79-428b-a37d-0ed3e2ae994e

Otobüs terminalinde sarılıp vedalaşıyoruz. Kısacık ama mutluluk dolu bir Bath gününü de böylece bitirmiş oluyoruz.

Üç Günlük Londra Havası

Yürünen onca yoldan, geçilen onlarca istasyondan, yaşanan 3 upuzun günden sonra Londra’dan Bath’a doğru gidiş yolundayız. Gördüklerim, duyduklarım, hissettiklerim, izlenimler, izlenimler, izlenimler.. Hepsi o kadar birikti ki içimde, yazıya dökülmek için sabırsızlanıyorlar.

3 güne bir sürü şey sığdırdık ama Londra’nın yüzde birini bitirebildik mi emin değilim. Neyse ki bu ikinci gelişim. Londra’ya ilk kez gelecekler için fikir vermesi açısından geçen seferden aklımda kalanlar şu şekilde: London Eye’a binmiş, London Bridge, Piccadilly Circus, Hyde Park ve Covent Garden’ı gezmiş, Sherlock Holmes Müzesi’ne gitmiş ve Opera’daki Hayalet’i izlemiştik. Daha sonra İskoçya’ya geçmiş, Edinburg’da birkaç gün kalmıştık. Bu seferki program ise 3 gün Londra, 1 gün Bath, sonra ver elini Dublin, İrlanda.

Heathrow Havaalanı’nda iner inmez doğruca Arsenal-Southampton maçının oynandığı Emirates Stadyumu’na gidiyoruz. Benim maçla, futbolla çok alakam olmasa da evde izlenen Premier Lig maçlarından konuya aşinalığım oldukça yüksek. Maç biletleri çok pahalı, 150£’dan başlıyor. Uçak biletlerini henüz lig fikstürünün belli olmadığı zaman aldığımız için maçı akşam olur diye düşünmüştük. Ama maç şansımıza saat 15:00’te. Bu saate yetişebileceğimizden emin olamadığımız için biletleri internetten almak yerine kapıdan alırız diye düşünüyoruz. Allahtan uçağımızda rötar falan yok, elimizde valizlerle koştur koştur Arsenal metro durağına gidiyoruz. Ortalık mahşer günü gibi, herkes çoluğunu çocuğunu almış, üzerlerinde Arsenal formaları, atkıları stadyuma koşuyor. Yağmurmuş, içine su alan spor ayakkabılarımmış demeden ben de koşuyorum. Saat tam 15:00’te stattayız. İçimizde bir umut bilet satış ofisini buluyoruz. Ama o da ne? Görevliler teker teker biletler tükendi yazısını koyuyorlar bankoların önüne. O kadar heveslenmişiz, pes etmeyip karaborsacı aramaya başlıyoruz. Buluyoruz da, 100£ fiyat veriyorlar ama bir polisin dediğine göre bileti alıp içeri girememe riskimiz yüksek olduğu için vazgeçiyoruz. Stattan gelen ıslıklar, bağrışlarla fotoğrafımızı çektiriyoruz. Yaşanan hayal kırıklığına rağmen maç öncesi şahit olduğumuz o atmosfer, o heyecan mutlu ediyor bizi. Ne yapalım, Londra’ya tekrar gelmemize bir bahane çıktı diye düşünüyoruz.
813ed-fab2fb76-d9a8-4120-ba1d-9afb78f9fd27

Sonrasında otelimize yerleşiyoruz, Hyde Park Boutique Hotel. Otelimizin yeri çok güzel, içi tertemiz ama diğer standart Londra otelleri gibi küçücük. Düşünün ki yüzümü yıkarken damlayan sular lavabo yerine ayaklarıma akıyor. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra akşam üstü Soho’ya gidiyoruz. Soho’da bir şeyler yiyip içerek hayata karışıyoruz.

Ertesi gün sabah Cape Town’daki gönüllülük günlerinden arkadaşım Jennifer, Londra dışından trenle bizi görmeye geliyor. Birlikte Kensington Gardens’a gidip, kocaman bahçeleri gezip, sonra çimenlerde oturup muhabbet ediyoruz. Afrika’daki günlerden, Türkiye’de yaşanan darbeden, İngiltere’nin AB’den çıkmasına kadar bir sürü şey hakkında konuşuyoruz. Jennifer, 70 yaşında emekli olacak olması, Basingstoke’ta tek odalı bir eve ayda 750£ ödemesi, ülkedeki doktorların, öğretmenlerin sürekli grev yapması, okul yetersizliğinden dolayı insanların çocuklarını okula başlatmak için birkaç sene sıra beklemeleri gibi hikayelerle neden Brexit’e oy verdiğini anlatıyor ve ben cennet vatanımızda barış olduğu sürece sultanlar gibi yaşadığımızı bir kez daha anlıyorum. Aman maşallah diyelim.
img_9625

Sonrasında birlikte ünlü Harrods mağazasını geziyoruz. İngiltere’nin üst tabakasına hitap eden bu mağaza tam 182 yıllık. Şu anda Qatar Holding’in sahibi olduğu mağaza zamanında Dodi El Fayed’in babasına ait olduğu için alt katında Dodi ve Prenses Diana’ya ait bir de anı heykeli bulunuyor. Rastgele elimi attığım bir elbisede 2.000£ fiyatı görünce, müze gezermiş gibi geziyorum mağazayı.
img_9629

img_9637

Akşam Jennifer’la vedalaşıp, Camden Town’a gidiyoruz. Aman Allahım hiç bu kadar alternatif insanı bir arada görmemiştim. Her çeşit insan var, özellikle yüzleri dövme dolu olanlara hayret içinde bakıyorum. Amy Winehouse’un çıktığı bu semt tam da Amy’ye yakışacak renklere sahip. Alternatif bir sürü dükkan, açık sergiler, Venezualla, Kore, Malezya gibi çeşitli ülkelerin sokak yemekleri ve yüksek müzik sesleri. Sanki bir karnavalın içindeyiz. Çok seviyorum bu semti.
e5562-a93c415d-f64c-42d8-b821-ffaafe536e16

708a9-c110fe76-37d6-4844-8cb0-ee3159ff9e18

94354-af9d8c71-8c05-4afb-95c0-8f88190fe999

349f9-b4d6e0b8-83a8-4e81-bb49-f9a27619f7b0

Ufak tefek bir şeyler alıp, karnımızı doyurduktan sonra saat 18:00’de satıcılar sergilerini toplamaya başlıyorlar. Biz de şehrin kalbi Piccadilly’e gidiyoruz. Sokak gösterileri, çalgıcılar, Çin Mahallesi derken otelimize geldiğimizde ayaklarımız isyanda, bizse mutlu hemen kendimizi uykuya bırakıyoruz.

Son gün Primark ve Tate Modern günü. Primark’ı geçen gelişimizde herkesin elinde gördüğümüz Primark yazılı torbalardan keşfetmiştik. Herkes neden buradan alışveriş yapmış, bir şey var bu işte diyerek mağazayı bulmuştuk. Sonrası zaten tam bir çılgınlık. Çantalar, pantolonlar, gömlekler, pijamalar derken artık biz de Primark torbalılar arasındaydık. Normalde yurtdışına gidip çılgınca alışveriş yapmayı sevmem, çula çaputa vakit ve para harcayacağıma güzel bir yer görmeyi, güzel bir yemek denemeyi tercih ederim. Ama Primark başka bir dünya. Hem pound olup hem bu kadar uygun olması, istediğiniz her şeyi bulabiliyor olmanız ve de uzun senelerce kullanabilmeniz gerçekten inanılmaz. Her şey kaliteli diyemem ama girip de boş çıkmanız imkansız diyebilirim.

Kalabalığa kalmamak için Primark’a sabahtan gidiyoruz. Mağazada harcanan birkaç saatin ardından ve aldıklarımızı koymak için valizimizi de satın aldıktan sonra eşyaları bırakmak için otelimize dönüyoruz. Artık sanat zamanı.
1d129-38eb57a9-80f5-4191-bd22-95a867f75bb6

Tate Modern, iki binadan oluşan bazı katları ücretsiz, bazı katlarında ise değişen, ücretli sergilerin olduğu, modern sanatın kalbinin attığı Londra’daki en tanınmış müzelerden birisi. Eserlere bakıp “Ee burda şimdi ne anlatmak istiyor?” veya “Bu gördüğümün bana ne faydası oldu?” diyenlerdenseniz gitmenizi tavsiye etmem. Yok eğer sanatta zeka, farklılık, yenilik ve heyecan arıyorsanız hiç düşünmeyin derim. Sergiler dışında, binanın 10. katından Londra’yı izlemek de mümkün. Thames Nehri ve St. Paul Katedrali’ne bakan çok güzel bir manzarası var.
4d7b0-0d4a79bd-2e13-42ea-a232-088b9a370750

img_9804

Tate Modern’de geçen 2 saatin ardından saat 18:00’de sergiler kapandığı için müzeden çıkmak zorunda kalıyoruz, hem de ücretsiz sergilerin bile hepsini göremeden. Daha sonra nehrin karşısındaki St. Paul Katedrali’ne gidiyoruz. Burayı özellikle Lady Diana’nın evlendiği yer olduğu için merak ediyorum. Ayrıca Kraliçe Elizabeth de 80. ve 90. yaş günlerini bu kilisede kutlamış. Ama maalesef kilise kapandığı için içeri giremiyoruz. Bir sonraki gelişte gidilecek yerlere kiliseyi de ekliyorum.
9a310-9e7e2367-6460-4176-9cd9-b29fd787e8ac

Akşam son kez şehir merkezine iniyoruz. Piccadilly’deki Waterstones kitapçısını gezip, yanındaki Kahve Dünyası’ndan dondurmamızı alıyoruz. Kahve Dünyası zaten Türkiye’de de çok sevdiğim bir yer. Londra’nın merkezinde kocaman mağazasını ve mağazadaki kalabalığı görmek mutlu ediyor beni. Sonra yine metromuza atlayıp otelin yolunu tutuyoruz. Sabah erkenden kalkıp, dolu dolu ve rengarenk geçen Londra günlerine virgül koyup Bath şehrine doğru yola çıkıyoruz.

Tabak Dansı ve Kuzey Ada Köyleri

Sakız Adası maceramız taverna gecesiyle doruk noktasına ulaştı. Akşam saat 21:30’da Paragka yani Baraka isimli restorandaydık. Canlı müzik ve sınırsız içkili menü için 25€ ödedik. Son zamanlarda herkesin dilindeki Türk restoranların pahalılığı, servis kalitesinin düşüklüğü, bu nedenle insanların Yunan adalarını tercih etmeleri konusuna kısmen katılıyorum. Burada özellikle alkol fiyatları Türkiye’ye göre oldukça ucuz, yemekler ise Türkiye ile yarışır ama daha pahalı değil kesinlikle. Servis, hizmet, güleryüz açısından da hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadık.

Gelelim Taverna gecesine. Gece buzuki ve gitar eşliğinde söylenen şarkılarla hızlı bir şekilde başlıyor. Solistimiz Rum ama kimi şarkıları Rumca kimisini de Türkçe söylüyor. Her şarkıda bu acaba bizim şarkımız mı yoksa onların mı kararsızlığını yaşayıp hepsine eşlik ediyoruz. Sahne zaten birkaç şarkı sonra dolmaya başlıyor. Zeybek oynanıyor, danslar ediliyor, hatta bir ara kendimi Ankara’nın Bağları şarkısında oynarken buluyorum ve ardından inanmayacaksınız ama damat halayına başlıyorum. Yani tavernada mıyız yoksa Türk gecesinde miyiz karar vermesi zor bir ortam.
img_9400

6fd93-b952bd60-a652-4c5a-9558-cacb1cc342a0

Sonra bir ara aklıma tabak kırmak geliyor, garson kadına soruyorum. Ben oradaki çalışanlar kıracak, isteyenler de onlara eşlik edecek sanıyorum. Meğerse tabakların tanesi 1€’muş. Kırmak isteyen parasını ödüyor öyle geliyor tabaklar. Yani yok öyle bedavaya tabak mabak kırmak. E diyorum gelmişiz buraya kadar ver bana bi beş tabak, tabak da kırmadık demeyelim. Kadın tabakları getiriyor, bildiğimiz tabaklar gibi değil, alçıdan yapılmış. Alçı olunca kırması da kolay olacak belli.

Elimde beş tabak çıkıyorum sahneye, bu arada sahnedeki insanlar yerlerine oturuyor. Çat çat vursam tabaklar hemen bitecek, ekonomik kullanmalı. Nasıl olacak bu iş diye düşünürken orkestra süper bir şarkıya başlıyor. “Olmaz olmaz bu iş olamaz, hiç yalvarma bu iş olamaz”. “Bu kadar çapkın olma demedim mi? Göğsünü böyle açma demedim mi? Gözler manalı süzme demedim mi? Olmaz olmaz bu iş olamaz”. Şarkı tam oynamalık. Ben de başlıyorum tabak dansı yapmaya, tabaklar bir sağımda bir solumda bazen kafamın üzerinde müzikle dans ediyorum. Millet de şaşırıyor, hiç böyle tabak kırıldığını görmediler herhalde. Alkışlar, ıslıklar derken bir tane kırıp tekrar oynamaya devam ediyorum. Sonra diğer tabağa geçiyorum. Sonra biraz daha dans derken değişik figürlerle beş tabağı öyle verimli kullanıyorum ki, ben bile kendime hayret ediyorum. Hepsi uzonun suçu mu yoksa sahne ışıkları mı beni yoldan çıkardı bilmiyorum ama tabak kırma işi güzel bir şova dönüşüyor. Bugüne kadar hiç bu kadar kişinin önünde ıslıklarla, alkışlarla tek başıma dans etmemiştim. Ne kadar güzel bir duyguymuş. İzleyenler mutlu, ben mutlu bolca alkışla sahneden iniyorum. Unutamayacağım bir gece oluyor benim için.
img_9491

Ertesi sabah Sakız Adası’nda son günümüz başlıyor. Bu sefer istikamet adanın kuzeyindeki köyler. Önce UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası olarak ilan edilen, 11. yüzyıldan kalma Nea Moni Kilisesi’ne gidiyoruz. Kilise çok etkileyici ama kiliseden çok bir odasında yer alan kafatasları ve kemikler şaşırtıyor bizi. Duvardaki açıklamada da 1822 yılında Türkler tarafından yapılan katliamda kiliseye sığınan özellikle kadınlar ve çocuklardan oluşan halkın ve papazların katledildikleri yazıyor. Olayları o dönemin şartlarında değerlendirmek ve hikayenin bir de diğer tarafını dinlemek gerektiğini bilsem de yine de okuduklarım hoşuma gitmiyor.
img_9445

img_9438

14b50-a0d54494-d27f-4fe0-9e95-e5c4415bc59a

Daha sonra dağların üzerinde kurulu Anavatos ve Avgonima köylerine gidiyoruz. Taş evlerden oluşan bu köyler halkın korsan saldırılarından korunabileceği yüksek yerlere yapılmış. Anavatos köyü o kadar dik ki, yürümekte bile zorlanıyoruz. Şu anda köyde yaşayan sadece birkaç kişi kalmış. Avgonima köyünün yapıları ise restorasyondan geçmiş, otantik pansiyon ve restoranlarla tam bir huzur mekanı. Öğle yemeğimizi burada  yedikten sonra ada merkezine gidiyoruz.
img_9449

img_9463

Adada yapılan son alışverişlerle ellerimizde reçeller, ballar, kekikler, çeşit çeşit sakız ürünleri ve uzolarla iki otobüs dolusu Türk, Yunan ekonomisine can verip feribotumuza biniyoruz. Sonrası tekrar Çeşme ve Artur.

3 günlük ada havasından sonra Ankara’ya dönüş yolculuğumuz başlıyor. O bildik rutin gözümü korkutamıyor bu sefer. Kurban bayramında yeni maceralarla buluşacağız yine, biliyorum. Haftaya görüşmek üzere, sağlıcakla kalın..

Sakız Kokulu Günler

Mucizevi sakız ağacının vatanı Sakız Adası’ndayız. Bozcaada turundan memnun kalınca yine Meis Tur tarafından düzenlenen Sakız Adası turuna katılmaya karar verdik. 2 gece 3 gün, kişi başı 215€. Geçtiğimiz sene Midilli’ye kendimiz gitmiştik. Arabayı kirala, oteli ayarla, gezilecek yerleri, yemek yenecek restoranları, denize girilecek koyları araştır vs vs. Onun da tadı bir başka tabi ama turun rahatlığı ve ekonomikliği daha çekici geldi bu sene. Düşünsenize bu fiyatın içinde Artur’dan Çeşme’ye gidiş, Çeşme’den Sakız’a geçiş ve ada içindeki tüm ulaşım bedeli, adanın en güzel otelinde konaklama ve kahvaltı imkanı, rehberlik hizmetleri ve en önemlisi de kafa rahatlığı var.

Otobüsümüz bizi gece yarımda Artur’dan alıyor, Ayvalık’taki diğer yolcuları da aldıktan sonra iki otobüs dolusu insan düşüyoruz Çeşme yollarına. Gece bol molalı yorucu bir yolculuktan sonra Çeşme’de kahvaltımızı yapıyoruz ve 09:00 feribotuyla Sakız Adası’na geçiyoruz. Ada o kadar yakın ki Türkiye’ye, sadece 45 dakikada karşıdayız. Gerçi feribot öncesi ve feribottan indikten sonraki pasaport sırası biraz sıkıntılı geçiyor. Hem mekanlar çok dar, hem çalışan sayısı yetersiz, hem de yolcu sayısı fazla olunca birkaç sıra kavgasına şahitlik ediyoruz. Vizemiz olduğuna şükrederek kapıda vize işlemi yaptıran yolculardan önce atıyoruz kendimizi otelimize.

Otelimiz hemen limanın karşısında, Chios Chandris Hotel. Bu arada adanın Rumca ismi Chios, Hios diye okunuyor ve sakız ağacı anlamına geliyor. Gece yolculuğu yorucu olduğu için otelde birkaç saatlik dinlenmenin ardından adayı gezmeye başlıyoruz. Zaten malum öğlen tüm dükkanlar kapalı, saat 18:00’den sonra açılmaya başlıyorlar.

Sakız Adası tam 350 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin hakimiyetinde kalmış bir ada. Her ne kadar içinde Müslüman halk yaşamamış olsa da Osmanlı zamanından kalma tek tük camiler, çeşmeler, mezarlar ve hamamlar var.
img_9214

img_9231

İlk günü adanın merkezindeki sokaklarda, kalede ve çarşıda geçiriyoruz. Çarşısında çok güzel dükkanlar var, çeşit çeşit reçeller, uzolar ve sakızdan yapılan binbir çeşit ürün..
img_9208

img_9256

Adanın asıl yüzünü ikinci gün keşfediyoruz. Güneyindeki köyler ve sakız ağaçları bir harika! Sakız ağacı deyip geçmeyin, öyle bir mucize ki bu, 120 farklı üründe kullanılıyor. Dünyada Çeşme de dahil olmak üzere başka yerlerde de sakız ağacı yetişiyor ancak sadece bu adada yetişeninden ürün elde edilebiliyor. Ağaçlar minicik, öyle uzun boylu değiller. Sakızlar toprağa karışmasın diye altlarına killi beyaz toprak döküyorlar. Ağaçların gövdesine atılan çiziklerden damla damla sakızlar yerlere akıyor ve yerlerde kuruyan sakızları toplayıp sabunlu suyla yıkıyorlar. Sonrasında bu mucizevi şey, pastalara, kahvelere, sabunlara, likörlere, diş macunlarına bile ekleniyor. Oldukça da kıymetli, kilosu 110€.
img_9287

img_9265

f0ed5-5888da52-b7e3-4a44-a8f8-3314249a52bf

O minicik ağaçları, gövdelerinden akan sakızları, yerde ışıl ışıl parlayan damlaları görmek o kadar mutlu ediyor ki beni, doğanın bize sunduklarına bir kez daha hayran kalıyorum.

Sonrasında adanın birkaç köyüne gidiyoruz. Adanın nüfusu 50.000 civarında ve 64 köyü var. Bizim gezdiklerimiz öyle güzel köyler ki, yolunuz buralara düşerse özellikle Pyrgi (Pirgi) ve Mesta köylerine uğramadan geçmeyin sakın. Cenevizliler tarafından yapılan Pirgi köyünde evlerin görünüşleri o kadar orijinal ki daha önce ne başka yerlerde ne de fotoğraflarda görmüştüm böyle bir mimariyi. Gezerken diyorum ki ne vardı Osmanlı şuraları kaybetmeseydi de bizim vatanımız kalsaydı. Sonra belki de böylesi daha hayırlıdır diye düşünüyorum.
img_9305

img_9342

img_9344

img_9380

Sonra volkanik çakıl taşlarıyla ünlü Mavra Volia koyunda mola verip denize giriyoruz, öyle beach clublar falan yok, bizdeki gibi kalabalıklar, şezlong kapma telaşı da yok. Denizi o kadar berrak ki. Ardından başka bir köyde yediğimiz öğle yemeği sırasında çaldıkları buzukiyi dinliyoruz. Hepsi bizim ezgiler, onlar Rumca’sını biz Türkçe’sini söylüyoruz.
img_9352

img_9370

Bir de en çok adada ne dikkatimi çekiyor biliyor musunuz? Camlardan, kahvelerden el sallayan ada halkı. Hepsi o kadar sıcak kanlı ki, balkonunda haç yapıp dua eden teyze de oluyor bana, elimi sıkıp iyi şanslar dileyen dede de. Hepsinin gözlerinin içi gülüyor, o enerji hepimize geçiyor.

Şimdi oteldeyiz, birazdan taverna gecesine gideceğiz. Bakalım bu gece bizi neler bekliyor, gerçekten de tabaklar kırılıp, sirtakiler yapılacak mı?